Kategori - Medeniyet
Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapılırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu bazen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.
Büyük dehâsının yanında tükenmek bilmez bir enerjiye de sahip olan Sinan, biribirinden güzel eserlerden sonra Şehzade Camii’ni inşa edince ünü, imparatorluk sınırları dışına çıktı. Pek uzun bir ömrün bütün nimetlerinden faydalanan Sinan, görülmemiş bir çalışkanlıkla Türk imparatorluğunu eserleriyle donatıyordu. Hassa sermimarlığı makamını Kanûnî’den sonra II. Selim ve III. Murâd devirlerinde de, ölünceye kadar devam ettirdi. Her yeni hükümdardan en büyük iltifatları gördü.
Antik zamanlardan beri insanlığın gözdesi bu şehir Türklerin eline 1453’de geçtiğinde fakir, harap ve yıkık bir haldeydi. Meşhur yapılar, saraylar viran olmuş halk peyder pey şehri terk etmiş nüfus azalmıştı. Şehrin Fatihi II. Mehmed Ayasofya’yı gezerken gördüğü bakımsızlık karşısında “Kayserlerin sarayında örümcekler yuva kurmuş” manalı Farsça beytini terennüm ediyordu.
Filistin lideri; “Filistinliler Abdülhamid’e borçludur” derken, İsrail Başbakanı Osmanlı idaresinin 2 bölük askerle sağladığı asayişi kendilerinin süper ordularla sağlayamadıklarını itiraf ediyor.Yunanistanda Moni Hagia Kilisesi Belediyenin ellerinden almaya çalıştığı arazilerin kendileri ait olduğunu Osmanlının verdiği tapularla ispatlıyor. Mesin Latin kilisesi arazilerini elan II. Abdülhamid’in verdiği fermanla elinde tutuyor
İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Doç. Arzu Terzi’nin bir kitabı çıktı. “Saray Mücevher İktidar” Osmanlı saray mücevherlerinin gizemli serüvenlerinin anlatıldığı kitap mâzide kalmış enteresan olaylara kapı açıyor. Bizde bu kitaptan genel bir yazı derledik. İlgilenenler …
1219-1237 yıllarında Konya hâkanlık tahtında oturan Sultan Ulu Alâeddin, Selçuklu Türkiyesi’nin Kaanûnî Sultan Süleymân’ıdır. Hüküm sürdüğü devlete Avrupa’da çoktan Turchia (yani Türkiye) adı verilmişti. Ve dünyanın en zengin ülkesi idi.1243’ten sonra, Müslüman olmayan Moğol orduları, Anadolu’yu işgale başladı. Selçuklu Türkiyesi’nin haşmeti azaldı. Bizans’a karşı Batı Anadolu’ya yerleştirilen Türkmen uc (sınır) beylerimiz, gittikçe bağımsızlığa kaydı. Anadolu Türk Birliği bozuldu
Su nakil ve pompa sistemlerinin keşfine kadar insanlar suya ulaşma konusunda olukça sıkıntı içerisindeydiler. Yerleşimler genelde nehir kenarlarında veya suya yakın bölgelerde kurulsa da, su seviyesindeki mevsimsel değişimler büyük sıkıntı oluşturuyordu. Dahası debisi düşük sulardan kapları doldurmak ve onları şehirlere nakl etmek de uzun süre problem oldu.
Kitabında pompalardan bahsettiği bölümde su gücüne işaret ettiği gibi, buhar gücünün de pekâlâ kullanılabileceğini belirtip, buharlı makinin keşfinden yaklaşık 100 yıl önce bu alanda yazılar yazmıştır.Takiyüddin Raşid’in aynı zamanda kağıt üretimi ve metal işlemede kullanılan aletlere de ilham kaynağı olmuştur…
Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.
Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler.
Teknik ilerlemeye çok önem veren ve birçok şahsi teknik buluşu da olan Fatih Sultan Mehmed ne kadar büyük gemi yapmanın kâbil olduğunu anlamak istedi . Bu amaçla 3.000 tonluk bir gemi yaptırdı. Zırhlı olmayan ve asıl malzemesi ahşap – tahta olan 3.000 tonluk gemi muazzam bir gemidir ki dünya tarihinde o güne kadar böyle bir gemi yapılmamıştı.
Fatih’in bu gemsi tersane tezgâhından indirilince battı. Bu zamana kadar görülmemiş en büyük çapta topların
Fetihten önce Bizanslılar İstanbul’a Kostantinopolis demekteydiler. Şehir halkı ise bu ismin kısaltılmışı olan “Stin-polis” tabirini kullanırdı. İşte İstanbul ismi bu tabirden çıkmıştır.
Milattan beş asır önce Megaralı Byzans tarafından kurulan şehrin ilk ismi kurucusuna izafetle Byzantion idi. Marcus Avrelius’un hâkimiyeti devrinde şehir, bu hükümdarın manevi babası Antonius’un
Sistem dikine açılan pek çok kuyunun yatay bir tünel ile birbirine bağlanması şeklindeydi. Açılan kuyular artezyen gibi çalışmaz, dikine kazılan kuyulardan katmanlar boyunca sızan su tabanda birikir ayrıca terleme yoluyla da suyun toplanması sağlanırdı. Kuyuları birbirine bağlayan yeraltı kanallarının uzunluğu onbinlerce kilometreye ulaşmakla birlikte, pek çoğu bir kaç kilometreden ibaretti.
Milattan sonra 1 yüzyıl başlarında Yunan mühendis Hero’nun ilk kez rüzgar enerjisinin kullanımı tanımlayarak iptidai manada yel değirmenini tarif ettiği, ardından sistemin İran’da geliştiği, coğrafyacı İstahrî’nin kayıtlarında geçer. Bu değirmen sistemi Hazreti Ömer döneminde geliştirilmiş, suyu pompalamak, ekini una çevirmek, kumaş ve hasır dokumak gibi faaliyetlerde kullanıma uyarlanmış ve İslam coğrafyasında yaygın kulanım bulmuştur.
Costantinopolis patrikliği idarî bir makam yani dinî işlerin yürütülmesinde devlete muhatap ve mesul yegâne merci idi. Ancak havari kilisesi değildi. (Havârî kilisesi, Hazret-i Îsâ’nın 12 havârisinden biri tarafından kurulan kilise demektir. ) “Tek kilise, tek devlet” prensibine uygun olarak zamanın imparatoru, 381 tarihli İstanbul konsilinde, İstanbul Patrikliği’nin diğer beş patriklik ile eşit statüde olduğunu, hatta eşitler arasında birinci (Primus İnter Pares) olduğunu ruhanilere kabul ettirdi.
Dondurmanın keşfi, üretimi, saklanması, ortadoğu ve tüm Akdenize yaygınlaşması…
Aslında bu süreç sanıldığı kadar yeni değil millattan uzun yıllar öncesine dayanıyor !
Buzlu yiyeceklerin varlığı binlerce yıl öncesinin antik medeniyetlerine kadar uzanmaktadır. Yaklaşık 4.000 yıl önce Mezopotamya, Fırat nehri havalisinde buzhan eler bulunmaktaydı ve Mısır firavunları buz ihtiyaçlarını buradan karşılıyorlardı. MÖ 5. yüzyılda eski Yunandan Atina da buz kâseler içinde meyve karışımları satılıyordu.



Mızıka-yı Hümayun Marşları 






