ust
ust_sol
Tarih

Dünya Tarihi, Eski Türk Tarihi, İslam Tarihi, Osmanlı Tarihi, Çağdaş Tarihi

Medeniyet

Kültür-Sanat, Tarih Bilim, Tarih-Din, Tarih-Muftak, Tarih-Giyim, Tarih Mimari, Yaşam

Belge-Vesika

Tarihi Arşiv belgeleri, Mecmua nüshaları, Taştan vesikalar, Kitabe ve Yazıtlar

Harita

Tarih coğrafi haritalar, Tarih Atlaslar, Tarih planlar, Tarih Arşiv, Tarih haritalar

Video

Tarih Belgeseli, Tarih Film, Söyleşi, Röportaj, Tarih Marş, Mehter ve Musiki

İlme Gösterilen Hürmet

Tarihte çok garip hadiselerle karşılaşmak mümkündür. Bu yaşanan olaylar kimi zaman kendisinden sonraki nesillere ibret-âmiz mesajlar bırakabilir. Bunun için tarih, yaşanan vakalar olarak tekerrür etse de, bu noktada mühim olan, söz konusu anekdotlardan dersler çıkarabilmektir. Nitekim bunlardan biri, 15.yüzyıl ilim adamları arasında sayabileceğimiz ve Kadızâde-i Rûmî ismiyle şöhret bulan âlimin, bir devlet başkanı ve aynı zamanda astronomi-metematik bilgini Uluğ Beğ arasında yaşanan olay ve aralarında geçen diyalogtur…

Vefâkâr Abla

Kadızâde-i Rûmî, büyük bir İslam ve fen âlimiydi. Dedesi, Murad-ı Hüdâvendigâr devri ulemâsından Kâdı Mahmud Efendi’dir. Dedesinin sahip olduğu Kâdı sıfatından dolayı söz konusu olan bu zât, Kadızâde olarak tanınmıştır. Kadızâde-i Rûmî ilme çok heves eder ve her fırsatta bilgisini arttırmak için gayret gösterirdi. Nitekim Bursa’da tahsilini tamamladıktan sonra yirmili yaşlarda Semerkand’a gitmek istemişti. Ailesi onun bu fikrine karşı çıksa da, Kadızâde-i Rûmî’nin ablası, kardeşinin ilim öğrenmeye karşı duyduğu bu hevesi biliyordu. Nitekim sahip olduğu altın-gümüş türünden bütün ziynet eşyalarını kardeşine vererek onun Semerkand’a gitmesini sağlamıştır.

Kadızâde-i Rûmî

Semerkand’ta Seyyid Şerif Cürcânî gibi büyük âlimlerden din ve fen ilimlerini öğrenen Kadızâde, daha sonra Timur Han’ın oğlu Şahruh ile tanışmış ve Şahruh, Kadızâde’nin sahip olduğu ilme ve bilhassa matematiğe karşı olan derin bilgisine hayran kalarak, onu kendi oğlunun hocası yapmıştır. İşte onun bu oğlu Uluğ Beğ idi.

Uluğ Beğ büyüyüp babasının tahtına geçtiğinde artık hem bir hükümdar hem de mühim bir astronomi-matematik âlimiydi.  Çünkü Kadızâde-i Rûmî’nin engin ilminde yıllarca istifâde etmişti. Bundan böyle Uluğ Beğ hem Maverâünnehir-Semerkând bölgesinin hâkimi, hem de ilmin ve âlimin hâmisi (koruyucusu) olmuştur. Çok geçmeden Semerkand’da  din ve fen ilimlerinin okutulduğu büyük bir medrese yaptırdı ve buraya hocası Kadızâde-i Rûmî Efendi’yi başmüderris tayin etti. Başmüderris olan Kadızâde Rûmî, medresenin ortasındaki kare şeklindeki sahada hocaları toplar, onlara dersler verirdi. Onlar da bu dinlediklerini kendilerine ayrılan dershanelerinde talebelerine îzâh ederlerdi. Bu müderrislerle beraber, Uluğ Beğ de Kadızâde’nin derslerini dinlerdi. Söz konusu medresede; yüksek din bilgileri, matematik, fizik ve astronomi ilminin incelikleri öğretilirdi.

Ortaçağ’a Damgasını Vurdu

Ali Kuşçu, eserini Fatih Sultan Mehmed’e sunarken

Uluğ Beğ, medrese yanında yaptırdığı rasadhânenin müdürlüğüne de meşhur astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşîd’i getirdi. Kadızâde-i Rûmî’ye, orada da vazîfe verdi. Semerkand’da, Uluğ Beğ’den başka daha birçok talebe yetiştiren Kadızâde-i Rûmi, meşhur matematikçi Fethullah Şirvânî ve Fâtih devri âlimlerinden Ali Kuşcu’ya hocalık etti. Nitekim Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in daveti üzerine İstanbul’a gelecek ve yıllarca burada talebeler yetiştiricektir.

Kadızâde ve talebeleri, gök cisimlerinin kendi mihverleri etrafındaki hareketlerini incelerken, zamanında bilinen yüksek matematiğin en son geliştirilen kâidelerini daha da ilerleterek uyguladılar. Astronomi ile ilgili fizik kurallarını da astronomiye ilk olarak tatbik ettiler. Hazırlamış oldukları “Zîc-i Uluğ Beğ” tertîb ve mükemmeliyet yönünden Ortaçağ’ın en üstün astronomi cetveli idi. Uzun seneler, astronomi ile uğraşan ilim adamlarının ilk müracaat kitabı oldu. Bu kıymetli eser ancak 1650’de Londra’da yayınlanan bir makale ile Avrupalılar tarafından tanınabilmiştir. Bu makale 1840’den sonra da Fransızca’ya da tercüme edildi.

Azledilmeyen Makam…

Kâdızâde, Uluğ Beğ ve Ali Kuşçu’nun vakitlerini geçirdikleri külliye

Söz konusu medresede devamlı sûretde muazzam bir bilgi alşıverişi olurken günün birinde Uluğ Beğ, hocası Kadızâde’den habersiz bir müderrisi görevinden aldı. Bunun üzerine Kadızâde-i Rûmî evine çekilerek ders vermeyi bıraktı. Uluğ Beğ, “Herhalde hocam rahatsızlandı. Evinde istirâhat ediyor, kendisini ziyâret edeyim” diyerek yola koyuldu. Hocasının iyi olduğunu görüp, medereseye niçin gelemediklerini sual etti. Bunun üzerine Kadızâde-i Rûmî, Uluğ Beğ’e şu şekilde cevap verdi: “Bizler ilim ve hikmet erbâbının hizmetlerinde bulunduk. O zâtlar bana dünyevî makamlar içinde, sadece sâhibinin azledilmediği bir makâmı, yani ilim makâmını kabul etmemi tavsiye etmişlerdi. Bu güne kadar müderrisliği böyle bir makâm sanıyordum. Artık Bu derecenin sahiplerinin de azledildiğini görünce, ben de o makâmı terk etmeyi uygun gördüm.”

Emir Uluğ Beğ, hemen yaptığı işin farkına vardı ve hocasından özürler diledi. Bir daha hiçbir ilim adamını görevinden almayacağına söz vererek Kadızâde-i Rûmî’yi tekrar eski görevine binbir tazarru ve niyâz ile davet etti. Kadızâde de  eski vazifesine geri döndü. Böylelikle o, bu hareketiyle ilmin ne derece kıymetli bir değer olduğunu kendisinden sonrakilere de çok güzel bir şekilde göstermiş oluyordu.

Bir Yorum »

Yorum Yazın