Dünya Tarih, Eski Türk Tarih, İslam ve Türk İslam Tarih, Osmanlı Tarih, Çağdaş Tarih
Kültür-Sanat, Tarih Bilim, Tarih-Din, Tarih Muftak, Tarih Giyim, Tarih Mimari, Tarih Yaşam
Tarih Arşiv belgeleri, Tarih Mecmua nüshaları, Tarih taştan vesikalar, Kitabe ve Yazıtlar
Tarih coğrafi haritalar, Tarih Atlaslar, Tarih planlar, Tarih Arşiv, Tarih haritalar
Tarih Belgesel, Tarih Film, Söyleşi, Röportaj, TV Gösterimi, Tarih Marş, Mehter ve Musiki
Bundan bir önceki yazımızda kahvenin Osmanlı diyarına gelişine kısa bir şekilde değinmiştik. Yalnız kahvenin bu ziyareti, beraberinde bazı tartışmaları da getirmişti. Nitekim halk, ilk defa gördükleri bu kara-kuru nesne hakkında şüpheye düştü. Önceleri yenilir mi, yutulur mu, içilir mi, kısacası nasıl bir şey olduğunu bilmedikleri kahve hakkında dedikodular dolaşırken, az bir zaman sonra bütün imparatorluğa yayılan kahve, kendisine epey bir tiryaki topladı. Bazı çevreler ise bu durumdan hoşnut değildi. Ve durum dönemin Şeyhülislamına kadar çıkacaktı…
Yaklaşık olarak 1550’li yıllarda İstanbul’a geldi kahve. Dönemin padişahının Kanuni Sultan Süleyman olduğunu hatırlayalım. Bu devirde dünyada süper güç olan Osmanlı Devleti maddî bakımdan son derece rahat ve müreffehti. Bu rahatlık bazı kesimlerce suistimal edilmiş ve devletin uygun görmediği bir siyaseti de tahrik etmeye başlamıştı.Söz konusu durum, içkinin Müslümanlar arasında yayılmaya başlamasıydı. En nihayetinde padişahın kulağına kadar giden bu haber üzerine Sultan Süleyman, şehre fıçılarla içki getiren gemileri tespit ettirerek, İstanbul sularında hepsini yaktırdı. Hiç şüphesiz bu durum içki bağımlılarının şevkini kırdı. Dönemin şairlerinden biri, içkiyi bırakarak artık kahvenin esiri olduklarını şu mısralarla dile getiriyordu:
Redhouse deyince aklımıza meşhur İngilizce-Türkçe sözlük gelir. Bu sözlüklere adını veren James Redhouse kâbus gibi geçen çocukluk yıllarının ardından İstanbul’a gelerek çalışmaya başlamış ve dil konsunda pek çok esere imza atmıştı..
William Redhouse, Biritanya Krallığının en şevketli çağında, 30 Aralık 1811 günü Londra’da doğdu. O devirde Britanya Krallığı hiçbir devlet tarafından üzerine çıkılmaz bir seviyeye erişmiş, büyük bir refah ve sömürgelerden akan servet ile ihtişam çağını yaşıyordu.Fakat böylesine debdebeli bir imparatorluğun çocuğu için hayat kötü başladı.
Disiplinsizlikten Okuldan Kovuldu
Henüz 5 yaşındayken babasını kaybetti. 8 yaşında katı disiplinli bir vakıf okulu olan Crist’s Hospital’a yazdırıldı. 1822’de doğrudan donanma’ya personel yetiştiren Matematik bölümünü seçen James denizcilik üzerine konuda muntazam bir eğitim görürken herşey bir anda altüst oldu. 
İki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedânı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler , Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı.
Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hanedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı.
Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hanedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281) İkinci Abdülhamîd’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halîfelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı. 
Osmanlı modernleşmesi tam olarak nedir? Modernleşme hareketleri neye dayanır, bu modernleşme mefhumu salt Batı taklitçiliği midir, Japon yahut Rus modernleşmesi bizim için model oluşturabilir mi, oluşturmalı mıdır?
Lale Devri olarak isimlendirilen devir Batıyı sadece kasırlar, eğlence, çırağan sefaları olarak algılamak mıydı? Aksine bilinçli bir yenileşmeden, revizyondan mı söz etmemiz gerekir? Soruları uzatmak mümkün. Ancak bunlara sağlıklı cevaplar verebilmek hiç de o kadar basit değil.
Osmanlı modernleşmesini ele almak için nereye kadar gitmeliyiz? III. Selim ya da II. Mahmud’a değil, III. Ahmed saltanatına, 18. asrın başına gitmeliyiz. Bu devirde vezaret-i uzma makamını işgal etmiş Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın hayatını, faaliyetlerini incelemek modernleşme mefhumunu daha açık biçimde anlamamız için elzemdir. 
Yavuz Sultan Selim babası Bayezid’in sancakbeyi olduğu Amasya’da 1470’te dünyaya gelmiş, 1512’de 42 yaşında çıktığı tahtta 8 sene hüküm sürmüş 1520 yılında “Şirpençe” denilen şarbon hastalığı dolayısı ile hayata gözlerini yummuştur.
O, 8 senelik kısa hükümdarlığı esnasında Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye gibi üç büyük meydan savaşı sonrasında Orta Doğu’ya 4 asır sürecek bir düzen getirmiştir. Bu yazıda Sultan Selim’in seferlerinden ziyade Şehzade Selim’in seferlerinden bahsedeceğiz.
Fatih Sultan Mehmed 1461’de Trabzon’u alarak bölgeyi Osmanlı idaresine katmıştı. Trabzon sancağına ilk olarak Şehzade Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Abdullah tayin edilmişti. Şehzade Abdullah, Fatih Sultan Mehmed’in vefat tarihi olan 1481’e kadar bu görevde kalmıştır. Şehzâde Abdullah’tan sonra Trabzon sancak beyliğine bu görevde 29 yıl kalacak olan Bayezid’in oğullarından Şehzade Selim atanmıştır. 
Bismark’ın “ Birinci kuşak kurar, ikinci kuşak yönetir üçüncü kuşak sanat tarihi okur “ sözüne atfen o “Sanat tarihi” okuyan neslin devrinde yaşadığımız Tarih ve Medeniyet’e bolca gönderilen “Nasıl soy ağacımı çıkartabilirim” sorularından anlaşılıyor. Biz de bu genel ilgiye bir yazıyla cevap vermelim istedik.
Toplumda tarihin ve tarihsel şahsiyetlerin popüler hale gelmesi, globalleşmeyle beraber bireyselliğin ön plana çıkması, soyuna alaka duyan ve bu konularda araştırmalar yapmak isteyenlerin sayısını gün geçtikçe artırıyor. Özellikle insanlar ekonomik bakımdan rahatladıkça böyle romantik uğraşlara yönelmeye fırsat buluyorlar. Fransa, Almanya ve Rusya’da adım başı şecereleriyle övünerek, soyluluk iddiasında bulunan birine rastlanıyor ki bunlar nezaket ve kültürleriyle “entel” muamelesi görüp, çevresinin ilgi odağı oluyorlar. 