<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih ve Medeniyet &#187; Medeniyet</title>
	<atom:link href="http://tarihvemedeniyet.org/category/medeniyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://tarihvemedeniyet.org</link>
	<description>Tarih ve Medeniyet</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 23:50:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Eyfel&#8217;in Yıkılması Düşünülmüştü!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 21:29:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16089</guid>
		<description><![CDATA[Paris’in sembolü konumunda olan Eyfel, bütün ihtişamıyla her yıl milyonlarca turisti kendisine çeker. Bu âbidevi eserin yapılış tarihi 1889’lara rastlar. Bu yönüyle tam yüz yıl önce gerçekleşen Fransız İhtilali ile bir ilgilisi olduğu düşünülebilir. Evet ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/396px-Lightning_striking_the_Eiffel_Tower_-_NOAA.jpg"><img class="alignleft  wp-image-16090" title="éclair sur Eiffel" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/396px-Lightning_striking_the_Eiffel_Tower_-_NOAA-198x300.jpg" alt="" width="240" height="290" /></a>Paris’in sembolü konumunda olan <strong>Eyfel</strong>, bütün ihtişamıyla her yıl milyonlarca turisti kendisine çeker. Bu âbidevi eserin yapılış tarihi <strong>1889</strong>’lara rastlar. Bu yönüyle tam yüz yıl önce gerçekleşen <strong>Fransız İhtilali</strong> ile bir ilgilisi olduğu düşünülebilir. Evet doğrudur, ihtilalin yüzüncü yılını kutlamak amacıyla böyle bir projeye karar verilmiştir. Ve kule tamamlandığında <strong>329m.lik</strong> <strong>boyu</strong> ile Paris üzerinde arz-ı endam etmeye başlamıştır. Fakat ilk zamanlar bu eserin görsel bakımdan değeri birçok sanatkâr tarafından tartışılmış, hatta Eyfel’in ortadan kaldırılması için imza kampanyaları bile düzenlenmişti…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-16089"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/606px-Eiffel_Tower_Keychain.jpg"><img class="alignright  wp-image-16093" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/606px-Eiffel_Tower_Keychain-300x297.jpg" alt="" width="280" height="276" /></a>Eyfel’in inşa müddeti de o devir için oldukça kısadır. Tatil olan pazar günleri de dahil olmak üzere <strong>794</strong> gündür. Fakat hatırlatmak gerekir ki, kuleye ismini veren <strong>Gustave Eiffel</strong> bir inşaat firmasının ismidir. Zannedildiği gibi kulenin mimarı değildir. Mimarı,  Stephen Sauvestre’dir. Bir meslektaşı ile beraber ilk tasarımı o dizayn etmişti. Yapıldıktan sonra Eyfel, gördüğü rağbetle daha ilk sene ziyaretçileri sayesinde inşaat masraflarının çoğunu çıkarmıştı bile&#8230; Bununla beraber söz konusu eserin birçok sanatkâr tarafından bir “<strong>metal yığını</strong>” olarak kabul edildiği bir vâkıadır. 1887’de sergi çalışmaları müdürü <strong>M. Alphand</strong>, Paris basınında da yankı bulan şu cümleleriyle tarihe geçmişti: “<strong>Biz sanatkârlar, halkın Bâbil Kulesi(!) olarak görmeye başladığı bu faydasız ve çirkin Eiffel Kulesi’nden rahatsızız. Paris’in göbeğine diktirilen bu yığını, tehdit altına giren sanat ve Fransız tarihi adına var gücümüzle protesto ediyoruz!”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/638px-Dimensions_tour_Eiffel2.jpg"><img class="alignleft  wp-image-16105" title="Dimensions_tour_Eiffel" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/638px-Dimensions_tour_Eiffel2-300x282.jpg" alt="" width="212" height="200" /></a>Bu manifestoya ressam, şair ve sanat camiasından <strong>287 kişi</strong> imza atacaktır. Bunlar arasında <strong>A.Dumas</strong>, <strong>Coppée</strong>, <strong>Maupassant</strong> gibi isimleri de görmek mümkündür. Onlar açısından istenilen gerçekleşmedi. Yeterli destek bulunamadı. Fakat ilerleyen senelerde farklı fikirler ileri sürüldü. 1913 senesine gelindiğinde, Eyfel’in yıktırılması ciddi manada düşünüldü. Mesele 1923’te yeniden ele alındı. Hatta yıkımdan çıkarılacak madenle fabrika kurmak istenildiyse de, yıkma masrafları elde edilecek mâdenin değerini aşacağından bundan vazgeçildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/hitlerin-paris-ziyareti-19402.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16108" title="adolf &amp; tour" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/hitlerin-paris-ziyareti-19402-253x300.jpg" alt="" width="253" height="300" /></a>Eyfel’in ziyaretçileri arasında farklı isimler göze çarpıyor. İngiltere taht veliahtı VII Edward, Rus aristokratlar, Afrika kralları ve hatta <strong>Hitler</strong>. Haziran 1940’ta Fransa’ya gelen faşist lider, 2. Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği elektrik aksaklıkları sebebiyle <strong>kuleye yürüyerek çıkmak</strong> <strong>zorunda kalmıştı.</strong> Son olarak şunu da söylemek gerekecek: Tarih boyunca Eyfel’i farklı amaçlara âlet etmek isteyenler de oldu. Zira burada, ilk kurulduğu zamandan günümüze kadar çok sayıda intihar vakası yaşanmıştır. Daha sonra bunun önüne geçmek için çıkış noktalarına demir parmaklıklar eklendiyse de, söz konusu intihar teşebbüslerinin sayısı azımsanmayacak bir rakama ulaşmıştı. Bu sayı 400’ün üstüdür.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harem Bahçesine Düşen Cirit</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 10:47:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15954</guid>
		<description><![CDATA[ Osmanlı padişahlarından bazıları sahip olduğu meziyetler ile ön plana çıkarlar. Bilhassa silahşörlük alanında daha gençlik yıllarından itibaren iyi bir eğitim aldıkları bilinir. Fatih Sultan Mehmed’in Belgrad seferinde, yalın-kılıç düşman ordusunun içerisine daldığı ve pek çok ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/cirit1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15966" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/cirit1-230x300.jpg" alt="" width="277" height="226" /></a> Osmanlı padişahlarından bazıları sahip olduğu meziyetler ile ön plana çıkarlar. Bilhassa silahşörlük alanında daha gençlik yıllarından itibaren iyi bir eğitim aldıkları bilinir. <strong>Fatih Sultan Mehmed</strong>’in Belgrad seferinde, <strong>yalın-kılıç</strong> düşman ordusunun içerisine daldığı ve pek çok askeri öldürdüğü tarihi kayıtlarda mevcuttur. <strong>Cem Sultan</strong>’ın gürz sallamada devrinin en önde gelenlerinden olduğu <strong>Cihannümâ</strong> isimli tarih kitabında geçiyor. Bu sultanlar arasında ihtişam ve kudretiyle ayrı bir yere sahip olan <strong>IV. Murad Han</strong>’ı unutmayalım. Zira attığı cirit çok uzaklara ulaşacak ve yaklaşık 30 metreden bir yumurtayı o zamanın tüfeğiyle vuracaktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15954"></span></p>
<p><span style="background-color: #ffffff; color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="background-color: #ffffff; color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="font-size: medium;"><strong>Camiden Harem Bahçesine</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sultan IV. Murad devri şairlerinden <strong>Cevrî</strong>, padişahın bu iki şovuna bizzat şahit olmuştur. Yer, bugünkü İstanbul’daki Bayezid Meydanı’dır. Şu an<strong> İstanbul Üniversitesi</strong>’nin bulunduğu söz konusu meydanda Osmanlı devrinde <strong>Eski Saray</strong> mevcut idi. Sultan Murad’ın atış yerinden salladığı cirit, Bayezid Câmi minaresini geçmiş ve Eski Saray’ın haremindeki minarenin önüne düşmüştür. –ki aradaki mesafe epey fazladır-  Ve Cevrî’nin kaleminden bu hâdise şöylece dile gelmiştir:</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cümleden Eski Sarayı izzi ile teşrîf idüp</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Eyledikde devlet ile ol makâmı müstakar</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Aşdı bâlâ-yı dırahtı oldu gitdikçe bülend</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ejder-i perrân gibi açdı havâda bâl ü per</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Geçdi Sultan Bâyezid’in câmi-i vâlâsın</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tâ Haremde ana dâmân-ı menâr oldu makar</strong></p>
<p style="text-align: center;">(<strong>müstakar:</strong> karar edinmek,  <strong>bâlâ-yı dıraht:</strong> ağacın üzeri, <strong>bülend: </strong>yüksek, <strong>perrân:</strong> uçan, <strong>bâl ü per:</strong> kol-kanat, <strong>dâmân-ı menâr: </strong>minârenin eteği)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="font-size: medium;"><strong>Kurşun ve Yumurta</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/Sultan-IV.-Murad1.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-15968" title="Sultan IV. Murad" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/Sultan-IV.-Murad1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Burada şair, padişahın pazu kuvvetine işaret ediyor. IV. Murad Han’ın bu kuvvetine delalet eden çok sayıda tanık, hiç bir vakit hayretlerini gizleyememişlerdir. Saray mensupları, padişahın <strong>iki güçlü adamı iki koltuğunun arasına alarak</strong> koşabildiğini rivayet ediyor. Zira kendisini temsil eden resimde de heybetli duruşu dikkatden kaçmaz. Fırsat bulursak bir diğer yazıda padişahın keskin nişancılığına değinelim. IV. Murad Han’ın yaklaşık <strong>23 metreden bir madeni parayı</strong> ve<strong> 30 metreden de bir yumurtayı</strong> nasıl vurduğu üzerinde konuşalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dişi Arslan da Arslandır!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2011 13:00:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15911</guid>
		<description><![CDATA[Tabiyat ve yaratılış itibariyle kadın ile erkek farklı alanlarda şüphesiz ki kendilerine has hususiyetlere sahiptir. Her iki tarafı ‘eşitlik’ kavramından yola çıkarak mukayeseye tâbi tutma ve birbirlerine üstünlük yükleme uğraşı fuzuli bir çabadır. Çünki kadın ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/asrlan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15912" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/asrlan-300x231.jpg" alt="" width="300" height="231" /></a>Tabiyat ve yaratılış itibariyle kadın ile erkek farklı alanlarda şüphesiz ki kendilerine has hususiyetlere sahiptir. Her iki tarafı ‘eşitlik’ kavramından yola çıkarak mukayeseye tâbi tutma ve birbirlerine üstünlük yükleme uğraşı fuzuli bir çabadır. Çünki kadın ile erkeğin, farklı sahalarda birbirinden üstün olduğu durumlar olabilir. Genel bir fikir olarak edebiyat ve şiir alanında her zaman erkekler ön planda olmuş, bir hakikat olarak şaheserlerin çoğu erkeklerin kaleminde dile gelmiştir. Fakat bizim şiir tarihimizde az da olsa bu durumun istisnaları göze çarpar. 16. asrın şaire hanımlarından <strong>Ayşe Hubbî Hatun</strong> kabiliyeti ve şiirleri ile bunun müşahhas örneklerindendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15911"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong style="text-align: justify;">Yahya Efendi’nin Torunu</strong></span></p>
<div id="attachment_15916" class="wp-caption alignright" style="width: 328px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/yahya-efendi-t%C3%BCrbesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15916" title="yahya efendi türbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/yahya-efendi-t%C3%BCrbesi-300x199.jpg" alt="" width="318" height="211" /></a><p class="wp-caption-text">Yahya Efendi&#39;nin Beşiktaş&#39;taki Türbesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ayşe Hatun, II. Selim Han ve III. Murad Han devirlerinde yaşadı. Dedesi, İstanbul’un tanınmış âlim ve velilerinden olan <strong>Beşiktaşlı Yahya Efendi</strong>’dir. Yahya Efendi aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman ile süt kardeş idi. Ayşe Hubbî Hatun, ilmî bir muhitte dünyaya geldiği için bu fırsatı iyi değerlendirmiş ve bunun yanında küçük yaşta şiirle de ilgilenmeye başlamıştır. Şairlerin hayat hikâyelerinin anlatıldığı <strong>şuara tezkirelerinde</strong>, ender kadın şairlerinin yanında onun ismine de tesadüf ediyoruz. Bilhassa Seyyid Âşık Çelebi, kendisinden bahsederken ve şiirini överken dikkat çekici bir benzetme yaparak “<strong>Erkek arslan arslandır da, dişi arslan arslan değil midir?</strong>” ifadesini kullanılır. Böylelikle Ayşe Hubbî Hatun’un şiirlerini tahlil ederken bir kadın olduğunu düşünerek ön yargılı davranılmaması gerektiğine vurgu yapar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Cihadın Direği</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Diğer bazı tezkire yazarları da, onun birçok erkek şairden daha kabiliyetli olduğunu kabul ederler. Dinine bağlı, faziletli bir hanım olan Ayşe Hatun, aldığı terbiye ve yetiştiği çevre dolayısıyla kıymetli eserler kaleme aldı. Bunlardan biri <strong>İmâdü’l-Cihâd</strong> (Cihadın Direği) ismiyle yazdığı ve Allah yolunda mücadele etmenin faziletlerine dair olan eseridir. <strong>Mensur</strong> (düz yazı) ve <strong>manzum</strong> (şiir) karışık bir eser olup, dokuz kısma ayrılır. <strong>Hubbî</strong> mahlasıyla şiirler yazan bu şaire hanım, kahramanlık üzerine kaleme aldığı manzumelerinde kendi ismini kullanmasa, bu tarz şiirleri ancak bir erkeğin yazılabileceği zannı uyanır. Öyle tesirli ve samimidir. Bir misal olması bakımından aşağıdaki şiiri yayınlıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Gaziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/divan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15922" title="temsil" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/divan-300x225.jpg" alt="" width="300" height="290" /></a><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Hak yolunda bezl ider mâl ü dil ü cân gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Karşu dergâh-ı Hudâya tuttu meydân gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Varlığın bezl eyleyip makbûl-ı hazret oldılar</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Baş u can meydân-ı Hakda kıldı kurban gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Erdiler bezm-i bekâya verdiler canâne can</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Hakk yolunda aşk ile sekrân u hayran gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Birliği aşkında Hakkın gayret-i tevhîd ile</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Aşk ile râh-ı Hüdâda akıtır kan gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Kuhl-ı candır Hubbiyâ hâk-i rehi gâzilerin</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Buldular Haktan atâ bî-hadd ü pâyan gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Açıklaması:</strong></span></p>
<div id="attachment_15925" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/Hubbi-Hatun-t%C3%BCrbesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15925" title="Hubbi Hatun türbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/Hubbi-Hatun-t%C3%BCrbesi-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Hubbî Hatun&#39;un Eyüp Sultan&#39;daki Türbesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">(Gaziler Allah yolunda mal, gönül ve canlarını feda ederler. Ancak böyle Allah’ın huzuruna çıkarlar. Onlar bütün varlıklarını saçarak Cenâb-ı Hakın makbulü oldular. Başlarını ve canlarını Onun yolunda feda ettiler. Hakk yolunda hayran ve sarhoş olarak sevgili için can vererek bekâ âlemine erdiler. Tevhid gayreti ile Allah’ın birliği uğruna aşk ile kanlarını akıtırlar. Ey Hubbî! Gazilerin bastığı toğrağın tozu, can gözünün sürmesidir. Onlar Allahü teâlânın sonsuz ve sayısız ihsanlarına kavuştular.)</p>
<p style="text-align: justify;">Ayşe Hubbî Hatun <strong>1590</strong> senesinde İstanbul’da iken vefat etti. Tarihimiz açısından böyle önemli bir değeri unutmamak dileğiyle… Ruhu şâd olsun!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bizans&#8217;a Mektup!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2011 00:33:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15842</guid>
		<description><![CDATA[Bizans ismiyle adlandırılan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma Devleti&#8217;nin ikiye ayrılmasından sonra başkent İstanbul olarak 1453&#8242;e kadar devamiyetini sürdürdü. Fakat bu tarihten önce İstanbul çok sayıda kuşatmaya şahit olmuş, başta Türkler olmak üzere Araplar, Bulgarlar ve ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/a950813.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15843" title=" " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/a950813-300x232.jpg" alt="" width="300" height="232" /></a>Bizans ismiyle adlandırılan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma Devleti&#8217;nin ikiye ayrılmasından sonra başkent İstanbul olarak 1453&#8242;e kadar devamiyetini sürdürdü. Fakat bu tarihten önce İstanbul çok sayıda kuşatmaya şahit olmuş, başta Türkler olmak üzere Araplar, Bulgarlar ve Ruslar tarafından defeaten muhasara edilmiştir. 11. asırda yaşayan<strong> Kaffâl</strong> isimli âlimin, Romalılarla yapılan muharebeden önce onlardan gelen bir mektuba yazdığı cevap, tarihî kaynaklara şu şekilde geçecektir:</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15842"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Mektup</strong></span></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_15848" class="wp-caption alignright" style="width: 290px;">
<dd class="wp-caption-dd"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Peygamber-Efendimizin-civar-h%C3%BCk%C3%BCmdarlara-g%C3%B6nderdi%C4%9Fi-mektuplardan-bir-tanesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15848 " title="Peygamber Efendimizin civar hükümdarlara gönderdiği mektuplardan bir tanesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Peygamber-Efendimizin-civar-h%C3%BCk%C3%BCmdarlara-g%C3%B6nderdi%C4%9Fi-mektuplardan-bir-tanesi-300x256.jpg" alt="" width="280" height="236" /></a>Peygamber Efendimizin civar hükümdarlara gönderdiği mektuplardan bir tanesi</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">11. asırda Müslümanlarla Bizanslılar arasında muharebe olmuş, bu savaşa Horasan ve Mâveraünnehr Müslümanları da katılmıştır. Büyük âlim Kaffâl da bunlar arasında bulunuyordu. Bu sırada, Bizanslıların kumandanı bir şiir yazdırıp, İslâm memleketlerine gönderdi. Bu şiirde, Müslümanlar kötülenmeye çalışılıyor  ve içerisinde bir takım tehditler barındırıyordu. Onun için karşılık olarak esaslı bir cevap gerekiyordu. Orduda Horasan, Medâin ve Şamlı edebiyatçı ve şâirler de bulunuyordu. Yazılan cevabî şiirler arasında en beğenileni Kaffâl’inki oldu. Tercüme olarak aldığımız şiirin en mühim kısımlarında düşmana şöyle hitap ediliyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Zulüm yapma!</strong></span></p>
<p><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Procope2b3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15849" title="Procope2b3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Procope2b3-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bana münâzara usüllerinden haberi olmayan birinin sözü ulaştı. Kendisine, lâyık olmadığı vasıfları yükleyerek yalanlar söylermiş. Bir de kendisini “temiz kral” diye nitelendiriyor. Halbuki kalbi Allah’a şirk pisliği ve elbiseleri de görünen kirlere bulaşmış bir kimse, nasıl temizlik iddiasında bulunabilir? Bir de “Ben Mesîhîyim” diyor. Halbuki o dediği gibi değildir. Kalbi kaskatı olmuş, çoluk çocuk demeden herkesi öldüren bir kimse, Hazreti Îsa gibi mübârek ve merhametli bir Peygamberin yoluna nasıl tâbi olur? Eğer hakkı bulmak istiyorsan, yavaş hareket et, zulüm yapma! Aslı olmayan elbiseyi giyen gibi, kendinde olmayan şeyle kibirlenme! Biz, sizin bizden aldığınız yerleri fazlasıyla geri aldık. Seni ve askerlerini geldiği gibi kovduk. Biz, sahip olduğumuz Müslümanlık nimetinden dolayı sizden çok üstünüz. Sen, işgal edeceğinizi söylediğin birçok yerler saydın. Halbuki bunlar ancak rüyâ gören kimsenin söyleyebileceği şeylerdir. Kim ki, putperestliği yaymak için şarkı ve garbı almayı dilerse, o kötü ve habîs bir insandır. Hiçbir vakit muvaffak olamayacaktır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Aramızda kılıcı hakem yapalım!</strong></span></p>
<div id="attachment_15853" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/60736585jq3ng5.jpg"><img class="size-medium wp-image-15853" title="60736585jq3ng5" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/60736585jq3ng5-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a><p class="wp-caption-text">1453 - Muhasara</p></div>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse kim Bizanslılara benim nasîhatimi iletir! Onun üzerine genç-ihtiyar bütün Horasanlılar geliyor, gâzier, şehid olmak için koşuyor. Eğer haktan yüz çevirirlerse, hak her zaman açık ve ortadadır. Onu kimse yok edemez. Geliniz ey Romalılar! Aramızda kılıcı hakem yapalım. Çünkü o, eğer savaş olacaksa en âdil bir hakemdir. Allahü teâlâ bize mükâfatlar ve iyilikler versin. O, bizim için kâfi ve koruyucudur. O ne güzel mevlâdır! Lütuf ve ihsanıyla, feth-i Kostantiniyye’yi (İstanbul’un fethini) Müslümanlara nasip etmesini temenni ediyoruz!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ffffff;">tarihvemedeniyet.org</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kedinin Ölümüne Yazılan Bir Mersiye: Ah Pisi Vah Pisi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/kedinin-olumune-yazilan-bir-mersiye-ah-pisi-vah-pisi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/kedinin-olumune-yazilan-bir-mersiye-ah-pisi-vah-pisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 01:04:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15711</guid>
		<description><![CDATA[Felidae olarak adlandırılan kedigiller büyük bir famiyadır. Reisleri, aynı zamanda ormanların hâkimi olarak bilinen aslandır. Şark kültüründeki kuvvetli bir rivâyet, bugünkü kedilerin aslanın burnundan çıktığına dâirdir. Ve zamanla dünyanın her tarafına yayılmışlardır. Öyle ki bunlardan bazısı insanlar üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Bunlardan biri de 16. asır Osmanlısında yaşayan Meâlî mahlaslı şairimizdir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte22.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15714" title="chatte2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte22-300x230.jpg" alt="" width="300" height="230" /></a> <span style="font-size: medium;"> </span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="font-size: medium;">Not</span></strong><span style="font-size: medium;">:</span> Bu yazının konusu tarihte yaşanan bir ölüm vakasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Felidae </strong>olarak adlandırılan kedigiller büyük bir familyadır. Reisleri, aynı zamanda ormanların hâkimi olarak bilinen aslandır. Şark kültüründeki kuvvetli bir rivâyet, bugünkü kedilerin aslanın burnundan çıktığına dâirdir. Ve zamanla dünyanın her tarafına yayılmışlardır. Öyle ki adı geçenlerden bazısı insanlar üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Bunlardan biri de 16. asır Osmanlısında yaşayan <strong>Meâlî </strong>mahlaslı şairimizdir. Hislerine tercüman olabilirsek kendimizi mesut ve bahtiyar addedeceğiz : )</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <span style="color: #ffffff;">.</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span id="more-15711"></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ffffff;"> </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Şâir Meâlî</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;"> </span></strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte11.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15719" title="chatte1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte11.jpg" alt="" width="259" height="184" /></a>Meâlî, Kanunî devri şairlerindendir. Babası eski İstanbul hâkimlerinden <strong>Yarhisârî Mustafa Efendi</strong>dir. Meâlî, kaleme aldığı manzumelerle <strong>Muhibbî</strong> mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman’ın iftifatlarına kavuşmuştur. Hoş-sohbet ve latifeci bir hüviyete sahipti. Çok sevdiği kedisini kaybettiği zaman üzüntüsünü bir şiirle dile getirmiş ve bu şaheserin adını<strong> Kedi Mersiyesi </strong>koymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"><strong><span style="font-size: medium;">.</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"><strong><span style="font-size: medium;">.</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Vah Pisi!</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte6.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-15720" title="chatte6" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte6.jpg" alt="" width="285" height="217" /></a>Uzunca bir şiir olan bu mersiyeden buraya bazı kıtalar alarak sayfamızı renklendirmek istedik. Kedisine “<strong>Vâh Pisi!</strong>” hitâbıyla seslenen nüktedan şairin derin bir teessür içinde olduğu her hâlinden anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Çıkdın elden nidelüm ansızın eyvâh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yandun ölüm oduna derd ile nâgâh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Hasretâ şîr-i ecel buldu sana râh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm ah pisi neyleyelüm vah pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Beklenmedik bir anda elden çıktın. Ölüm ateşiyle sen de yandın. Ecel arslanı seni aldı götürdü. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte51.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15726" title="chatte5" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte51-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Kani ol bedr bakışlu kani ol şîr-i zemân</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kani ol vermeyen aslan ile kaplana emân</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kani ol oldugu yerde komayan mâr ü çiyân</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm ah pisi neyleyelüm vah pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>O ay bakışlı, zamanın kaplanı nerede? Hani o aslana ve kaplana bile eman vermeyen? Hani o tuttuğunda yılan ve çiyana fırsat vermeyen? Nidelim âh kedi, neyleyeyim vah kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte8.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15727" title="chatte8" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte8-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Serçe tutar gibi tutar idi tavukla kazı</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kendi akran gibi şîr ile ederdi bâzı</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nice kâfir sıçan öldürmüş idi ol gâzi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm ah pisi neyleyelüm vah pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Tavuk ile kazı serçe tutar gibi yakalardı. Aslanla kendi akranı gibi oynardı. O gazi kedi nice kâfir fareyi tutup öldürmüştü. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15728" title="chatte3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Gâh tesbîh geçürürdi gehî banlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Âhiret korkusını bilür idi anlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bû Alî görse zekâsını tanlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm âh pisi neyleyelüm vâh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Gâh tesbih eder, gâh ses verirdi. Ahiret korkusunun farkında olup, anlardı. Eğer İbn-i Sİna onu görse zekâsına şaşıp kalırdı. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte4.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15729" title="chatte4" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte4-300x267.jpg" alt="" width="277" height="247" /></a>Şîr-i merd idi bahâdurdı yavuz gürbe idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yaşlu sanman anı genç idi katı körpe idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bıyığı kıllarının her biri bir harbe idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm âh pisi neyleyelüm vâh pisi</em></p>
<p><strong>[</strong>O, mert bir aslandı, yavuzdu ve yiğitti. Sen onu yaşlı sanma, aksine çok genç ve körpeydi. Zira bıyığının her kılı âdeta kısa bir mızraktı. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong><br />
<span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte7.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15730" title="chatte7" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte7-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" /></a>Hûb-âvâz ile ol şâm u seher mavlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sanarı hic mecâl itmez idi avlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ana öykünmez idi şîr abes gavlar idi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelüm âh pisi neyleyelüm vâh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Sabah akşam güzel sesiyle miyavlardı. Sansara hiç mecal vermeyip onu avlardı. Aslan ona benzeyemezdi, boş yere kükrerdi. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte9.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15731" title="chatte9" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte9-300x254.jpg" alt="" width="300" height="254" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Her seher kalkar elini yüzünü yur idi ol</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Katı pâk idi ve her vech ile ma’mûr idi ol</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kimse bilmezdi ama anun kadrini bir nûr idi ol</em></p>
<p style="text-align: justify;">Nidelim âh pisi, neyleyeyüm vâh pisi</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Her sabah kalkıp elini yüzünü yıkardı. Çok temizdi her bakımdan mükemmeldi. Fakat onun kıymetini kimse bilmezdi. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em> <span style="color: #ffffff;">.</span></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte10.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15732" title="Little kitten screaming for attention" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chatte10-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Rûhı şâd ola ki incitmez idi kimesneyi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ne gönindeki biti ne kulağındaki keneyi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Paça ile bası hoş idi severdi teneyi</em></p>
<p style="text-align: justify;">Nidelim âh pisi, neyleyeyüm vâh pisi</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Ruhu şâd olsun ne derisindeki biti ne de kulağındaki keneyi incitmezdi. Paça ile tahılı gayet çok severdi. Nidelim âh kedi, neyleyeyim vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"><em> .</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><span style="color: #ffffff;">.</span><br />
</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chattee.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15755" title="chattee" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/chattee-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şimden girü sıçan duta bütün dünyâyı</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kemüre heybeyi çuvalı, dele torbayı</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>İnlede yoksuklu ve yoksul ide bayı</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Nidelim âh pisi, neyleyeyüm vâh pisi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Bu saatten sonra bütün âlemi fareler tuta. Heybeleri kemireler ve torbaları deleler. Yoksulları inleteler ve zengini yoksul yapalar. Nidelim âh kedi, neyleyeyüm vâh kedi<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">tarihvemedeniyet.org</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/kedinin-olumune-yazilan-bir-mersiye-ah-pisi-vah-pisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deli Taklidi Yaptı, Hâkimlikten Kaçtı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jun 2011 10:15:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15634</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde Anayasa’nın yeniden düzenlenmesine dâir haberlere televizyonda sık sık rastlıyoruz. Eskiler için söyleyecek olursak, onlar değil kanun yapmaktan, hazır kural ve kâideler üzerinden hüküm vermeye bile çekinmişlerdir. Fakat şüphe yok ki, düzenin devam etmesi için birilerinin bu işi illâki yapması gerekmektedir. Fakat tarihi dönem içerisinde adâletle hükmetmenin ve bu işin mesuliyetinin ne kadar ağır olduğunu bilen bazı kimseler yükünün diğerlerine nispeten daha  hafif olmasını ihtiyar etmişler, yine onların tabiriyle müşârün-ileyh yani parmakla gösterilen kişi olmaktan çekinmişlerdir. Adâletiyle meşhur Hazret-i Ömer’e senden sonra oğlun halife olsun dediklerinde “Bir evden, bir kurban yetişir” diyerek tarihî bir cevap vermiştir. İşte geçmişte hem trajik, hem komik, hem de ibret-âmiz bir hâkim mülâkâtı…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/law.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15635" title="law" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/law-277x300.jpg" alt="" width="277" height="300" /></a>Bugünlerde Anayasa’nın yeniden düzenlenmesine dâir haberlere televizyonda sık sık rastlıyoruz. Eğer eskiler için söyleyecek olursak; onlar değil kanun yapmaktan, hazır kural ve kâideler üzerinden hüküm vermeye bile çekinirlerdi. Şüphe yok ki, düzenin müdâvemeti için birilerinin bu işi yapması gerekmektedir. Fakat tarihî dönem içerisinde adâletle hükmetmenin ve bu işin mesuliyetinin ne kadar ağır olduğunu bilen bazı kimseler, yükünün diğerlerine nispeten daha  hafif olmasını ihtiyar etmişler, yine onların tabiriyle <strong>müşârün-ileyh</strong> yani parmakla gösterilen kişi olmaktan çekinmişlerdir. Adâletiyle meşhur <strong>Hazret-i Ömer’</strong>e &#8220;Senden sonra oğlun halife olsun&#8221; dediklerinde “<strong>Bir evden, bir kurban yetişir</strong>” sözleriyle tarihî bir cevap vermiştir. İşte geçmişte hem trajik, hem komik, hem de ibret-âmiz bir hâkim mülâkâtı…</p>
<p><span id="more-15634"></span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">Kadı Olmak…</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/adalet.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15636" title="adalet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/adalet-300x292.jpg" alt="" width="211" height="206" /></a>Hâkim, yani eski tabirle <strong>kadı</strong> olmak her zaman imtiyâzlı ve maddi bakımdan getirisi çok olan bir meslekti. Fakat bilhassa dini mânâda yanlış bir karar verip, kul hakkına girmek endişesiyle bu işe ehil pek çok kişi söz konusu maslahattan hazer etmiş, kaçınmışlardır. Çünki “<strong>Kadı tayin edilen, bıçaksız boğazlanmış gibidir</strong>” hadis-i şerifi bu işin ne derece zor, âhirette ise hesabın ne denli ağır olacağına işâret etmektedir. İslam tarihinde bu vebâlin altına girmekten sakınanlar arasında meşhur simalar göze çarpar. Bunlar arasında Hanefi mezhebinin kurucusu <strong>İmam-ı Azam Ebû Hanife</strong> daha başka olarak <strong>Süfyân-ı Sevrî</strong>, <strong>Kadı Şüreyk</strong> ve <strong>Mis’ar bin Kedâm</strong> gibi isimler sayılabilir. Zaten söz konusu anekdotun baş kahramanları da adı geçen şahıslar olmuştur.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong><span style="color: #ffffff;">.</span>Size bir şey söyleyeyim mi?<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<div id="attachment_15639" class="wp-caption alignleft" style="width: 329px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/külliye2.jpg"><img class="size-full wp-image-15639" title="külliye" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/külliye2.jpg" alt="" width="319" height="227" /></a><p class="wp-caption-text">Bağdat&#39;taki İmam-ı Azam Külliyesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu zevât İslam fıkhını (hukukunu) muazzam derecede bilen büyük âlimlerdir. Her biri zamanlarında mühim işler yapmış, gerek hizmetleri ve gerekse de yaşayış tarzları ile kendisinden sonra gelenlere örnek birer insan olmuşlardır. Zira bugün dünyadaki Sünni Müslümanların yarısından çoğu İmam-ı Azam’ın kurduğu <strong>Hanefî </strong>mezhebine göre amel etmektedir. Onun için bu kişilere sahip oldukları ilim sebebiyle çok kez kâdılık yani hâkim olmaları teklif edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Muteber tarih kitaplarında adı geçen hâdise şöyle anlatılır: Abbasi halifesi olan Mansur, <strong>Kâdı’l-kudât</strong> denen makama bir âlimi getirecektir. Kâdıl-kudât, <strong>baş-kadı</strong> demek olup, o zamanın hâkimlerinin başkanı olarak tarif edilebilir. Bu iş için kendisine yukarıda ismi verilen dört kişi teklif edilir. O da bunları, sarayına mülâkât için davet eder. “Emir, demiri keser” kelâmı gereğince dördü de yola koyulur. Fakat hiç biri bu işi istememektedir. Kerhen (isteksizce) giderlerken, İmam-ı Azam Ebu Hanife yanındakilere dönerek firasetle, biraz da onlara yol gösterircesine şöyle der: <strong>Ben bu gidişimiz hakkında size bir şey söyleyeyim mi..?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ffffff;">.</span><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><span style="font-size: medium;"><strong>Bıçaksız Boğazlanmak</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/hukuk6.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15644" title="hukuk6" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/hukuk6.jpg" alt="" width="202" height="202" /></a>Onlar da bunu memnuniyetle kabul ederler. Der ki İmam, <strong>Ben bir çaresini bulup, kurtulacağım. Süfyân da bir şekilde kaçacak, Mis’ar kendisini deli gösterecek, Şüreyk ise kâdı’l-kudât olacaktır.</strong> Biraz sonra hâdise İmam-ı Azam&#8217;ın dediği istikâmette cereyan etmeye başlar. Önce aralarından Süfyan-ı Sevrî ayrılır. Dicle sularında bekleyen bir gemiye binerek: “<strong>Çabuk beni saklayın, yoksa başımı kesecekler</strong>” der. Onun bu sözü yukarıda geçen “<strong>Kadı tayin olunan, bıçaksız boğazlanmış gibidir</strong>” hadis-i şerifinin teviline (izâhına) dayanıyordu. Böyle bir istek karşısında gemidekiler onu gizlerler.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Sen Kadı Olacaksın!</strong></span></p>
<div id="attachment_15647" class="wp-caption alignleft" style="width: 287px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/Osmanlı-şeyhülislamı.jpg"><img class="size-full wp-image-15647" title="Osmanlı şeyhülislamı" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/Osmanlı-şeyhülislamı.jpg" alt="" width="277" height="257" /></a><p class="wp-caption-text">Osmanlı&#39;da Şeyhülislam</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ebu Hanife, Mis’âr bin Kedâm ve Kadı Şüreyk halifenin huzuruna çıkarlar. Halife Mansur önce İmam-ı Azam&#8217;a dönerek: “<strong>Sen kadı olacaksın!</strong>” der. İmam-ı Azam: “<strong>Ey Müminlerin Emiri! Benim verdiğim kararları insanlar kabul etmez. Zaten ben bu işe ehil birisi de değilim</strong>” diyerek cevap verir. Halife de cevâben, “<strong>İnsanların fikri önemli değil. Sen zaten çok büyük bir âlimsin. Merâk etme, herkes kararlarını kabul eder</strong>” der. İmam-ı Azam bu kez, “<strong>Ama ben bu iş için ehil birisi değilim. Eğer bu sözüm doğru ise, bunu bizzat ben söylüyorum ki doğrudur. Eğer yalan söylüyorsam, yalancı birinin hâkim olması zaten uygun olmaz</strong>” der. Sözlerini şu şekilde tamamlar: “<strong>Zaten siz de bu hususta yalancı birini kendinize vekil yapıp, Müslümanların mal, can ve namuslarıyla ilgili meselelerin halledilmesi mevzusunu böyle bir kimseye bırakmazsınız, değil mi?</strong>” Böylece kadı olmaktan kurtulur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Bu Adam Deli!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/minyaturb3px0.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15673" title="minyaturb3px0" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/minyaturb3px0.jpg" alt="" width="187" height="300" /></a>Sıra bu kez Mis’ar bin Kedâm’a gelmiştir. Daha Halife birşey söylemeden doğruca onun elinden tutar ve hiç olmadık bir sepeple Halifeye “<strong>Nasılsın? Çoluk-çocuk ne yapıyor? Hayvanlar otluyor mu?</strong>” diye sorular yöneltir.  Halife hiç beklenmedik bir zamanda bu sözleri duymanın garâbeti bir tarafa, kendi gözlerinin içine tuhaf tuhaf bakan bu kişiden korkar. “<strong>Bu adam deli! Atın bunu çabuk dışarı!</strong>” diyerek Mis’ar bin Kedâm’ı dışarı çıkartırlar. Böylelikle yaptığı bu numara ile Mis’ar da kurtulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <span style="font-size: medium;">Kadı Şüreyk</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak Kadı Şüreyk kalmıştır. Halife Mansur, ona “<strong>Artık sen kadı olacaksın</strong>” der. Şüreyk de “<strong>Ben sevdâvî denen bir hastalığa mübtelâyım. Hem unutkanlığım, hem de anlama yetersizliğim var</strong>” diyerek kurtulmaya bakar. Fakat bu kez Halife “<strong>Olsun,senin için tabiblere ilaç hazırlatırım. Hiç birşeyin kalmaz</strong>” diyerek karşılık verir ve mazaretini kabul etmez. Böylelikle kâdı’l-kudât (baş kadı) Şüreyk olur. Zaten tarih kitaplarına da <strong>Kadı Şüreyk</strong> olarak geçer.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat onun bu koltuğa oturduktan sonra değiştiğini zannetmeyin. Zamanında mühim bir vazife yapan devlet ricâlinden suçlu birinin aleyhinde hiç çekinmeden öyle bir karar verir ki, bununla da yetinmez, cezanın infazını bizzat kendi takip eder.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yirmili Yaşlarda Padişah Hocası Olmak</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2011 04:50:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15393</guid>
		<description><![CDATA[Eskilerin çok güzel bir sözü var: Şerefü’l-insan bi’l-ilmi ve’l-edeb / Lâ bi’l-mâli ve’l-haseb… Yani demek isterler ki, “İnsanın şerefi sahip olduğu ilim ve edep sebebiyledir. Yoksa üstünlük, mal ve soy ile değildir. Bunun içindir ki âlime ve ilme hürmet eden toplumlar her zamanda pâyidar kalmışlar, bu erdemden mahrum kaldıkları gün ise yok olmaya yüz tutmuşlardır. Tarih boyunca nâmlı hükümdarın yanında her zaman işlerini danıştıkları, onların fikirleriyle karar verdikleri bir bilge kişilik göze çarpmaktadır. İstanbul’un fatihi II. Mehmed’in ise çok sayıda hocası vardır. Fakat bunlardan biri, henüz 20’li yaşlarda bu makama ulaşacaktır…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/1790490672_02d99388212.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15399" title="livresancien" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/1790490672_02d99388212-239x300.jpg" alt="" width="239" height="300" /></a>Eskilerin çok hoş bir sözü var: <strong>Şerefü’l-insan bi’l-ilmi ve’l-edeb</strong> / <strong>Lâ bi’l-mâli ve’l-haseb…</strong> Yani demek isterler ki, “<em>İnsanın şerefi sahip olduğu ilim ve edep sebebiyledir. Yoksa üstünlük, mal ve soy ile değildir.</em>&#8221; Bunun içindir ki âlime ve ilme hürmet eden toplumlar her zamanda pâyidar kalmış, bu erdemden mahrum oldukları gün ise unutulmaya yüz tutmuşlardır. Tarih boyunca nâmlı hükümdarın yanında çok vakit işlerini danıştıkları, onların fikirleriyle karar verdikleri bir bilge kişilik göze çarpar. <strong>Alexandre The Great</strong> olarak bilinen Büyük İskender,<strong> </strong><em>Aristo</em>’dan; Herat bölgesi hükümdarı <strong>Hüseyin Baykara</strong>, <em>Ali Şir Nevâyi</em>’den; Selçuklu hükümdarı <strong>Melikşah</strong> ise şanlı vezir <em>Nizamülmülk</em>’ten her bakımdan istifade etmiştir. İstanbul’un fatihi II. Mehmed’in ise çok sayıda hocası vardır. Fakat bunlardan biri, henüz 20’li yaşlarda bu makama ulaşacaktır…</p>
<p><span id="more-15393"></span></p>
<p><span style="color: #ffffff;"><br />
</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;"><br />
</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Âlimin oğlu yarım âlimdir</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/444px-Gentile_Bellini_003.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15403" title="fatih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/444px-Gentile_Bellini_003-222x300.jpg" alt="" width="170" height="231" /></a>Bahsettiğimiz kişi<strong> Sinan Paşa</strong>’dır. Peki kimdir bu Sinan Paşa&#8230; Kendisi 1453 senesinde İstanbul alınınca bu şehre ilk hâkim olarak tayin edilen <strong>Hızır Bey</strong>’in oğludur. Asıl ismi <strong>Yusuf’</strong>tur. Fakat lakâbı  <strong>Sinaneddin</strong> şekliyle bilinmiş, ardından yalnızca <strong>Sinan</strong> ismiyle şöhret bulmuştur. Öyleyse ondan bahsederken Yusuf Sinan ismini kullanmak yanlış olmayacaktır. “<em>Âlimin oğlu da yarım âlimdir</em>” sözü gereğince kendisinde okumaya dair muazzam bir kâbiliyet vardı. Küçük yaşta önce babasından, sonra bir çok hocadan zamanının din ve fen ilimlerini tahsil etti. Annesi, Fatih Sultan Mehmed’in bir diğer hocası olan Molla Yegan’ın kızıdır. Fâtih’in başta <strong>Akşemseddin </strong>olmak üzere <strong>Molla Hüsrev</strong>, <strong>Molla Yegan</strong>, ayrıca yabancı dil ve Avrupa tarihlerini öğrendiği <strong>Anconal Giriaco</strong> ve <strong>Giovanni Angioello</strong> gibi mürebbileri vardı.  Fatih Sultan Mehmed ilme ve ilim adamına çok kıymet verdiği için ismini duyduğu âlimi nerede olsa İstanbul&#8217;a davet ederdi. Sinan Paşa ise bu halkaya daha sonraları dahil olacaktır.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong><span style="color: #ffffff;"> </span><span style="color: #ffffff;">.</span>Sahn-ı Semân’da…</strong></span></p>
<p style="text-align: right;">
<div id="attachment_15439" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/sahnıseman2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15439 " title="sahnıseman" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/sahnıseman2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in İstanbul&#39;un fethinin ardından yaptırdığı Sahn-ı Semân Medreseleri. Bu medrese zamanın en önde gelen fakülterini içerisinde barındırmaktaydı.</p></div>
<p style="text-align: right;">
<p style="text-align: justify;">Babasının çevresi sebebiyle mükemmel bir tahsil gören Yusuf Sinaneddin çok küçük yaşta kendini okumaya verir. Yirmili yaşlara ulaştığında medresede talebe okutacak seviyeye ulaşır ve bugünkü mânâda profesörlük derecesini alır. Fatih, bu gençten haberdar olmuştur. Önce onu Edirne’ye tayin eder, bir müddet geçtikten sonra  İstanbul’a çağırır. Devrin en yüksek ilim akademisi olan S<strong>ahn-ı Seman</strong>’da kendisine kürsü verir. Yusuf Sinan 25 yaşına geldiğinde artık hususiyetlerini ispatlamıştır. Üstün zekâsı, çözülemeyen meseleleri ele alışı ve sürat-ı intikali ile dikkatleri üzerinde toplar. Nihayet Fatih, kendisinden yaşca küçük olan bu genci hocaları arasına dahil etmeye karar verir ve sohbetinden istifade etmek ister. Artık padişahın yakınları cümlesindendir. Ayrıca bu gence Fatih tarafından vezirlik de verilecektir.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Hâce-i Sultânî</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/38a8d3f68a77daaffe0f13de4619c24d1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15416" title="livresdémode" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/38a8d3f68a77daaffe0f13de4619c24d1-271x300.jpg" alt="" width="225" height="250" /></a>Yusuf Sinan Efendi artık vezirdir. Buna binâen paşa ünvanı da ihsan edilmiş ve artık o<strong> Sinan Paşa </strong>olmuştur. Fakat onu bu pâyeden (rütbeden) daha çok memnun eden şey varsa, o da <strong>Hâce-i Sultânî,</strong> yani padişahın hocası ünvanını almasıdır. Bundan dolayı Sinan Paşa, hem hoca, hem de vezir olması sebebiyle daha sonraki devirlerde “<strong>Hoca Paşa</strong>” sıfatıyla da anılır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın tedvin ettiği meşhur kanunnâmesinde, <em>Hâce-i Sultanî ünvanına sahip olanların birçok vezirden rütbe olarak üstün olduğu ve bayram tebriklerinde padişahın, hocaları için bizzat ayağa kalkmalarının şart olduğu</em> belirtilmektedir. Bu açıdan düşündüğümüzde yirmili yaşlarda olan böyle bir zâtın kendisinden yaşca büyük ve İstanbul’u fethederek dünyanın dikkatlerini üzerine çekmiş olan haşmetli  hükümdar tarafından ne derece hürmet gördüğü anlaşılabilir. Zaten Osmanlı Devleti&#8217;ni altı asır boyunca ayakta tutan en mühim faktörlerden biri bilgiye verilen değer ve sahip olunan tevazu değil miydi?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Sinan Paşa’nın Sahn-ı Semân’da vazife yaparken ders aralarında kaleme aldığı <strong>Tazarrunâme</strong> adında çok hoş bir eseri vardır. Türkçeyi mükemmel bir şekilde kullanarak düz yazıda şiir üslubunu yakalamıştır. Eğer fırsat bulursak bir başka zaman söz konusu eserden güzel pasajlar alıntılayarak köşemizi kıymetlendiririz…</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En Güzel Hediyeyi Verdi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/en-guzel-hediyeyi-verdi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/en-guzel-hediyeyi-verdi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Apr 2011 22:00:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15305</guid>
		<description><![CDATA[
Tarihimizde tozlu sayfalar arasında kalmış ve bugün için belki de garip addedebileceğimz satırlar bulunmaktadır. Bu sayfalar karıştırıldığı takdirde karşımıza çıkan bazı anekdotlar kimi zaman heyecan verici olabilmektedir. Bizim kültürümüzde herkesçe beğenilen bir gelenek vardır ki,  ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Temsil.jpg"><img class="size-medium wp-image-15317 alignleft" title="Temsil" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Temsil-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>Tarihimizde tozlu sayfalar arasında kalmış ve bugün için belki de garip addedebileceğimz satırlar bulunmaktadır. Bu sayfalar karıştırıldığı takdirde karşımıza çıkan bazı anekdotlar kimi zaman heyecan verici olabilmektedir. Bizim kültürümüzde herkesçe beğenilen bir gelenek vardır ki,  uzak bir yolculuktan yahut seyahatten dönüldüğü zaman geride kendisini bekleyenlere hediyeler getirmek ayrı bir letâfet ve nezâket örneğidir. İşte şimdi  beş asır önce yaşanmış bu tarz bir hâdiseye şahit olacağız. Bu hikayenin kahramanları ise astronomi ve matematikte devrin iki büyük âlimi  olan  Ali Kuşçu ile Uluğ Beğ olacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15305"></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Asrının Batlemyus&#8217;u</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/19861.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15308" title="minyatur" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/19861.jpg" alt="" width="232" height="226" /></a>Ali Kuşçu İstanbul’un Fatih’i olan II. Mehmed Han zamanının önde gelen bilginlerindendir. Yüzyıllar boyunca Batı dünyası onu Asrının Batlemyus’u (Ptolemy) olarak vasıflandırdı. Asıl ismi <strong>Alâeddin Ali</strong>’dir. Fakat kendisi A<strong>li Kuşçu</strong> ismiyle şöhret bulmuştur. Bunun sebebi, babasının Maveraünnehir bölgesi hükümdarı olan Uluğ Beğ’in av kuşlarını yetiştiricisi olmasıdır. Yani Ali Kuşçu&#8217;nun babası, Uluğ Beğ&#8217;in Doğanbaşısı olduğu için oğlu Ali, babasının bu işine nispeten<strong> Kuşçu</strong> sıfatıyla anılmıştır. Küçük yaşta ilim hayatına başlayan Ali Kuşçu, bu bölgede Uluğ Beğ’in meydana getirdiği ilim çevresinde büyüdü. Akli ve naklî ilimleri bir arada tahsil etti. Zamanın derin âlimlerinden Kadızâde-i Rûmî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muîniddin Kâşi’den matematik, fizik ve astronomi ilimlerinin inceleliklerini öğrendi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong> <span style="color: #ffffff;">.</span>Â</strong><strong>lim ilme doymaz</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<div id="attachment_15359" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/rasadhane3.jpg"><img class="size-medium wp-image-15359" title="rasadhane" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/rasadhane3-300x200.jpg" alt="" width="300" height="205" /></a><p class="wp-caption-text">Semerkand&#39;da bulunan bu rasadhanede Ali Kuşçu, Kadızâde-i Rumi ve Uluğ Beğ gibi büyük astronomlar vakitlerini geçirmişlerdir.</p></div>
<p style="text-align: justify;">Fakat bir noktadan sonra darb-ı mesel, yani atasözü hâlini almış bir tâbir âdeta Ali Kuşçu’nun üzerinde tezâhür ediyordu. “Âlim ilme doymaz” demişlerdir. Ali Kuşçu belli bir yaşa geldikten sonra Semerkand’dan çıkıp Kirman’a gitmek ister. Çünkü bu bölge de Semerkand gibi mühim ilim adamlarının bulunduğu bir merkezdir. Fakat söz konusu isteğini bir türlü hocalarına açamaz. Çünkü onlardan bu seyahate dâir izin çıkmayacağından endişeleniyordur. Hocası Kâdızâde ve yaşadığı bölgenin hükümdarı Uluğ Beğ ona değer veriyor ve yetişmesinde ihtimam gösteriyorlardı. Fakat Ali Kuşçu daha fazla dayanamadı ve Kirman’a doğru harekete geçti. Burada kaldığı müddetçe hem öğrendi, hem de öğretti. İlmini arttırdı. Bu süre zarfında <strong>Şerhü’t-Tecrîd&#8217;i </strong>kaleme aldı ki, söz konusu eser kendisinden sonra tam iki asır boyunca yüksek medreselerin ve öğrencilerinin mürâcaat kitabı oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Bize Ne Hediye Getirdiniz?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kirman’da iken işlerini tamamlayan Ali Kuşçu için artık memleketine dönme vakti gelmişti. Fakat epey zamandır ortalarda gözükmüyordu. Döndüğü vakit hocasının ve hükümdarının karşısına tekrar nasıl çıkacağını düşünüyordu. Nihâyet bütün cesaretini toplayarak Uluğ Beğ’in huzuruna vardı. Koltuğunun altına bir şey sıkıştırmıştı. Uluğ Beğ onu uzun bir aradan sonra yeniden görünce çok sevindi, fakat bunu belli etmek istemedi. Çünkü kendisini çok özletmişti. Biraz sitemkâr bir biçimde muhatabına “Ali Kuşçu! Bunca zamandır nerelerdeydiniz?” dedi. Ali Kuşçu mahcup bir şekilde durumu izah etmeye çalıştı. Bir müddet sonra sitemini tebessüme dönüştüren Uluğ Beğ bu kez latifeyle karışık sordu: “Peki…” dedi. “Bilirsiniz seyahatın akabinde hediyelerle dönmek büyüklerimizin güzel âdetlerindendir. Siz bize ne hediye getirdiniz?” diye sordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Hallü Eşkâli&#8217;l-Kamer</strong></span>&#8230;</p>
<div id="attachment_15368" class="wp-caption alignright" style="width: 290px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Ali-Kuşçu-eserini-Fatih-Sultan-Mehmede-sunarken2-280x3002.jpg"><img class="size-full wp-image-15368" title="Ali Kuşçu ve Fatih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Ali-Kuşçu-eserini-Fatih-Sultan-Mehmede-sunarken2-280x3002.jpg" alt="" width="280" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed&#39;in huzurunda</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ali Kuşçu bu kez koltuğunun altında sakladığı şeyi çıkardı ve “Efendim, eğer kabul buyurursanız bu kitabı getirdim” diyerek cevap verdi. Söz konusu kitap yüzyıllardan beri net bir şekilde çözülemeyen Ay’ın hareketlerine dâirdi. İsmi, <strong>Hallü Eşkâli’l-Kamer</strong> (Ay’ın safhalarının açıklanması)  olan bu eser  hatasız olarak Ay’ın hareketlerini ve bir ay içersinde aldığı şekilleri hesap ile gösteriyordu. Devrinde ve sonrasında uzun yıllar otorite olacak olan bu kitabı Uluğ Beğ eline aldı ve dikkatlice inceledi. Okudukça ayrı haz aldı. Nihayet etraflı bir tedkikten sonra ayağa kalktı ve &#8220;<strong>En güzel hediyeyi getirmişsin!</strong>&#8221; diyerek Ali Kuşçu’ya sarıldı ardından onu tebrik etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ali Kuşçu gerçekten bilim tarihimiz açısından mühim bir şahsiyettir. Daha zamanında onun büyüklüğünü duyan Fatih, kendisini İstanbul’a davet etmiş ve sefer esnasında bu büyük âlimin konakladığı her menzil için 1000 akçe tahsisâtta bulunmuştur. Böylelikle daha İstanbul’a girmeden kendisinin sevgisini kazanmak istemiştir. Nihayet İstanbul’a gelen Ali Kuşçu bu şehirde yüzlerce talebe yetiştirmiş ve yazdığı kitaplar yıllarca medreselerde okutulmuştur. Kabri, İstanbul’un Eyüp Sultan semtindedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/en-guzel-hediyeyi-verdi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şair Bir Sultan: I. Ahmed Han (Bahtî)</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/sair-bir-sultan-i-ahmed-han-bahti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/sair-bir-sultan-i-ahmed-han-bahti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2011 13:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15172</guid>
		<description><![CDATA[Dünya imparatorlukları içindeki hükümdarlar eğer bir tasnife tâbi tutulacak olurlarsa, şurası bir gerçektir ki, hiçbir devletin hükümdarları Osmanlı padişahları kadar edebiyata ve şiire ilgi göstermemişlerdir. Zira Osmanlı sultanlarının hemen hepsi edebiyat ve bilhassa şiirle yakından ilgilenmişler ve bu sebeple Klasik Edebiyatta bir çok usta şairle boy ölçüşebilecek derecede manzumeler kaleme almışlardır. İstanbul’un Fâtih’i (Avnî), oğlu II. Bâyezid (Adlî), Yavuz Sultan Selim (Selîmî), Kanuni Sultan Süleyman (Muhibbî), III. Murad Han (Muradî) ve III. Selim (İlhâmî)  mahlaslarıyla bu meydanda kalem oynatmışlardır. Bu “Şiirin Sultanları” arasında ayrı bir yere sahip olan I. Ahmed  Han ise Bahtî ismiyle şiirlerini söylecektir…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Sultan_I_Ahmed_Han-minyatür.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15177" title="Sultan_I_Ahmed_Han " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Sultan_I_Ahmed_Han-minyatür-192x300.jpg" alt="" width="126" height="197" /></a><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;">D</span>ünya imparatorlukları içindeki hükümdarlar eğer bir tasnife tâbi tutulacak olurlarsa, şurası bir gerçek ki, hiçbir devletin hükümdarları Osmanlı padişahları kadar edebiyata ve şiire ilgi göstermemişlerdir. Zira Osmanlı sultanlarının hemen hepsi edebiyat ve bilhassa şiirle yakından ilgilenmişler ve bu sebeple Klasik Edebiyatta bir çok usta şairle boy ölçüşebilecek derecede manzumeler kaleme almışlardır. İstanbul’un Fâtih’i <strong>(Avnî)</strong>, oğlu II. Bâyezid <strong>(Adlî)</strong>, Yavuz Sultan Selim <strong>(Selîmî)</strong>, Kanuni Sultan Süleyman<strong> (Muhibbî)</strong>, III. Murad Han <strong>(Muradî)</strong> ve III. Selim <strong>(İlhâmî)</strong> mahlaslarıyla bu meydanda kalem oynatmışlardır. Bu “Şiirin Sultanları” arasında ayrı bir yere sahip olan I. Ahmed ise <strong>Bahtî </strong>ismiyle şiirlerini söylecektir…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p><span id="more-15172"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği üzere Klasik Edebiyatta “mahlas” tâbiri, şairlerin şiirlerindeki kullandıkları isimleri temsil eder. Hemen her şairin isminden başka, bir mahlası vardı. Hatta birçok şairin sadece mahlası bilinmiş, gerçek isimleri âdetâ unutulmuştur. Örneğin Fuzulî’nin asıl ismi Mehmed’tir. 17. asrın önde gelen isimlerinden Nef’î’nin gerçek ismi Ömer’dir. Fakat şairler, bu gerçek isimlerinden ziyâde, mahlaslarıyla ön plana çıkmışlardır. Yazıda kendisinden bahsedilen Osmanlı padişahı I. Ahmed Han ise <strong>Bahtî</strong> mahlasını şiirlerinde kullanmıştır.</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Uranlar kılıcı heybet ile…</strong></span></p>
<p>Sultan I. Ahmed, 1590 senesinde Manisa’da doğdu. Babası III. Mehmed Han’dır. Sultan Ahmed on dört yaşında tahta geçti ve on dört sene padişahlık yaptı. Yani 28 gibi çok genç denebilecek bir yaşta vefat etti. İyi eğitim almış, sanata ve edebiyata düşkün bir padişahtı. Şiirin yanında hatt sanatına da yakın bir ilgi göstermiştir. Şiirlerinde kullandığı dil, dönemine göre sâde ve anlaşılırdır. Devrinde Şeyhülislam Yahya, Nef’i ve Nergisî gibi büyük edebî isimler yetişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok güzel şiirler söylemiş, çok zaman hislerine tercüman olan manzûmeler  terennüm etmiştir. Örneğin tahta geçtiği ilk senelerde katılamadığı bir savaş sebebiyle, askeri için yazdığı şu mısralar çok ona âittir:</p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<div id="attachment_15181" class="wp-caption alignleft" style="width: 273px"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/i-ahmed-han1.jpg"><img class="size-medium wp-image-15181" title="i ahmed han" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/i-ahmed-han1-300x270.jpg" alt="" width="263" height="237" /></a></strong><p class="wp-caption-text">I. Ahmed Han&#39;ın Tuğrası</p></div>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>Ey uranlar kılıcı heybet ile küffâra</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cân u dilden sizi ısmarlamışam Settâra</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hazret-i Hak’dan umaram ki kral-ı bed-hâl</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vire hep şehr ü hisârını gelip yalvara</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ahmedâ hayr duâ ile guzâta her dem</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Diler isen ki mu’în ola Hüdâ anlara</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Kılıcı heybet ile düşman çalan askerlerim! Sizi cân u gönülden Allah’a ısmarladım. Umarım ki o kötü yaradılışlı kral, bu savaştan sonra şehirlerini, kalelerini elinden çıkarıp, gelip yalvarsın. Ey Ahmed! Hüdâ’nın o askerlere yardımcı olmasını dilersen, her dâim onlar için hayr dua etmeye devam et!<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<div id="attachment_15188" class="wp-caption aligncenter" style="width: 673px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/ici1.jpg"><img class="size-full wp-image-15188" title="ici" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/ici1.jpg" alt="" width="663" height="129" /></a><p class="wp-caption-text">Yabancıların &quot;Blue Mosque&quot; dedikleri Sultan Ahmed Camii bugün yerli ve yabancı bütün turistlerin uğrak noktasıdır.</p></div>
<p><strong><span style="font-size: medium;">Çok hizmet etti&#8230;</span><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Padişahın devletine ve milletine çok hizmetleri dokunmuştur. Bugün hâlâ bütün ihtişâmıyla ayakta duran İstanbul’daki Sultan Ahmed Câmii onun eseridir. Temel kazımında kazmayı ilk vuranlar devrin Şeyhülislam’ı Mehmed Efendi, Aziz Mahmud Hüdayi, Kuyucu Murad Paşa ve Sultan Ahmed Han olmuşlardır. Padişah bizzat kaftanının eteği ile toprak taşımış ve terleyinceye kadar kazma vurmuştur. Bu kazmanın sapı, kadifeden olup, bugün Topkapı Sarayı’nda hâlâ mevcuttur. Gerek Anadolu’da ve gerekse de İstanbul’da pek çok yâdigâr bırakmıştır. Kutsal topraklara ayrı bir hürmet gösterirdi. Zaman içinde yıpranan Kâbe duvarlarını İstanbul’dan ustalar göndererek tamir ettirmiş, Kâbe-i Muazzamanın kapısı üzerinde kitâbe ile altın oluğu yeniletmiştir.<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/hatt.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15199" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/hatt.jpg" alt="" width="258" height="243" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sultan Ahmed, cirit oyununa meraklı olup, bizzat kendisi de oynardı. Davud Paşa Sarayı’nın önüne uzanan sahrada okçuluk talimi yaptığı, adının yazılı olduğu 1606 tarihli menzil taşından anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İlim ehline çok hürmet gösterir, onların iltifatlarına kavuşmak için gayret sarf ederdi. Bunlar arasında en tanınanı hiç şüphesiz Aziz Mahmud Hüdâyi’dir. Nitekim hocası için yazdığı bir şiirde şöyle diyecektir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: small;"><strong>Vârımı ben Hakk’a verdim gayri vârım kalmadı<br />
Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı<br />
Çünkü hubbullah erişti çekti beni kendine<br />
Açtı gönlüm gözünü gayri gümânım kalmadı </strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>[</strong>Varlığım Hakk’a verdim, başka bir şeyim kalmadı. Hepsinden el çekip, âdeta dünyayı da âhireti de unuttum. Çünkü Allah sevgisi beni kendisine çekerek gözlerimi açtı. Öyle ki bu görme sebebiyle hiçbir şüphem kalmadı.<strong>]</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Mahlası ol sebepten aldım</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda da belirtildiği üzere padişah, şiirlerinde Bahtî mahlasını kullanırdı. Bu kelime bahtı, tâlihi açık anlamına gelmektedir. Ayrıca bu ismin harflerinin ebced hesabıyla toplamı, padişahın tahta geçiş senesine karşılık gelmektedir. Onun hizmetinde bulunan yakınlarından Hasoldalı Yusuf Ağa şöyle bir anekdot anlatır:</p>
<p style="text-align: justify;">Padişah abdest alırken, suyu ben dökerdim. Sultan, en soğuk kış günlerinde bile soğuk su ile abdest almak isterdi. Bir gün suyu dökeceğim sırada padişah, “<em>Ayaklarım hamal ayağı gibi çok büyük değil mi?</em>” diyerek latife yaptı. Ben de bunun üzerine: “<em>Padişâhım! Meşhur meseldir, ayağı büyük olanın bahtı açık olurmuş…</em>” deyince padişah: “<em>Belî, bilirüm. Bahtî mahlasını ol sebepten aldum</em>” diyerek gülerek karşılık verdi.</p>
<p>Bugün İstanbul’un meskûnları ve turistler için en ilgi çekici mekânlarından olan Sultan Ahmet Meydanı’na ismini veren bu büyük padişahı unutmamak temennisiyle…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/sair-bir-sultan-i-ahmed-han-bahti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlme Gösterilen Hürmet</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/ilme-gosterilen-hurmet/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/ilme-gosterilen-hurmet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Mar 2011 22:09:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15114</guid>
		<description><![CDATA[Tarihte çok garip hadiselerle karşılaşmak mümkündür. Bu yaşanan olaylar kimi zaman kendisinden sonraki nesillere ibret-âmiz mesajlar bırakabilir. Bunun için tarih, yaşanan vakalar olarak tekerrür etse de, bu noktada mühim olan, söz konusu anekdotlardan dersler çıkarabilmektir. Nitekim bunlardan biri, 15.asır ilim adamları arasında sayabileceğimiz ve Kâdızâde-i Rûmî ismiyle şöhret bulan âlimin, bir devletin başkanı ve aynı zamanda astronomi-metematik âlimi Uluğ Bey arasında yaşanan bir olay ve aralarında geçen diyalogtur...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Sovyet-Rusya-zamanında-Uluğ-Beğ-adına-basılmış-bir-posta-pulu1.jpg"><img class="size-medium wp-image-15124 alignright" title="Sovyet Rusya zamanında Uluğ Beğ adına basılmış bir posta pulu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Sovyet-Rusya-zamanında-Uluğ-Beğ-adına-basılmış-bir-posta-pulu1-300x214.jpg" alt="" width="309" height="185" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihte çok garip hadiselerle karşılaşmak mümkündür. Bu yaşanan olaylar kimi zaman kendisinden sonraki nesillere ibret-âmiz mesajlar bırakabilir. Bunun için tarih, yaşanan vakalar olarak tekerrür etse de, bu noktada mühim olan, söz konusu anekdotlardan dersler çıkarabilmektir. Nitekim bunlardan biri, 15.yüzyıl ilim adamları arasında sayabileceğimiz ve Kadızâde-i Rûmî ismiyle şöhret bulan âlimin, bir devlet başkanı ve aynı zamanda astronomi-metematik bilgini Uluğ Beğ arasında yaşanan olay ve aralarında geçen diyalogtur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15114"></span></p>
<p><span style="font-size: x-large;"><strong>Vefâkâr Abla</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kadızâde-i Rûmî, büyük bir İslam ve fen âlimiydi. Dedesi, Murad-ı Hüdâvendigâr devri ulemâsından Kâdı Mahmud Efendi’dir. Dedesinin sahip olduğu Kâdı sıfatından dolayı söz konusu olan bu zât, <strong>Kadızâde </strong>olarak tanınmıştır. Kadızâde-i Rûmî ilme çok heves eder ve her fırsatta bilgisini arttırmak için gayret gösterirdi. Nitekim Bursa’da tahsilini tamamladıktan sonra yirmili yaşlarda Semerkand’a gitmek istemişti. Ailesi onun bu fikrine karşı çıksa da, Kadızâde-i Rûmî’nin ablası, kardeşinin ilim öğrenmeye karşı duyduğu bu hevesi biliyordu. Nitekim sahip olduğu altın-gümüş türünden bütün ziynet eşyalarını kardeşine vererek onun Semerkand’a gitmesini sağlamıştır.</p>
<div id="attachment_15125" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Kadızâde-i-Rûmî2.jpg"><img class="size-full wp-image-15125 " title="Kadızâde-i Rûmî" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Kadızâde-i-Rûmî2.jpg" alt="" width="300" height="239" /></a><p class="wp-caption-text">Kadızâde-i Rûmî</p></div>
<p style="text-align: justify;">Semerkand’ta Seyyid Şerif Cürcânî gibi büyük âlimlerden din ve fen ilimlerini öğrenen Kadızâde, daha sonra Timur Han’ın oğlu Şahruh ile tanışmış ve Şahruh, Kadızâde’nin sahip olduğu ilme ve bilhassa matematiğe karşı olan derin bilgisine hayran kalarak, onu kendi oğlunun hocası yapmıştır. İşte onun bu oğlu Uluğ Beğ idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğ Beğ büyüyüp babasının tahtına geçtiğinde artık hem bir hükümdar hem de mühim bir astronomi-matematik âlimiydi.  Çünkü Kadızâde-i Rûmî’nin engin ilminde yıllarca istifâde etmişti. Bundan böyle Uluğ Beğ hem Maverâünnehir-Semerkând bölgesinin hâkimi, hem de ilmin ve âlimin hâmisi (koruyucusu) olmuştur. Çok geçmeden Semerkand’da  din ve fen ilimlerinin okutulduğu büyük bir medrese yaptırdı ve buraya hocası Kadızâde-i Rûmî Efendi’yi başmüderris tayin etti. Başmüderris olan Kadızâde Rûmî, medresenin ortasındaki kare şeklindeki sahada hocaları toplar, onlara dersler verirdi. Onlar da bu dinlediklerini kendilerine ayrılan dershanelerinde talebelerine îzâh ederlerdi. Bu müderrislerle beraber, Uluğ Beğ de Kadızâde’nin derslerini dinlerdi. Söz konusu medresede; yüksek din bilgileri, matematik, fizik ve astronomi ilminin incelikleri öğretilirdi.</p>
<p><span style="font-size: x-large;"><strong>Ortaçağ’a Damgasını Vurdu</strong></span></p>
<div id="attachment_15138" class="wp-caption alignright" style="width: 290px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Ali-Kuşçu-eserini-Fatih-Sultan-Mehmede-sunarken2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15138 " title="Ali Kuşçu, eserini Fatih Sultan Mehmed'e sunarken" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Ali-Kuşçu-eserini-Fatih-Sultan-Mehmede-sunarken2-280x300.jpg" alt="" width="280" height="265" /></a><p class="wp-caption-text">Ali Kuşçu, eserini Fatih Sultan Mehmed&#39;e sunarken</p></div>
<p style="text-align: justify;">Uluğ Beğ, medrese yanında yaptırdığı rasadhânenin müdürlüğüne de meşhur astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşîd’i getirdi. Kadızâde-i Rûmî’ye, orada da vazîfe verdi. Semerkand’da, Uluğ Beğ’den başka daha birçok talebe yetiştiren Kadızâde-i Rûmi, meşhur matematikçi Fethullah Şirvânî ve Fâtih devri âlimlerinden Ali Kuşcu’ya hocalık etti. Nitekim Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in daveti üzerine İstanbul’a gelecek ve yıllarca burada talebeler yetiştiricektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadızâde ve talebeleri, gök cisimlerinin kendi mihverleri etrafındaki hareketlerini incelerken, zamanında bilinen yüksek matematiğin en son geliştirilen kâidelerini daha da ilerleterek uyguladılar. Astronomi ile ilgili fizik kurallarını da astronomiye ilk olarak tatbik ettiler. Hazırlamış oldukları “Zîc-i Uluğ Beğ” tertîb ve mükemmeliyet yönünden Ortaçağ’ın en üstün astronomi cetveli idi. Uzun seneler, astronomi ile uğraşan ilim adamlarının ilk müracaat kitabı oldu. Bu kıymetli eser ancak 1650’de Londra’da yayınlanan bir makale ile Avrupalılar tarafından tanınabilmiştir. Bu makale 1840’den sonra da Fransızca’ya da tercüme edildi.</p>
<h2><span style="font-size: x-large;"><strong>Azledilmeyen Makam…</strong></span></h2>
<div id="attachment_15139" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/medrese.jpg"><img class="size-medium wp-image-15139 " title="rasadhane" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/medrese-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Kâdızâde, Uluğ Beğ ve Ali Kuşçu&#39;nun vakitlerini geçirdikleri külliye</p></div>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu medresede devamlı sûretde muazzam bir bilgi alşıverişi olurken günün birinde Uluğ Beğ, hocası Kadızâde’den habersiz bir müderrisi görevinden aldı. Bunun üzerine Kadızâde-i Rûmî evine çekilerek ders vermeyi bıraktı. Uluğ Beğ, “Herhalde hocam rahatsızlandı. Evinde istirâhat ediyor, kendisini ziyâret edeyim” diyerek yola koyuldu. Hocasının iyi olduğunu görüp, medereseye niçin gelemediklerini sual etti. Bunun üzerine Kadızâde-i Rûmî, Uluğ Beğ’e şu şekilde cevap verdi: <strong>“Bizler ilim ve hikmet erbâbının hizmetlerinde bulunduk. O zâtlar bana dünyevî makamlar içinde, sadece sâhibinin azledilmediği bir makâmı, yani ilim makâmını kabul etmemi tavsiye etmişlerdi. Bu güne kadar müderrisliği böyle bir makâm sanıyordum. Artık Bu derecenin sahiplerinin de azledildiğini görünce, ben de o makâmı terk etmeyi uygun gördüm.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Emir Uluğ Beğ, hemen yaptığı işin farkına vardı ve hocasından özürler diledi. Bir daha hiçbir ilim adamını görevinden almayacağına söz vererek Kadızâde-i Rûmî’yi tekrar eski görevine binbir tazarru ve niyâz ile davet etti. Kadızâde de  eski vazifesine geri döndü. Böylelikle o, bu hareketiyle ilmin ne derece kıymetli bir değer olduğunu kendisinden sonrakilere de çok güzel bir şekilde göstermiş oluyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/ilme-gosterilen-hurmet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Damak Tadımızın Jeopolitiği</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/damak-tadimizin-jeopolitigi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/damak-tadimizin-jeopolitigi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Mar 2011 18:33:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=14891</guid>
		<description><![CDATA[Türk mutfağı, Fransız, Çin ve Meksika mutfağı ile birlikte dünyanın sayılı lezzetleri arasında yer alır. Ancak Türk mutfağını diğerleriyle kıyaslamak pek de doğru sayılmaz. Zira bu mutfak binlerce yıllık tekâmül ile zenginleşmiş, çeşitli milletlerle olan ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/ottomam-cuisine2.png"><img class="alignleft size-full wp-image-14897" title="ottomam cuisine2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/ottomam-cuisine2.png" alt="" width="252" height="240" /></a><span class="cap" title="T">T</span>ürk mutfağı, Fransız, Çin ve Meksika mutfağı ile birlikte dünyanın sayılı lezzetleri arasında yer alır. Ancak Türk mutfağını diğerleriyle kıyaslamak pek de doğru sayılmaz. Zira bu mutfak binlerce yıllık tekâmül ile zenginleşmiş, çeşitli milletlerle olan kültürel temasların ve asırlık tecrübelerin birikimi ile damak çatlatan kıvama ulaşmıştır.<span id="more-14891"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Göçerlik Devrinin Türk Mutfağı</strong><br />
Orta Asya göçebelik devrinde Türk mutfağı ve damak tadı şimdiki kadar geniş bir skalaya yayılmış değildi.  Bu gün “kebap” dediğimiz et çevirmeleri, haşlama ve söğüşler, sakatat çeşitleri, kurutulmuş veya konserve edilmiş et ve süt ürünleri başlıca menüleri oluşturuyordu. Bunun dışında ekşi ve sert sütlü içecekler, peynir çeşitleri ve mutlaka ekşi yoğurt geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Turksihdelight1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14902" title="tvg023" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Turksihdelight1.jpg" alt="" width="206" height="266" /></a>Pek çok coğrafya’ya seyahatte bulunan ve bu arada Türk topluluklarını da gözlemleme fırsatı bulan İbni Fadlan yazdığı seyahatnamesinde, Türklerin yemekleri ekseriyetle ekşi yoğurt ile katık ederek yediğini, dahası Türkler arasında tatlı bir şey yemenin “utanaç” addedildiğini ve kesinlikle tatlı yiyecekler tüketilmediğini nakleder. Genellikle kesik sütten mâmül sert sosların konserve edilmiş veya kurutulmuş yiyecekleri yumuşatmakta servis edildiği belirtir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anadolu’nun Sofrası</strong><br />
Tamamıyla göçebe hayat tarzının tesirindeki bu yemek kültürü Türkler Anadolu’ya geldikten sonra civarındaki kültürlerin etkisiyle ve yavaş yavaş yerleşik düzene geçilmesiyle değişmeye başladı. Bu değişim Osmanlı döneminde en olgun seviyeye ulaştı ve ihtişam çağını yaşadı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/yemek3.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-14904" title="yemek3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/yemek3.jpg" alt="" width="155" height="259" /></a>İmparatorluk Dönemi Türk mutfağına, sebzeli et yemekleri, bastı ve yahniler Arap mutfağından, meyveli et yemekleri, (üzümlü, fıstıklı, ayvalı) İran ve Ermeni mutfağından, neredeyse her çeşidinin adı İtalyanca olan balık yemekleri İtalyan mutfağından (uskumru, çinakop, sardalye)  mutfağımıza dâhil oldular. Bunların yanında Osmanlıların haşarat-ı bahriye dedikleri ve pek itibar etmedikleri (karides, kerevit, pavurya, ıstakoz) Yunan ve İtalyan mutfağından devşirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bol zeytinyağlı sebze yemekleri, soğuk mezeler, üzümlü şıra ve şerbetler ise Yunan mutfağından hamur işleri, kızartmalar ise Rumeli ve Baklan kökenli olarak mutfağımızdaki yerini aldı. Otsu yemekler, haşlama ve lapalar ise Kafkas coğrafyasından aktarıldılar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/matbahı-amire.png"><img class="alignright size-full wp-image-14908" title="matbahı amire" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/matbahı-amire.png" alt="" width="257" height="309" /></a>İmparatorluk Mutfağının Laboratuarları</strong><br />
Bütün bu yemeklerin en iyisi ve en lezzetlisi geldikleri coğrafyada değil daima Saray’da yani İstanbul’da pişerdi. Saray’dan sonra onun uzantısı olan devlet ricali ve üst düzey yöneticilerin konaklarında, yani kelli felli ekâbirin, küberâ ve zürefâ taifesinin haneleri gelirdi. Merkez ve şehzade saraylarının, konak ve malikânelerin maharetli matbah (mutfak) ve kiler eminleri ekibiyle bu yemekleri en nefis kıvamda yapmayı iftihar addederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Akar, kokar malzemenin özenle tasnif edildiği, etin en taze ve kalitelisinin geldiği ve en seçkin usullerin tecrübe edildiği saray ve konak matbahları imparatorluk mutfağının adeta birer laboratuarı gibiydi. İşte bu kanallar vasıtasıyla 72 kültürün harmanladığı imparatorluk mutfağındaki tarifler taşraya ve halka taşınırdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Osmanlı Mutfağının Olmazsa Olmazı</strong><br />
<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Green_Tomato.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-14924" title="Green_Tomato" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Green_Tomato.jpg" alt="" width="118" height="93" /></a>Osmanlı döneminde, un, yağ, tuz, zerde, pirinç ve et şehirli halkının temel mutfak maddesi olarak kabul edilirdi. Bu listeye temel ihtiyaç olarak odun da dâhildi. Bunlardan birinin eksikliği yahut fahiş pahalılığı memnuniyetsizliğe ve yer yer yönetime karşı homurtulara, tepkilere, hatta isyanlara sebep olmuştur. Dolayısı bu maddelerin eksiksiz teminine ve fiyatlarına yöneticiler daima özen göstermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Osmanlı Mutfağında Yeşil Domatesi</strong><br />
İlginçtir 19. asra gelinceye kadar Osmanlı mutfağında domates ancak yeşil iken kullanılır, turşusu ve dolması yapılır, doğranarak yemeklere veya salatalara çeşni diye katılırdı. Kızarınca ise bozuldu, tadı uçtu veya faydası zail oldu denilerek atılırdı. Bu teamül ancak 19. asırda değişebildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Ziyafet.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-14931" title="Ziyafet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/Ziyafet.jpg" alt="" width="419" height="210" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/damak-tadimizin-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbullular Nasıl Beslenirdi?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/istanbullular-nasil-beslenirdi-et-ihtiyaci/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/istanbullular-nasil-beslenirdi-et-ihtiyaci/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Feb 2011 09:11:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=14620</guid>
		<description><![CDATA[Tarih boyunca büyük devletlerin her zaman bir metropol kenti vardı. Buralarda her cinsten, ırktan ve dilden insan manzaraları karşımıza çıkar. Osmanlı Devleti için de söz konusu durum gerçerlidir. Nitekim en bariz bir şekilde on altıncı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/bazaar-Ottoman.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14616" style="border: 1px solid black" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/bazaar-Ottoman-300x185.jpg" alt="bazaar Ottoman" width="300" height="185" /></a>Tarih boyunca büyük devletlerin her zaman bir metropol kenti vardı. Buralarda her cinsten, ırktan ve dilden insan manzaraları karşımıza çıkar. Osmanlı Devleti için de söz konusu durum gerçerlidir. Nitekim en bariz bir şekilde on altıncı yüzyıl bütün Dünya’da “<strong>Türk Asrı</strong>” olarak bilinmiş ve diplomaside her zaman dikkatleri üzerine çekmiştir. Tabii olarak söylemek gerecek ki imparatorluğun başkenti olan <strong>İstanbul</strong>, çok uzun bir müddet dünyanın en kalabalık şehriydi. Nitekim bugün de İstanbul’un nüfusu <strong>Yunanistan</strong>, <strong>Küba</strong>, <strong>Portekiz</strong>, <strong>Belçika</strong>, <strong>Senegal</strong> gibi ülkelerden daha kalabalıktır. Bugün için değil, fakat Osmanlı dönemi için konuşacak olursak, böyle bir kapitolün yiyecek –bilhassa et- ihtiyacı nasıl karşılanırdı? Bu seferki yazıda böyle bir konuyu ele almaya çalışalım…<span id="more-14620"></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: large"><strong>İstanbul’a vize ile girilirdi…</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Hiç şüphesiz Türkler’in tarih boyunca ete karşı ayrı bir hassasiyetleri vardır. At üstünde uzun seferlere çıktıklarında bile eti kuruturlar ve sefer esnasında bu ihtiyaçlarını çantalarından çıkardıkları kurumuş ve tuzlu etler ile ile karşılarlardı. İstanbul feth olunduktan sonra civar ülke ve şehirlerden sürekli buraya bir akış olmuş ve kentin nüfusu zamanla artımıştır. Hatta o kadar ki, bir zaman şehir için vize uygulaması bile konulmuştu. Yani zamanımızda olduğu gibi elini kolunu sallayan bu şehre giremez, fakat geçerli bir mazaret sunduğu takdirde İstanbul’a giriş yapılabilirdi. Bu durum, şehir hudutlarında devlet tarafından görevli kimseler tarafından kontrol edilirdi.</p>
<p style="text-align: justify"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Kasap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-14625" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Kasap-300x282.jpg" alt="Kasap" width="180" height="169" /></a></strong><span style="font-size: large"><strong>Karamanın koyunu</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Şu kesin olarak söylenebilir ki, Osmanlı zamanında makbul olan et, <strong>koyun ve kuzu eti</strong> idi. Bu kadar koyunun şehirde yetiştirilmesi elbette mümkün değildi.  Bunun için koyunlar daha çok yakın vilayetlerden getirilirdi. Balkan toprakları bu iş en uygun yerdi. Buralar ise Tekfurdağı (Tekirdağ), Bulgaristan, Kırk-kilise (Kırklareli) vs… gibi merkezlerdi. Anadolu’dan koyun geleceği zaman ise Karaman bölgesi tercih edilirdi. Nitekim “<strong>Karaman’ın koyunu</strong>” sözü bir darb-ı mesel olarak bu zamana kadar gelmiştir. İstanbul’a gelecek olan koyun sayısı evvela hesaplanırdı. Bu iş devlet kontrolünde ve devletin tayin ettiği kişiler tarafından yapılırdı. Köylerden koyunları <strong>Celeb-Keşanlar</strong> alırlardı. <strong>Celb</strong> ve <strong>keşan</strong> kelimelerinin her ikisi de “<strong>çekmek</strong>” anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Koyunları şehre çekip getirdikleri için bu isimle anılmışlardır. Fakat Celeblik zor ve yorucu bir iş olduğu için pek tercih edilmezdi. Bunun için İstanbullular bazı dönemlerde epey et sıkıntısı yaşamıştır. Devlet de buna binaen önlemler almaya çalışmıştır. Nihayet Celebler çok zengin insanlardı.  Bazısının binlerce koyunu vardı. Kimi zengin tüccarlar bu işi istemeseler de devlet tarafından görevlendirilir ve Celeb olurlardı. Çünkü söz konusu işi birileri, bir şekilde yapmak zorundaydı.</p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: large"><strong>Celeb olan Yorgi Kardeşler</strong></span></p>
<div id="attachment_14626" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Osmanlı-dan-kalma-Kasap-Malzemeleri.jpg"><img class="size-medium wp-image-14626" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/02/Osmanlı-dan-kalma-Kasap-Malzemeleri-300x225.jpg" alt="Osmanlı-dan kalma Kasap Malzemeleri" width="300" height="225" /></a><p class="wp-caption-text">Osmanlı&#039;dan kalma Kasap Malzemeleri</p></div>
<p style="text-align: justify">1674 yılına ait bir belge İstanbul’a getirilen büyük ve küçük baş hayvanlar hakkında bize bilgi vermektedir. Bu belgeye göre 1674’te İstanbul’a bir yılda getirilen hayvan sayısı şu şekildedir.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>3.965.760 koyun</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong> 199.900 sığır</strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong> 2.877.400 kuzu</strong> (R. Mantran’dan naklen, B.N. Fonda Turc ek 1201, yıl 1085/1674)</p>
<p style="text-align: justify">Görüldüğü üzere koyun ve kuzu daha çok tercih edilmektedir. Sığır eti doğrudan tüketilmez, daha çok pastırma gibi et mamullerinin yapımında kullanılırdı. Tavuk ise yine şehir dışından, <strong>Tekirdağ</strong>, <strong>Malkara</strong>, <strong>Hayrabolu</strong> ve <strong>İzmit </strong>gibi bölgelerden gelirdi. İçi doldurularak pişirilir ve veya baharatlı kızartma şeklinde tüketilirdi. Şaşırtıcı bir bilgi olarak şunu da söyleyebiliriz ki, <strong>balık </strong>Türk mutafığında pek tercih edilmezdi. Padişah sofralarında ismi çok ama çok nadir geçer. Daha çok balığı sahil kısmında oturan ve avlanma işini yapabilenler tüketirdi. Bunların da çok az bir kısmı Türk olmakla beraber ekserisi Rumlardı.</p>
<p style="text-align: justify">Son olarak Osmanlı Arşivi’nde karşımıza çıkan bir kayda yer verelim. Buradaki bir hükme göre “<strong>Yorgi-oğulları</strong>” olarak bilinen gayri-müslim kardeşler, devlet tarafından yapılan tahkikat neticesinde,  Celebliğe elverişli oldukları anlaşılmış ve bu göreve tayin olunmuşlardır. (BOA, Mühimme, C.71)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/istanbullular-nasil-beslenirdi-et-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Muhteşem Yüzyıl’da Göze Takılanlar</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/%e2%80%98muhtesem-yuzyil%e2%80%99da-goze-takilanlar/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/%e2%80%98muhtesem-yuzyil%e2%80%99da-goze-takilanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Jan 2011 02:22:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=14410</guid>
		<description><![CDATA[Tarihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950’lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Hurremi-devran.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14553" style="border: 1px solid black;" title="Hurremi devran" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Hurremi-devran.jpg" alt="" width="199" height="211" /></a><span class="cap" title="T">T</span>arihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950’lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de bu cihetten bakılacak olursa söylenecek bazı şeyler var.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlerdir hakkında o kadar konuşuldu ki seyredince bir bardak suda fırtına koparıldığı hissine kapılıyorsunuz. Ama menfi reaksiyon gösterenleri de mazur görmek lâzımdır. Senelerdir Osmanlılar hakkında öyle şeyler yazılıp çizildi ki, insanlar ister istemez endişeleniyor.<span id="more-14410"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Mamafih film yapımcıları bundan memnun olsa gerek. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Dizide çok şükür ideolojik bir hava sezilmiyor. Hatta tarihe alâkayı arttırmaya yardımcı bile olabilir. Namazı ile, duası ile, güçlü karakteri ile, zengin iç dünyası ile yerinde bir Kanuni Sultan Süleyman portresi çizilmeye çalışılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere dekor ve kostümlere diyecek bir şey yok. Bu bakımdan Tudors dizisinden geri kalmıyor. Ancak senaryo ve diyaloglar zayıf. Tempo ağır. Daha çok dokümanter filmlerin drama kısımlarına benziyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Portrait_Suleiman_Magnificent.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-14430" style="border: 1px solid black;" title="Portrait_Suleiman_Magnificent" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Portrait_Suleiman_Magnificent.jpg" alt="" width="217" height="319" /></a>Çok muvaffak şahıslardan seçilmiş başrol artistleri, diziye uymamış. Uzun boylu, uzun boyunlu, elâ gözlü, zayıf ve o tarihte <strong>26 yaşında bir genç</strong> olan Kanuni Sultan Süleyman rolünü, yüz hatları sert, yapılı, mavi gözlü kırkında bir <strong>karakter artisti</strong> oynuyor. Çok güzel yüzlü, mağrur <strong>Makbul İbrahim Paşa</strong> rolü, romantik komedilere yakışan sevimlilikte bir aktöre verilmiş. <strong>Hafsa Vâlide Sultan</strong> gibi çekik gözlü ve hanım hanımcık bir şahsiyete Nebahat Çehre uymamış. Bunları geçelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Dilimizi Nasıl Biliyor?</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">1) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktıktan sonra babasının nedimi <strong>Hasan Can</strong>’la görüşüyor. Enderun muallimlerinden, âlim ve sanatkâr Hasan Can burada 60’lı yaşlarda ezik memur tipleriyle tanınan bir aktör tarafından canlandırılıyor.  Halbuki bu tarihte <strong>30 yaşında</strong> idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hasan Can’in oğlu Hoca Sadeddin Efendi meşhur eseri <strong>Tâcü’t-Tevârih</strong>’te böyle bir konuşmadan bahsetmez. Film için kurgulandığı farzedilse bile, babasının ölüm döşeğinde kendisini sorup sormadığına dair Kanuni’nin suali üzerine Hasan Can <strong>“Sürekli sizden bahsederdi”</strong> demesi de tarihe aykırıdır. Tâcü’t-Tevârih Yavuz Sultan Selim’in ölüm döşeğini anlatır ama bundan hiç bahsetmez.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/hurremi-devran.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14432" style="border: 1px solid black;" title="hurremi devran" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/hurremi-devran.jpg" alt="" width="235" height="284" /></a>2) Hafsa Vâlide Sultan saraya yeni gelen Hürrem Sultan’la kendi dilinde konuşuyor. Bir kaç sahne sonra Hürrem Sultan birine <strong>&#8220;Dilimizi nasıl biliyor?&#8221;</strong> diye sorunca &#8220;Kırım hanının kızıdır da ondan&#8221; cevabını alıyor. O devirde Kırım yarı müstakildir, Rusya ile münasebeti de harb üzerine kuruludur. Kırım’da Rus tesiri bahis mevzuu değildir. Hafsa Sultan’ın Rusça veya Ukranca bilmesi beklenmez.</p>
<p style="text-align: justify;">3) Padişah İbrahim Paşa’yi hasodabaşı yapınca, bir vezir <strong>&#8220;Bu dönmeyi nasıl hasodabaşı yapar&#8221;</strong> diye sızlanıyor. Has Oda ve hatta Enderun’un tamamı zaten köle ve devşirmelerden müteşekkildir. Hal böyleyken bir vezirin bu sözü etmesi abestir. Üstelik İbrahim Paşa devşirme değil, 6 yaşında esir edilmiş <strong>Rum asıllı bir köle</strong> idi. Sonradan ailesini getirtti. Hepsi Müslüman olup Osmanlı hizmetine girdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">4) Bir sahnede askerler <strong>&#8220;Cülûs bahşişimiz verilecek&#8221;</strong> diye seviniyorlar. Askerlere bakıyoruz, en genci 45-50 yaşında hımbıl adamlar. O yaşta kimse orduda kalmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">5) Cafer Ağa idam edildikten sonra <strong>Venedik elçisi</strong> geliyor ve biri onun idamı kaçırdığını söylüyor. Bir kaç sahne sonra başka biri <strong>&#8220;Venedik elçisi de idamdaydı, ödü patlamıştır&#8221;</strong> diyor. hangisi doğru? Üstelik idam böyle ulu orta yerde değil, balıkhanede yapılırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">6) Dizinin başından sonuna <strong>&#8220;sultan&#8221;</strong> kelimesi defalarca kullanılırken, <strong>&#8220;padişah&#8221;</strong> kelimesi hiç kullanılmıyor. Hakikat böyle değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>İngiltere’yi Kim Takar!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem-yuzyil-1-bolum.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-14436" style="border: 1px solid black;" title="muhtesem-yuzyil-1-bolum" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem-yuzyil-1-bolum.jpg" alt="" width="324" height="230" /></a>7) Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk işi <strong>divan toplantısı</strong>na katılıp bazı kararlarını açıklamak oluyor. Sultan Fatih’ten itibaren padişahlar divan toplantısına katılmaz, belki <strong>kafes</strong> arkasından dinlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın katıldığına dair hiç delil yoktur. Ama katılmadığına dair delil vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">8 ) Padişah divan toplantısında <strong>Cafer Ağa</strong>’nin muhakeme edilmesini emrediyor. Bir kaç sahne sonra bir münâdi padişahın Cafer Ağa’nın idamını emrettiğini söylüyor. Hangisi doğru?</p>
<p style="text-align: justify;">9) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken Alman imparatoru <strong>Şarlken</strong> ve Fransa kralı <strong>Fransuva</strong>’nın mücadelesi için <strong>&#8220;Bakalım kim kayzer olacak?&#8221;</strong> meâlinde bir söz ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada kayzer kelimesinin kullanılmasının doğru olup olmadığı bir yana, bu cümleyle padişah ne demek istemektedir, anlaşılır değildir. Kayzer Roma imparatoru için kullanılır. “Benim rakibim Şah İsmail değil, Şarlken, François, Heny Tudor” derken, <strong>İngiltere</strong> o zaman Avrupa’nın büyük devletleri arasında bile değildi. Şah İsmail de zaten sığındığı ininde 6 sene sonra öldü.</p>
<p style="text-align: justify;">10) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken <strong>&#8220;Venedik dükü&#8221;</strong> diyor. Bunun doğrusu <strong>&#8220;Doç&#8221;</strong> olacaktır. Doç’un İngilizcesi dük’tür. Mânâsı da başkadır.</p>
<p style="text-align: justify;">11) Dizide Yavuz Sultan Selim oğluna Rodos’u almak üzere <strong>kalyonlar</strong> yaptırmayı vasiyet ediyor. Halbuki denizcilik tarihine kalyonun girişi bu tarihten bir asır sonradır. Yani o zaman ortada kalyon diye bir gemi sınıfı yoktu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem_yuzyil-2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14443" style="border: 1px solid black;" title="muhtesem_yuzyil 2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem_yuzyil-2.jpg" alt="" width="317" height="234" /></a>12) Yavuz Sultan Selim vefat etmiş. Ortada bir <strong>matem</strong> var. Bir yanda <strong>havai fişekler</strong> atılıyor, bir yanda padişah eğlence tertib ediyor. Olacak iş değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Harem Bir Mektepti, Eğlence Yeri Değil!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">13) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı tarihlerde <strong>Topkapı Sarayı</strong>&#8216;nda bir <strong>harem dairesi</strong> yoktu. Sultan Fatih’in sarayı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde idi. <strong>Eski Saray</strong> diye bilinir. Halkın Topkapı Sarayı dediği <strong>Yeni Saray</strong> ise devlet ofislerinin bulunduğu yerdi. Padişah akşamları yatmak için <strong>Eski Saray</strong>&#8216;a giderdi. Topkapı Sarayı harem dairesi Sultan Kanuni’nin torunu <strong>Sultan III. Murad</strong> devrinde kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">14) Bir sahnede <strong>Hurrem Sultan</strong>’ın ailesinin intikamını almak üzere saraya giren bir kadın intibaı uyandırılmış ki çok yanlıştır. Ailesinin öldürüldüğü bilinmiyor. Muhtemelen esir edilmediler. Hurrem Sultan, saraya <strong>12 yaşlarında</strong> girdi.  O zaman Kanuni Sultan Süleyman padişah değildi. Çok güzel değildi ama zekâsı ve sempatikliği ile temayüz etti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hurrem</strong> (sevimli) ismi bu yüzden kendisine verildi. Şiirler yazan, edebiyat, dikiş-nakış, musiki bilen <strong>entelektüel</strong> bir hanımdı. Hurrem Sultan hataları ve zaafları bir yana, Kanuni Sultan Süleyman gibi herkesin övdüğü bir cihan padişahının gönlünü kazanmış; kocasına destek olmuş; hayır hasenatıyla kendisini sevdirmiş bir şahsiyettir. Kocasının sevdiği kadınlar kıskanılır, iftiraya uğrar.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/hurremsultan.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-14447" style="border: 1px solid black;" title="hurremsultan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/hurremsultan.jpg" alt="" width="258" height="357" /></a>15) Harem bir mektepti, eğlence yeri değildi. Hıristiyan kız haremde kalamaz. Hepsine yeni isim verilir. Hiçbiri Hıristiyan ismiyle anılmaz. Hurrem Sultan’ın ikide birde bakıp imrendiği gözdeler balkonu başka bir âlem. Filmlerde tasvir edilen kibar randevuevlerini andırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Balkonda mânâsızca salınan şuh bir sürü kadın. Gerçeği aksettirmiyor. Padişah, şatafatı, güzel yaşamayı severdi. Ama zannedilenin aksine <strong>kadınlara düşkün</strong> değildi. Dört hanımı vardı. Hürrem’den sonra da kimseye iltifat etmemiştir. Fevkalâde <strong>prensipli</strong>, protokole çok bağlı, aynı zamanda pek <strong>zarif</strong> bir zât idi.</p>
<p style="text-align: justify;">16) Padişahı eğlendirecek cariyeleri hasodabaşı seçiyor. <strong>Hasodabaşı hareme bile giremez.</strong> Cariyeler saraya alındığında haremin mutfak, kiler, hamam, hastane gibi muhtelif kısımlarına ihtiyaca göre dağıtılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zeki ve güzel olanları vâlide sultan dairesine alıp yetiştirir. Padişaha takdim eder. Bunlar padişahın cariyesi olduğundan hepsi <strong>nikâhlı zevce</strong> statüsündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Câriyelerin örtünmesi dinen farz değildir. Haremde zaten herkes başı açık dolaşabilir. Zaten erkek sinek bile hareme giremez. Ama Osmanlı terbiyesi muayyen şekilde kapalı giyinmeyi icab ettirir. Bilmeyen, haremdekiler niye tesettüre uymuyor diye sorar!</p>
<p style="text-align: justify;">17) Haremde bir kız serkeşlik yaparsa, bir gün tutmaz, saraydan çıkarırlar. Hurrem de karnı sıcak yemek gördü diye sevinmiştir. Ülkesinde kalsaydı belki de acından ölürdü. Mendil atma, padişaha bağırma, kucağına düşme gibi hafiflikler haremde yoktur. Hele dizide cariyelerin dansı tamamen uydurmadır. Düğünde dernekte oynamak vardır ama Osmanlı eğlence telâkkisi bu değildir. <strong>Oryantal dans</strong> bize son yıllarda gelmiştir. Bunları bilmeyenler, padişahı gayrımeşru münasebet içinde zannedecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Kafe gençliği Türkçesi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem-yuzyil-2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14450" style="border: 1px solid black;" title="muhtesem-yuzyil 2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/muhtesem-yuzyil-2.jpg" alt="" width="321" height="256" /></a>19) Padişah ve devlet adamları ekseriya, Hasodabaşı İbrahim Paşa ise dizinin hemen her sahnesinde <strong>başı açık</strong> geziyor. Bu mümkün değildir. Resmiyette kavuk, evde ise işlemeli takke giyilir. Şarkta başı açık durmak çok ayıptır. Üstelik devlet adamları arasında sakallı kimse neredeyse yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar süklüm püklüm halleriyle daha çok <strong>köy ihtiyar heyeti</strong>ne benziyor. Hele uzun saçları, kirli sakalıyla genç bir adam, kaptan-ı derya Cafer Ağa rolüne hiç yakışmamış.</p>
<p style="text-align: justify;">20) Dizide kullanılan Türkçe bugün <strong>kafe gençliği</strong>nin kullandığı Türkçeye çok benziyor. Evet, ağdalı Osmanlıca kullanılsın denemez ama madem ki bu bir <strong>“dönem dizisi”</strong>, o halde Hatırla Sevgili kadar herkesin bildiği eski kelimeler kullanılmalıydı. Şu haliyle çok itinasız duruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de yıllarca sanat ciheti zayıf, tarihî gerçeklere aykırı, hatta koyu ideolojik filmler yapıldı ve romanlar yazıldı. Seneler boyu tarih öğretilmedi, kültür anlatılmadı. Nesiller bir öncekinden o kadar kopuktur ki, ne lisanını anlar, ne terbiyesini bilir, ne dünya görüşünü çözebilir. Bir yandan mekteplerdeki sıkıcı tarih dersleri, bir yandan da bu ideolojik film ve romanlar insanları tarihinden soğuttu.</p>
<p style="text-align: justify;">Şurası memnuniyet vericidir ki, insanlar artık hâdiselere daha nötr bir havayla yaklaşılıyor.  Ancak tarihî hâdiseleri doğru bilmek yetmiyor; analize de ihtiyaç duyuluyor. Bu da fıkıhtan tasavvufa, edebiyattan sosyal hayata kadar İslâm-Osmanlı kültürünü iyi bilmeyi gerektiriyor. Burada hassas davranarak, zamanla hiç menfi reaksiyonla karşılaşmadan reytingi yüksek, ama aynı zamanda bilgilendiren, tarihe yönlendiren ve tarihi sevdiren filmler, romanlar yapılacağından ümitliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bibliyografya</strong><br />
Prod. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, &#8220;Dünden Bugüne&#8221;, <em>Türkiye Gazetesi</em>, 12.01.2011, 19.01.2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/%e2%80%98muhtesem-yuzyil%e2%80%99da-goze-takilanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nakîbüleşraflık Nedir ?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/nakibulesraflik-nedir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/nakibulesraflik-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Dec 2010 11:30:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13749</guid>
		<description><![CDATA[Nakîbüleşraf biyografileri ilk defa Ahmed Rifat Efendi tarafından tarafından 19. yüzyılda bir araya getirilmiş ve Devhatü’n-Nukabâ ayıla (İstanbul 1283) adıyla basılmıştır.
Dolayısıyla Osmanlı Devletinde nakibüleşraflar hakkındaki ilk biyografik eserdir. Eser 1500&#8242;den  itibaren 1800&#8242;lü senelere kadar Nakîbü&#8217;l-eşrâflık ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/kitap-book.gif"><img class="size-full wp-image-13756 alignright" title="kitap book" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/kitap-book.gif" alt="" width="239" height="131" /></a><span class="cap" title="N">N</span>akîbüleşraf biyografileri ilk defa Ahmed Rifat Efendi tarafından tarafından 19. yüzyılda bir araya getirilmiş ve Devhatü’n-Nukabâ ayıla (İstanbul 1283) adıyla basılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla Osmanlı Devletinde nakibüleşraflar hakkındaki ilk biyografik eserdir. Eser 1500&#8242;den  itibaren 1800&#8242;lü senelere kadar Nakîbü&#8217;l-eşrâflık görevinde bulunan  toplam 62 kişinin biyografisini verir.<span id="more-13749"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Hasan Yüksel-M. Fatih Köksal tarafından &#8220;Osmanlı Toplumunda Sâdât-ı Kirâm ve Nakibüleşraflar&#8221; adıyla yeni harflerle yayına hazırlanmıştır. Ahmed Rifat, Devhatü’n-nukabâ, Haz: Hasan Yüksel-M. Fatih Köksal, 1998 Sivas</p>
<table class="shutter" style="width: 678px; height: 125px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">Nakîbü&#8217;l-eşrâflık Nedir ?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/nakibulesrafh.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13772" title="nakibulesrafh" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/nakibulesrafh.jpg" alt="" width="171" height="291" /></a>Nakîbü&#8217;l-eşrâflar, eyalet, sancak ve diğer yerleşim birimlerindeki vekilleri vasıtasıyla bütün seyyid ve şeriflerin soy, isim ve şecerelerini kapsayan defterleri tutarlardı. Şecere-i Tayyibe adı verilen bu defterler Hz. Peygamberin soyundan geldikleri belgelenen kişilerin soykütükleri yanısıra evladı, ahvali, ahlakı, ikametgahı, görev ve durumları gibi bilgileri içerirdi.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Seyid ve Şerifler kanuna aykırı bir tutum ve davranışları görüldüğünde veya herhangibiri suç işledikşerinde Merkeze Nakîbü&#8217;l-eşrâf taşrada ise vekilleri olan nakîbü&#8217;l-eşrâf kaymakamları tarafından yargılanır, gerekli cezaya çarptırılırlardı. Yöneticiler ve kadılar bu işe karışamazlardı.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid ve Şeriflerin haklarının korunması, muaf tutuldukları bazı kamu yükümlülüklerinin veya vergilerin tahsil edilmemesi,  askerlik muafiyetlerinin uygunlanması yahut Seyyitlik veya Şeriflik iddasıyla ortaya çıkanların durumlarının tespiti Nakîbü&#8217;l-eşrâf&#8217;ın takibinda olan işlerdi.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<blockquote>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: large;"> <a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane357" title="Bu dosya 642 kez indirildi.">Ahmet Rıfat, Devhatü'n Nukabâ (642)</a></span></p>
</blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/nakibulesraflik-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Tarihini Yazan Elçi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/osmanli-tarihini-yazan-elci/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/osmanli-tarihini-yazan-elci/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Dec 2010 08:48:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>C. Tepe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13562</guid>
		<description><![CDATA[İgnatius Mouradgea D’Ohsson&#8217;un Türkçe ve Arapça bilgisi ve Türk yetkililerle olan, çoğu dostluk derecesine varan yakın ilişkileri, onun birçok Müslüman kaynağa kolaylıkla ulaşmasını sağlamış, bu sayede Osmanlı toplumunun ve Müslüman halkların uygarlığının, özellikle de hukuk ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_5662.jpg"><img class="size-full wp-image-13574 alignleft" style="border: 1px solid black;" title="IMG_5662" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_5662.jpg" alt="" width="213" height="192" /></a><span class="cap" title="İ">İ</span>gnatius Mouradgea D’Ohsson&#8217;un Türkçe ve Arapça bilgisi ve Türk yetkililerle olan, çoğu dostluk derecesine varan yakın ilişkileri, onun birçok Müslüman kaynağa kolaylıkla ulaşmasını sağlamış, bu sayede Osmanlı toplumunun ve Müslüman halkların uygarlığının, özellikle de hukuk sistemlerinin canlı bir tasvirini sunmayı başarmıştır.<span id="more-13562"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Mouradgea eski harem sakinlerinin eşleriyle söyleşiler yapmış, bu araştırması hakkında İmparatorluk haremine dair bilgi edinmenin, ona imparatorluğun geri kalanı hakkındakinden daha fazla para ve çabaya malolduğunu söylemiştir.</p>
<table class="shutter" style="width: 322px; height: 351px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_uyari">
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">D’Ohsson Kimdir ? </span></p>
<p style="text-align: center;">&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: andale mono,times;">İgnatius Mouradgea D’Ohsson 1740 yılında İstanbul Beyoğlu&#8217;nda Katolik Ermeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. İstanbulda, Fransiskan ve Dominikan papazları tarafından sürdürülen Batı eğitim tarzından ve bu aydın zümrelerin sağladığı imkânlardan istifade etti ve iyi bir eğitim gördü.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: andale mono,times;">&#8230;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: andale mono,times;">ilk görevine İzmir&#8217;de 1735&#8242;te açılan İsveç Konsolosluğu&#8217;na tercüman olarak başladı. Tercümanlık hizmeti yanında Doğu dillerini ve tarihini avrupaî metotlarla yakından incelemeye olanağı buldu<br />
&#8230;.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: andale mono,times;">Bu arada Osmanlı ulemâ ve ricalinden iki kişinin devletin hukukî yapı ve teşkilâtıyla ilgili konularda kendisine yardımcı olmasıyla Osmanlı Devleti&#8217;nin bütününü sergileyecek ve ilerideki büyük eserinin çerçevesini oluşturacak olan konulara yöneldi. Bu uğurda yirmi iki yıl boyunca malzeme topladı.<br />
&#8230;..<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: andale mono,times;">Diğer yandan diplomatlık mesleğinde de mesafe kat ederek 1755’te İsveç Kralı’nın sır kâtibi (özel yazışmanı) ünvanını aldı.  1783’te İsveç-Osmanlı Ticaret ve Dostluk Antlaşması&#8217;nın gerçekleşmesindeki üstün katkıları dolayısıyla &#8220;<strong>Vasa Nişanı</strong>&#8220;na layık görüldü. 1796’da Osmanlı Devletine İsveç Elçisi tayin edildi.  1801’de şövalye ilan edilerek asalet unvanı aldı</span></p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Kaleme aldığı <strong>Tableau gânârai de L&#8217;Empire Ottoman</strong> adlı eseri büyük boyda üç cilt halinde yayımlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitap, İslâm hukukunu ihtiva eden kısım ve Osmanlı tarihi kısmı olmak üzere iki ana bölüme ayrılır. Birinci bölüm İbrahim el-Halebi&#8217;nin (ö. 1549) Müteka&#8217;l-ebhur&#8217;una dayanmakta olup bu eserin tamamını tercüme ettiğini bizzat müellif söylemektedir. Kullandığı diğer önemli kaynak ise Nesefî&#8217;nin (ö.1142) Akâidü&#8217;n-Nesefî adlı eseridir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_57351.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13601" title="Dugun eglencesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_57351.jpg" alt="" width="337" height="97" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İkinci bölüm, başlangıçtan 1774 yılına kadar gelen bir Osmanlı tarihidir. Burada saray teşkilâtı, Osmanlı hanedanı, harem, harem hayatı ve harem kadınları hakkında yer alan bilgilerin, saray hizmetkârları ve haremde yaşayan cariyelerden alınarak aktarıldığı ifade edilir. III. Selim devrinin yeni düzenlemeleri ve reformlarıyla ilgili verilen bazı bilgiler ise müellifin son gelişmeleri uzaktan dahi olsa takip ettiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eseri çok beğenen III. Selim, &#8220;<strong>Musannifini Hak Teâlâ İslâm ile müşerref eyleye</strong>&#8221; temennisini ihtiva eden hatt-ı hümâyunu ile kendisine 5000 kuruş gibi büyük bir atıyye vermiştir. Çok güzel illüstrasyonları olan bu kitap Almanca, İngilizce ve Rusça’ya da çevrilmiştir. Bugün de Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal tarihi konusundaki en önemli kaynaklarından birisidir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_5759.jpg"><img class="size-full wp-image-13649  aligncenter" title="IMG_5759" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/IMG_5759.jpg" alt="" width="316" height="181" /></a></p>
<table class="shutter" style="width: 709px; height: 197px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: center;"><strong>İzdivacının Etkisiyle Hızla Yükseldi</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Tableau-ganarai-1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13683" title="Tableau ganarai 1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Tableau-ganarai-1.jpg" alt="" width="131" height="207" /></a>&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">D&#8217;Ohsson&#8217;un hızlı bir şekilde yükselişinde, Osmanlı sarayı ile iş yaptığı söylenen Ermeni sarraflarından Abraham Kuleli&#8217;nin kızı Eva ile evlenmesinin de önemli katkısı olmuştur. Nitekim 1782&#8242;de kaybettiği bu ilk eşinden ileride kendisi gibi diplomat olacak ve şarkiyat sahasında isim yapacak olan oğlu Abraham Constantin dünyaya gelmişti.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">D’Ohsson  İkinci evliliğini ise  1789&#8242;da “Marie Antoinette Amelie Beilliard” adlı bir Fransız ile yaptı. Bu eşi de Fransa ile olan ilişkilerin de kendisine köprü oldu. Osmanlı tebaası olan diğer Katolik Ermeniler hakkında ileri sürülen, servetlerini yurt dışına kaçırdıkları isnadını doğrularcasına mülkünü Fransa&#8217;ya taşıyarak Fransız bankalarına yatırdı. Ancak 1789 İhtilâli ile başlayan Fransa&#8217;daki karışıklıklar neticesinde servetini kaybetti. Bu durum, onun İstanbul&#8217;a döndüğünde İsveç elçisi sıfatıyla Fransız ihtilâl temsilcilerini desteklemesi ve İstanbul&#8217;daki “Jacobinterle” sıkı ilişkiler içine girmesine yol açtı.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="shutter" style="width: 703px; height: 214px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr style="text-align: justify;">
<td>
<div id="bio_sari">
<p style="text-align: center;"><strong>Fransız&#8217;lara Oynayınca &#8220;İstanmeyen Adam&#8221; Oldu</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Tableau-ganarai-2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13689" title="Tableau ganarai 2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Tableau-ganarai-2.jpg" alt="" width="147" height="209" /></a>&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">D’Ohsson Babıâli nezdinde yeni Fransız rejiminin desteklemesi karşılığında Fransız hükümetinin maddî yardımlarını sağlamayı başardı fakat bu durumun Fransızlar&#8217;ın Mısır&#8217;a saldırmasıyla tersine döndü ve D&#8217;Ohsson&#8217;un İstanbul&#8217;da İsveç elçisi sıfatıyla bulunmasını imkânsız hale getirdi.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine “istenmeyen adam” ilân edilerek İsveç kralından elçi &#8220;hakiki bir İsveçli&#8217;nin gönderilmesi istendi. 1799 Nisanında İsveç hükümeti tarafından geri çağrılan d&#8217;Ohsson, 12 Ağustos&#8217;ta Viyana&#8217;ya gitmek üzere İstanbul&#8217;dan ayrıldı. Hayatının geri kalan kısmını Fransa&#8217;da geçirdi ve 27 Ağustos 1807&#8242;de Paris yakınlarında Biavre&#8217;de öldü. Mezarı bugün mevcut değildir.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<blockquote><p><span style="font-size: large;"> <a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane356" title="Bu dosya 439 kez indirildi.">D'ohsson - Tableau gânârai de L'Empire Ottoman (Gravürler) (439)</a></span></p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/osmanli-tarihini-yazan-elci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2000 Yıllık Anayasa Mâzimiz</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/2000-yillik-anayasa-mazimiz/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/2000-yillik-anayasa-mazimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2010 03:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13509</guid>
		<description><![CDATA[Doğu medeniyeti yazılı değil sözlü geleneğe dayandığından toplum, kulağını ve dilini kullanmayı, dinleyip hafızaya nakşetmeyi esas kabul ediyor ve bunu yazıya tercih ediyordu. Bireysel değil kitlesel yaşam dolayısıyla da okuma ve yazmaya yani yazıya neredeyse ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Constitution-anayasa-.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13512" style="border: 1px solid black;" title="Constitution anayasa" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Constitution-anayasa-.jpg" alt="" width="213" height="145" /></a><span class="cap" title="D">D</span>oğu medeniyeti yazılı değil sözlü geleneğe dayandığından toplum, kulağını ve dilini kullanmayı, dinleyip hafızaya nakşetmeyi esas kabul ediyor ve bunu yazıya tercih ediyordu. Bireysel değil kitlesel yaşam dolayısıyla da okuma ve yazmaya yani yazıya neredeyse ihtiyaç kalmıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim bunun bir yansıması olarak Türkler arasında yazı çok geç kullanılmaya başlandı.  İslam öncesi Türk devletlerinde, devlet örgütünü ve sosyal hayatı tamamen sözlü kurallar organize etmekteydi.<span id="more-13509"></span></p>
<div id="attachment_13525" class="wp-caption alignleft" style="width: 201px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/iii-osmanin-hatti-humayunu21.jpg"><img class="size-full wp-image-13525" title="iii-osmanin-hatti-humayunu2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/iii-osmanin-hatti-humayunu21.jpg" alt="" width="191" height="234" /></a><p class="wp-caption-text">Hattı Hümayın Sultan III. Osman&#39;ın Kendi El Yazısıyla</p></div>
<p style="text-align: justify;">“Töre” denilen bu sözlü kurallar manzumesi bu gün bazı araştırmacıların “Tengricilik” olarak adlandırdığı eski Türk inancının dini hükümlerinden ibaretti.</p>
<p style="text-align: justify;">Töre, hakanın görevlerinden, toplumun vazifelerine,  ceza uygulamalardan, ahlak kuralları, dini ritüeller, yuğ törenleri ve ölüm merasimlerine kadar birçok meseleye şekil vermekteydi. Bu haliyle  “töre” bireysel değil fakat toplumsal yaşamın adeta pek çok alanını düzenliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslamiyet Sonrası Dönem</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslamın kabulüyle birlikte yazılı şer’i hükümler toplum ve devlet hayatına girdi. Ancak İslamiyet’in düzenlemediği veya devlet başkanın takdirine bıraktığı sahalarda şer’i kurallarla çatışmayan töre hükümleri de “örf“ adıyla varlığını korudu.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devletinde kanunnameler, adaletnâmeler, fermanlar, hatt-ı hümayunlar hep bu örfi sahayı düzelmeyen hukuk belgeleriydi ve her padişah değişiminden sonra hükmünün yeniden tasdiki gerekirdi.</p>
<div id="attachment_13526" class="wp-caption alignright" style="width: 185px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Kanun-i_Esasi-kapak.jpg"><img class="size-full wp-image-13526" title="Kanun-i_Esasi kapak" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Kanun-i_Esasi-kapak.jpg" alt="" width="175" height="221" /></a><p class="wp-caption-text">Kanun-i Esâsi&#39;nin Kapağı</p></div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Temelde ortaya konmuş yazılı ve somut bir anayasa olmamakla birlikte yapının kendisi anayasa işlevini görmekteydi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İlk Anayasa (Kanun-i Esâsi)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İlk Anayasamız, Sultan II. Abdülhamid’in hakkında “<em>Memleketi cumhuriyet haline koymak ve kendileri dahi reis-i cumhur olmak niyetindedirler</em>” dediği Midhat Paşa’nın zoruyla 1876’da yapıldı. 1877 başında da milletvekilleri seçildi.</p>
<div id="attachment_13530" class="wp-caption alignleft" style="width: 168px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Midhat_pasha.jpg"><img class="size-full wp-image-13530" title="Midhat_pasha" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Midhat_pasha.jpg" alt="" width="158" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Ziraat Bankası Şubelerinde Büstüne Tesadüf Ettiğimiz Ahmet Şefik Midhat Paşa </p></div>
<p style="text-align: justify;">Fakat bu anayasa o sırada toplanan tersane konferansını gereksiz kılmak ve Avrupa’ya bir sürpriz yapmak maksadıyla bir hata olarak aniden, adeta baskın suretinde ilân edildi.  İlâneının şekli dolayısıyla da Avrupa tarafından bir oldubitti hareketi telakki edilerek hiçbir şekilde ciddiye alınmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">1876’dan sonra daha pek çok kez yeni anayasa metinleri yazıldı. Fakat asker ve bürokrat elinde şekillenen metinlere sivil otoritenin dahli neredeyse hiç olmadı. Giderek demokratikleşmek yerine milli irâde budanarak bürokratik kurumlara pay edildi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-76-13509">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-1094" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/1908-mesrutiyet.jpg" title=" " class="shutterset_set_76" >
								<img title="1908-mesrutiyet" alt="1908-mesrutiyet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/thumbs/thumbs_1908-mesrutiyet.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1095" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/birinci-mesrutiyet.jpg" title=" " class="shutterset_set_76" >
								<img title="birinci-mesrutiyet" alt="birinci-mesrutiyet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/thumbs/thumbs_birinci-mesrutiyet.jpg" width="93" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1096" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/enver-pasha.jpg" title=" " class="shutterset_set_76" >
								<img title="enver-pasha" alt="enver-pasha" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/thumbs/thumbs_enver-pasha.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1097" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/hurriyet-adalet-musavaat-uhuvvet.jpg" title=" " class="shutterset_set_76" >
								<img title="hurriyet-adalet-musavaat-uhuvvet" alt="hurriyet-adalet-musavaat-uhuvvet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/anayasa-mazimiz/thumbs/thumbs_hurriyet-adalet-musavaat-uhuvvet.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>

</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/2000-yillik-anayasa-mazimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Antik Dünya&#8217;dan Modern Zamana:Kar, Buz ve Dondurma</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/antik-dunyadan-modern-zamana-kar-buz-ve-dondurma/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/antik-dunyadan-modern-zamana-kar-buz-ve-dondurma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Oct 2010 07:59:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13071</guid>
		<description><![CDATA[Dondurma tarihi persler antik yunan avrupa anadolu karsambaç buzhane buz fabrikası bomonti kardeşler karhane-i amire belediye ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Eski-istanbul-dondurmacisi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13091" style="border: 1px solid black;" title="Eski istanbul dondurmacisi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Eski-istanbul-dondurmacisi.jpg" alt="" width="265" height="311" /></a><span class="cap" title="T">T</span>eknolojinin bir nimeti addedilen ve kısa bir geçmişe dayandığı düşünülen dondurma, sanılanın aksine binlerce yıl öncesinin antik medeniyetlerine kadar uzanır. Kökeni Çin, Roma veya Mısırlılara atfedilmesine rağmen iptidai manada dondurmanın soğuk hava depoları yapımında uzmanlaşmış Persler yapıldığı sanılmaktadır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Persepolis&#8217;ten  Roma Dondurmasına</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dondurma yapmak için İran’da Persler dağların yüksek yamaçlarına çukurlar kazarak kar topluyor, topladıkları karları; süt, kaymak, bal, şurup, şerbet, çeşitli baharatlar ve diğer tatlandırıcılarla harmanlayarak tekrar kar’a gömüyorlardı. Burada haftalarca bekleterek bir çeşit dondurma elde ediyorlardı.  Daha sonra bu karışımı şehrin kar ve buz ihtiyacını karşılamak için inşa ettikleri <strong>Yahçal</strong> adı verilen soğuk hava depolarında yaz boyu saklıyorlardı. Yahçal’a benzer şekilde Mezopotamya Fırat nehri havalisinde de firavunların kar ve buz ihtiyaçlarını karışlamak için yapılmış buzhaneler bulunmaktaydı.<span id="more-13071"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Antik Yunandan Atina’da buz kâseler içerisinde soğuk meyve karışımları satıldığı,  Büyük İskender’in Asya seferi sırasında süt ve baldan mâmül soğuk bir tatlı tükettiği, Roma imparatorluğunda karlı ve buzlu tatlıların asillerin yiyeceği olduğu, Uzakdoğu’da ise nişasta ve buzdan yapılan bir tatlının sıklıkla tüketildiği, devrin kaynaklarında ifade edilmektedir.</p>
<table style="text-align: justify; width: 350px; height: 324px;" border="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: left;"><strong>Kar ve Buz Depoları:  Mahzenler ve Buzhaneler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle sıcak iklimlerde kar ve buz çok önemliydi. Kar ve Buz kışın hasat edilerek, kış görmeyen bölgelerde ise dağların yüksek tepelerinden getirilerek depolanırdı.  Depolama için yapılmış mahzenler ise ciddi teknik ve mühendislik bilgisiyle inşa edilmiş yapılardı.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yapılar Uzakdoğu’da nehirlerin yakınında su seviyesinin altına inşa edilerek yazın serin akan suyun ısısından faydalanılıyordu.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İran’da ise “<strong>Qanat</strong>” adı verilen yer altı kanallarından akıtılan suyla yüzeye inşa edilmiş mahzen arasından sürekli bir hava sirkülâsyonu sağlanır, böylece suya temas ederek soğuyan hava depoyu da soğuturdu. “<strong>Yahçal</strong>” adı verilen bu buzhaneler Uzakdoğu’daki benzerleri ile aynı işlevi görüyordu. Bu sayede kar ve buz gibi dondurma da bütün bir yaz boyu saklanabiliyordu</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Yunan, Roma ve Makedonyalıların antik zamanda bildikleri ve tükettikleri bu soğuk tatlı yani ilkel manada dondurma ortaçağ döneminde unutulmuş olacak ki Marco Polo ile yeniden Avrupa mutfağa girdi. Uzakdoğu ve Çin gezisinden 1292’de dönen kâşif Polo orada öğrendiği donmuş bal, süt ve kaymaktan yapılan tatlı tariflerini Venedik ve kuzey İtalya’da yeniden tanıtarak Avrupa’ya yayılmasına öncülük etti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dondurma Kaymak:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aşağı yukarı bugün tükettiğimize benzer manada dondurma ilk olarak 17. yüzyılda Avrupa’da üretilmeye başladı. Bu yöntemde kaymakla, balla, çikolata veya vişne özü yahut saleple kıvam verilen karışım doğrudan kar ile harmanlanmıyor ancak buz veya kar içinde çırpılarak donması sağlanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">İmali bir fıçının içine yerleştirilen yuvarlak ağızlı boylamasına uzun silindirimsi bir kap da yapılırdı. Fıçının içine kar doldurulur karın orta yerine de bu kap yerleştirilirdi. Kabın içine de süt, şeker, salep vs konulduktan sonra kapağındaki tutacak sağa sola çevrilerek mikser edilerek, dondurma hazırlanırdı. <strong>&#8220;Dondurma Kutusu&#8221;</strong> denilen bu kaptaki kar ve buz eriyip aktıkça yenisi eklenerek devam edilirdi. Ara sıra kabın içi uzun demirden bir kürek ile karıştırılarak kıvamına bakılırdı. Fakat Maraş yöresinde bu usulden biraz daha farklı olarak dövme dondurma yapılmaktaydı ki çengele asılıp ancak satırla kesiliyordu.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Alafranga ve Alaturka Dondurma</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Buzdolapları çıkana kadar bir alaturka bir de alafranga dondurma vardı. Alafranga dondurmaya kalıp dondurması da deniyordu. Bu gerçekten de bir buz kalıbı gibi kaskatı olur ve ancak çikolatalı ve çileklisi, kremalısı, ananaslısı yapılırdı. Alaturka dondurmada ise bir buz katılığı değil, bir kar yumuşaklığı vardı. Kaymaklısıyla vişneli belli başlı çeşidiydi. Kenarları oluk oluk yaldızlı ve çiçekli, iç içe geçmiş çifte küçük kayık tabaklarda yenirdi.</p>
<div id="attachment_219" class="wp-caption alignright" style="width: 325px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/07/dondurmatarihi_Yahcal.jpg"><img class="size-full wp-image-219" title="dondurmatarihi_Yahcal" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/07/dondurmatarihi_Yahcal.jpg" alt="" width="315" height="236" /></a><p class="wp-caption-text">İran&#39;da Persler Zamanında Yapılmış Bir Soğuk Hava Deposu - Yahçal</p></div>
<p style="text-align: justify;">Kışın kestane, helva, şeker satan dondurmacılar yazın ekseri seyyar gezer, elinde sürekli salladığı bir çıngırak olur, “dooondurma kaymaaak” diye bağırır ve bazı maniler de söylerlerdi. İstanbul’da özellikle mesire yerlerinde dolanan Rum dondurmacılar mesireye çıkanlara çeşitli dillerde dondurmasını methederek müşteri toplardı. Böyle yerler de kâğıt helvacılar dondurmacıların yakınında tezgâh açar arzu edenler kâğıt helva arası dondurma alırdı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dondurmaya Ruhsat Şart </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Belediyeden yazın dondurma ruhsatı alarak dondurmacılık yapan esnaf güze doğru sakız helvacı, fındık ve kestaneci, mısırcı veya şekerci ruhsatı edinerek bunlardan birisinin satışına başlardı. Birkaç zanaat koluyla meşgul olan esnafa yalnız bir sanata mahsus ruhsat verilmesi pek uygun görülmediğinden belediye muhallebicilere dondurma ruhsatı vermek istemez, verse de ruhsatı daha yüksek bedelle satar ayrıca her kutu dondurma başına 40’ar kuruş vergi alırdı. Bu durum muhallebici esnafının en büyük derdi ve şikâyet konusu olmuştu.</p>
<p><strong>Kar Olmazsa Olmaz!</strong></p>
<table style="width: 349px; height: 244px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_dig">
<p style="text-align: center;"><strong>Kar ve Buz Vakıfları </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı zamanında kimi hayırseverler tarafından kurulmuş kar ve buz vakıfları vardı. Bu vakıfların görevi yazın dağlardan şehre kar ve buz getirterek çarşıda, pazarda, camide, ücretsiz halka dağıtmaktı. Şerbet veya karma yapılarak dağıtıldığı da olurdu.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı yörelerde ise hayır yapmak isteyenler parasına göre karcıya sipariş vererek ahaliye kar dağıtılmasını istiyordu. Anadolu’da buna “kar üleştirmek” denirdi.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kar dağıtmak özellikle sıcak yaz günlerinde tarlada, bağda, bahçede çalışan veya ekinle uğraşan köylü nazarında çok büyük sevaptı.  “Kar hayrı” denilen bu gelenek Anadolu’nun hemen her sıcak yöresinde o zaman için en çok işlenen hayırlardan birisiydi.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">İstanbul dondurmacıları kar ve buz ihtiyacını Karhane-i âmire’den karşılıyordu. Bu kurum Saray mutfağına, Paşaların sahilhâne ve konaklarına halka,  hastanelere, kebapçı, şerbetçi, muhallebici, dondurmacı esnafına kar ve buz temin etmekle görevliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Karhane-i âmire’nin kar ve buz ihtiyacı kışın Eyüpsultan sırtlarındaki kar kuyularına basılan kardan karşılanır bu yetmediği zaman da Uludağ’dan ve Katırlıdağ’dan getirtilirdi. Dağdan indirilecek Kar önce beyaz kaputtan bir çuvala doldurulur daha sonra bu çuval şilte denilen kendirden yapılmış bir başka çuvalın içine konur ardından katıra yüklenerek dağdan indirilir iskeleden kayıklarla İstanbul’a gönderilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Karhâne’den ticaretini yaptıkları için esnaf sınıfına daha yüksek bedelle kar satılmasına mukabil şahsi ihtiyaca yönelik satışlar cüzi bir ücret karşılığı yapılıyordu. Hatta bunun için esnaf taifesi ve özellikle dondurmacılar Karhâne’deki kar fiyatlarının yüksekliğinden dolayı pek çok kez maliye nezaretine şikâyette bulunmuşlardı.  Nitekim 1911 yılında esnafın şikâyeti üzerine Ağustos ayı başından sonuna kadar Karhâne’den verilen kar kalıbı 5 kuruştan 4 kuruşa indirilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anadolu’nun Dondurması:  Karsambaç </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Soğuk bir yiyecek olan ve Anadolu’nun bazı yerlerinde hala yapılan karsambaçı dondurmanın atası olarak zikretmek de mümkündür. Karsambaç kışın taze yağmış temiz kar veya rendelenmiş buz ile tahin, pekmez, vişne şerbeti, portakal şurubu, şıra hatta yoğurt vs. den birisinin karılmasıyla elde edilen buz lapasına denirdi.  Yöreye göre adı değişerek karma, karlamaç, karsamba, kar helvası, karlı buzlu, bulmaç veya bilmeç gibi isimler alır kışın sıcak odada buz gibi yenilirdi. Benzer olarak Adana ve Mersin yöresinde, yaz aylarında Toroslar’dan getirilen buz, nişasta ve şerbet karışımından ”bici bici” yapılırdı.</p>
<div id="attachment_13131" class="wp-caption alignleft" style="width: 221px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/eski-dondurmacilar.jpg"><img class="size-full wp-image-13131" title="eski dondurmacilar" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/eski-dondurmacilar.jpg" alt="" width="211" height="298" /></a><p class="wp-caption-text">Eski İstanbul Dondurmacısı</p></div>
<p><strong>Bomonti Kardeşlerin Buz Fabrikası </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son dönemlerde teknik imkânlarında artmasıyla kar ve buz ihtiyacını karşılamak üzere Bomonti kardeşler tarafından Feriköy’de bir buz fabrikası kuruldu. Aynı şekilde 1889 yılında İzmir’de de Fransız teknolojisiyle bir buz fabrikası açılmıştı. Fabrikalar yalnız mayıs ve eylül ayları arasında faaliyet gösteriyor sonrasında paydos ediyordu. Bu buzlar “fabrika buzu” ya da “belediye buzu”  olarak adlandırılır yirmi beşe yirmi beş boyutlarında kütükler olarak kesilirdi. Atmışlı yılların sonlarına kadar devam eden bu fabrikaları buzdolaplarının evlere buzu sokmasıyla yavaş yavaş hayatımızdan çıktı. Ama Anadolu’da birkaç merkez dışında fabrika kurulmadı. Buzdolapları da yaşama oldukça geç girdi. Bu sebeple kar kuyularının işlevi çok daha uzun sürdü.</p>
<p><strong>Sarayın Tercihi Fıstıklı Dondurma </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son dönem Osmanlı Saray menülerinde de dondurma sıklıkla yer alıyordu.  Gerek yabancı konukların kabulü, gerekse özel davetlerde dondurma tatlılar arasında ikram ediliyordu ki özellikle fıstıklı dondurmanın tercih edildiği dikkati çeker.</p>
<table class="shutter" style="width: 367px; height: 178px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_uyari">
<p style="text-align: center;"><strong>Karcı ve Buzcu Esnafı </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Zamanla kar ve buzculuk bir esnaf koluna dönüşmüştür. Kar ve buzcu esnafı denilen bu zümre dağların güneş almayan güz yamaçlarına yaptıklarını kar kuyularına kışın kar basar, yazın da bu karları kalıplar halinde keserek çuvallarla katırlara yükleyip şehre indirip satarlardı.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kar dağıtmak isteyen hayır sahipleri, dondurmacılar, şerbetçiler, kebapçılar, muhallebiciler müşterileri arasındaydı.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Cemile ve Münîre Sultan’ın düğün yemeklerinde ikram edilmek üzere dondurma tabağı, dondurma kaşığı, âdi dondurma kaşığı, dondurma kutusu için 332.000 lira harcanmış,  malzeme ve dondurmacılara ise 84.720 lira ödenmişti. Yine Yıldız Sarayında Âyan ve Mebûsan Meclisi üyelerine verilen ziyafette tatlı olarak kaymaklı baklava ve fıstıklı dondurma ikram edilmişti. Dünya Savaşının hemen öncesinde 1914’de Harbiye Nazırı Enver Paşa yabancı devlet elçilerine verdiği ziyafette de envai çeşit dondurmalar ikram etmişti.</p>
<table class="shutter" style="width: 687px; height: 178px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_kirmizi">
<p style="text-align: center;"><strong>İlk Dondurma Tarifleri </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8230;<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1844 tarihli İlk basılı Türkçe yemek kitabı Melceü’t Tabbâhin’de (aşçıların sığınağı) dondurma tarifi yer almamakla birlikte dondurma kutusundan söz edilir. 1857 tarihli Ali Eşref Dede’nin  “Yemek Risalesi”nde süt ve süzme aşure dondurmalarının yapılışı anlatılır. Araştırmacı Turgut Kut’un belirttiğine göre dondurma tarifinin yer aldığı ilk basılı yemek kitabı ise 1882 tarihli Ayşe Fahriye’nin “Ev Kadını” adlı kitabıdır. Kitapta kaymaklı, vanilyalı, kahveli, limonlu, vişneli, frenküzümlü, çilekli, kızılçıklı karadutlu, kayısılı, kavunlu dondurma tarifleri bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tarifler hep dondurma kutularında yapılacak şekilde verilmiştir. Ancak 1930’lu yıllarda artık evlere girmeye başlayan buzdolapları dondurma tariflerine de değişiklik getirir.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<table class="shutter" style="width: 674px; height: 24px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/eski-bir-kartpostalda-dondurmaci.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13178" title="eski bir kartpostalda dondurmaci" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/eski-bir-kartpostalda-dondurmaci.jpg" alt="" width="235" height="332" /></a><strong>1856 tarihli Ali Eşref Dede’nin Yemek Risalesi’nden Dondurma Tarifi:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir kıyye hâlis sütü süzüp pişireler. Bir yumurtanın akını dört beş fincan ile gereği gibi çalkalayup halledeler. Sonra yüz ya da yüz elli dirhem sükker koyalar. Ve kadar-ı kifâye beyaz ve sâf balık tutkalını beş altı fincan su ile ateşte eritüp  sükker ile karıştırup ateşe vaz ve limon suyu ile kestirüp indermezden mukaddem bir fincan gülâb ile bir miktar misk-i nâfi ezüp kesilmiş sükkere  katup ve karıştırup mezc olunca  ve hengâm-ı sermâ ise burûdetin te’siri ile donar ama avân-ı germâ ise tabağı kar üzerine vaz’la hoş donar ve latif olur.</p>
<p><strong>İlk Dondurma reklamı</strong></p>
<p>İlk dondurma reklamı 18 Eylül 1849 tarihinde Ceride-i Havadis gazetesinde yer almış ve Beyoğlu Alman konsolosluğu karşısında açılan bir şekerci dükkânında satılan dondurmanın reklamı yapılmıştır.  Resim ve çizimlere yer verilmeyen metin içerikli reklamda “nefis” ve “gayet ucuz” gibi sloganik sözcükler görülür.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="shutter" style="width: 674px; height: 24px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynaklar:</strong><br />
Başbakanlık Osmanlı Arşivi: HH.d 17528/1275; MLV 825/120;  BEO 450/33730; BEO 27/19831;  DH.MKT 1735/51; DH MKT 1532/84; A}MKT NZD 84/42  C.BLD 107/5317. Mübahat S. Kütüpoğlu, “<em>Son Devir Osmanlı Resmi Ziyafetleri</em>”,  H.Dursun Yıldız Armağanı, TTK. 1995, s.371-389. Gökhan Akçura, <em>Hanimi Gırtlak</em>, Everest Yay. 2005, s.73-85. Hamza Çakır, Osmanlı Dönemi İlk Türkçe Gazetelerde Reklam, basılmamış doktora tezi, İst 1996 s. 95. Arzu Terzi, <em>Hazine-i Hassa Nezareti</em>, TTK. 2000, s.72. M.Nadir Önay, <em>Yaylaktan Kışlağa</em>, Kaknüs yay.2001, s.194-205. Nâzım Hikmet,  Yazılar-3 (1935), YKY 2002, s.304. Deniz Gürsoy, <em>Yemek ve Yemekçiliğin Evrimi</em>, ikia yay.,  ist., 1995 , s.35. Felipe Fernandez Armesto; çev. Elif Akhan, <em>Yemek için yaşamak : yiyeceklerle dünya tarihi</em>, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007. Hâluk Şehsuvaroğlu<em>, Asırlar Boyunca İstanbul</em>, Cumhuriyetin Tarih İlavesi, s.215</p>
</blockquote>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>Yazının HaberTurk Tarih Eki ve TSE Stander Dergisinde Yayınlanan Orjinali İçin:</strong></p>
<blockquote>
<li><span style="font-size: large;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane343" title="Bu dosya 566 kez indirildi.">Yazının TSE Standar Dergi'de Yayınlanan Orginali  (566)</a></span></li>
</blockquote>
<blockquote>
<li><span style="font-size: large;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane344" title="Bu dosya 206 kez indirildi.">Yazının Haber Turk Tarih Ekinde Yayınlanan Orginali  (206)</a></span></li>
</blockquote>

<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-75-13071">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-1084" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/dondurma-kutusu-1.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="dondurma-kutusu-1" alt="dondurma-kutusu-1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_dondurma-kutusu-1.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1085" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/dondurma-kutusu-2.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="dondurma-kutusu-2" alt="dondurma-kutusu-2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_dondurma-kutusu-2.jpg" width="103" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1086" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/dondurma-kutusu-3.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="dondurma-kutusu-3" alt="dondurma-kutusu-3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_dondurma-kutusu-3.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1087" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/dondurma-kutusu-4.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="IMG_8763.JPG" alt="IMG_8763.JPG" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_dondurma-kutusu-4.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1088" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/dondurma-kutusu-5.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="dondurma-kutusu-5" alt="dondurma-kutusu-5" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_dondurma-kutusu-5.jpg" width="93" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1089" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/maras-dondurmacisi-yerde-sagda-dondurma-kutusu-dikkati-cekiyor.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="maras-dondurmacisi-yerde-sagda-dondurma-kutusu-dikkati-cekiyor" alt="maras-dondurmacisi-yerde-sagda-dondurma-kutusu-dikkati-cekiyor" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_maras-dondurmacisi-yerde-sagda-dondurma-kutusu-dikkati-cekiyor.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1090" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/eski-istanbul-esnafindan-sonsurmaci.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="eski-istanbul-esnafindan-sonsurmaci" alt="eski-istanbul-esnafindan-sonsurmaci" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_eski-istanbul-esnafindan-sonsurmaci.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1091" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/eski-istanbul-esnafindan-sucu.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="eski-istanbul-esnafindan-sucu" alt="eski-istanbul-esnafindan-sucu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_eski-istanbul-esnafindan-sucu.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1092" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/iranca-persler-zamaninda-yapilmis-soguk-hava-deposu-yahcal.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="iranca-persler-zamaninda-yapilmis-soguk-hava-deposu-yahcal" alt="iranca-persler-zamaninda-yapilmis-soguk-hava-deposu-yahcal" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_iranca-persler-zamaninda-yapilmis-soguk-hava-deposu-yahcal.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1093" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/eski-dondurmacilar.jpg" title=" " class="shutterset_set_75" >
								<img title="eski-dondurmacilar" alt="eski-dondurmacilar" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/dondurma-kutusu/thumbs/thumbs_eski-dondurmacilar.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>


]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/antik-dunyadan-modern-zamana-kar-buz-ve-dondurma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kahve İçin Şiir Şeklinde Fetva Verilmişti</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/kahve-icin-siir-seklinde-fetva-verilmisti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/kahve-icin-siir-seklinde-fetva-verilmisti/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 13:42:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12800</guid>
		<description><![CDATA[Bundan bir önceki yazımızda kahvenin Osmanlı diyarına gelişine kısa bir şekilde değinmiştik. Yalnız kahvenin bu ziyareti, beraberinde bazı tartışmaları da getirmişti. Nitekim halk, ilk defa gördükleri bu kara-kuru nesne hakkında şüpheye düştü. Önceleri yenilir mi, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/kanuni-sultan-süleyman.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12803" title="kanuni-sultan-suleyman" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/kanuni-sultan-süleyman.jpg" alt="kanuni-sultan-suleyman" width="274" height="400" /></a>Bundan bir önceki yazımızda kahvenin Osmanlı diyarına gelişine kısa bir şekilde değinmiştik. Yalnız kahvenin bu ziyareti, beraberinde bazı tartışmaları da getirmişti. Nitekim halk, ilk defa gördükleri bu kara-kuru nesne hakkında şüpheye düştü. Önceleri yenilir mi, yutulur mu, içilir mi, kısacası nasıl bir şey olduğunu bilmedikleri kahve hakkında dedikodular dolaşırken, az bir zaman sonra bütün imparatorluğa yayılan kahve, kendisine epey bir tiryaki topladı. Bazı çevreler ise bu durumdan hoşnut değildi. Ve durum dönemin Şeyhülislamına kadar çıkacaktı…</p>
<p style="text-align: justify;">Yaklaşık olarak 1550’li yıllarda İstanbul’a geldi kahve. Dönemin padişahının Kanuni Sultan Süleyman olduğunu hatırlayalım. Bu devirde dünyada süper güç olan Osmanlı Devleti maddî bakımdan son derece rahat ve müreffehti. Bu rahatlık bazı kesimlerce suistimal edilmiş ve devletin uygun görmediği bir siyaseti de tahrik etmeye başlamıştı.Söz konusu durum, içkinin Müslümanlar arasında yayılmaya başlamasıydı. En nihayetinde padişahın kulağına kadar giden bu haber üzerine Sultan Süleyman, şehre fıçılarla içki getiren gemileri tespit ettirerek, İstanbul sularında hepsini yaktırdı. Hiç şüphesiz bu durum içki bağımlılarının şevkini kırdı. Dönemin şairlerinden biri, içkiyi bırakarak artık kahvenin esiri olduklarını şu mısralarla dile getiriyordu:</p>
<p><span id="more-12800"></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Humlar şikeste cam tehi yok vücud-ı mey<br />
Kıldın esir-i kahve bizi hey zamane hey!</strong></p>
<p style="text-align: center;"><em>(Küpler kırık, kadehler boş, şaraptan eser yok!<br />
Hey zaman, bizi kahvenin esiri eyledin.)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kimi için acı, kimi için tatlı olan kahvenin dînî yönden durumu da merak edilmiş ve dönemin şeyhülislamına kadar çıkılmıştı. İştipli Vâiz Emin Efendi, iki kez şeyhülislamlık yapan Bostan-zâde Mehmed Efendi’ye bir dilekçe sunarak, şiir olarak kahve hakkında fetva istemişti. Hayrete ve takdire şayandır ki, eskiler böyle durumlarda bile sanatı elden bırakmamaktaydılar. 24 mısradan oluşan dilekçenin cevabı da 104 mısralık bir cevaptı. İşte arz-ı halin girişindeki mısralar:</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Müfti-yi müşkîl-i savâb u hatâ<br />
Mesned-ârâ-yı mahfel-i fetvâ</strong><strong><br />
Müşkilim var cenâbına geldim<br />
Eylerim hazretinden istiftâ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><em>(Ey doğru ve yanlışlara fetva yolu ile açıklığa kavuşturan,<br />
fetva makamını süsleyen hazret!<br />
Bir müşkil meseleyi sormak için size geldim)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Büyük âlim Bostan-zâde, bu satırlara her birine denk olmak üzere şiir üzerinden cevap vermiştir. Karşılık olarak Emin Efendi’ye iltifattan sonra, kahve hakkında yapılan bütün tartışmaların boş bir vehim olduğunu ve bunun ancak bir riya (gösteriş) vesilesi yapılarak, insanların kafasının karıştırıldığını belirtmiştir. Aslına bakarsak Şeyhülislam, daha ilk mısralarda fetvayı vererek, kahvenin içilmesinde dînen bir mahzur olmadığını belirtmiştir. Daha sonraki satırlarda ise bunun ne sebeple olduğunu açıklayacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dinle ey sâil-i savâb u hatâ<br />
Müşkil-endâz-ı mahfel-i ulemâ<br />
Kahve hakkında zikr olan şübehât<br />
Vehdir cümlesi medâr-ı riyâ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/kahve-kopugu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12811" style="border: 1px solid black;" title="kahve-kopugu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/kahve-kopugu-225x300.jpg" alt="kahve-kopugu" width="194" height="242" /></a>O dönem ulemasının, yeterli derecede devrin tıp ilminden de haberdâr oldukları göz önüne alınacak olursa, Şeyhülislam Efendi kahvenin zararı bir tarafa, faydaları olduğunu söylemekteydi. Kahvenin içindeki kafeinin sahip olduğu uyarıcı etkiyi daha o dönemde bilen Şeyhülislam, söz konusu içeceğin faydalı arasında şunları sayarak fetvasına imzasını atmıştır:</p>
<p style="text-align: center;">Kahve ağrıların azalmasında tesirlidir<br />
İstifrayı (kusmayı) engeller<br />
Göz kısmındaki sivilcelere faydası vardır<br />
Nefes darlığına ve kulunca iyi gelir<br />
Ayrıca gamı def ederek, insana safâ ve rahatlık verir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/kahve-icin-siir-seklinde-fetva-verilmisti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sözlükçü Redhouse&#8217;u Nasıl &#8220;İngiliz Mustafa&#8221; Yaptık ?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/londrali-redhouseu-nasil-ingiliz-mustafa-yaptik/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/londrali-redhouseu-nasil-ingiliz-mustafa-yaptik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 23:57:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12573</guid>
		<description><![CDATA[Redhouse deyince aklımıza meşhur İngilizce-Türkçe sözlük gelir. Bu sözlüklere adını veren James Redhouse kâbus gibi geçen çocukluk yıllarının ardından İstanbul&#8217;a gelerek çalışmaya başlamış ve dil konsunda pek çok esere imza atmıştı..
William Redhouse, Biritanya Krallığının en ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/sozlukcu-sie-james-wiliam-redhouse.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-6556" style="border: 1px solid black;" title="sozlukcu sie james wiliam redhouse" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/sozlukcu-sie-james-wiliam-redhouse.jpg" alt="" width="207" height="335" /></a><span class="cap" title="R">R</span>edhouse deyince aklımıza meşhur İngilizce-Türkçe sözlük gelir. Bu sözlüklere adını veren James Redhouse kâbus gibi geçen çocukluk yıllarının ardından İstanbul&#8217;a gelerek çalışmaya başlamış ve dil konsunda pek çok esere imza atmıştı..</p>
<p style="text-align: justify;">William Redhouse, Biritanya Krallığının en şevketli çağında, 30 Aralık 1811 günü Londra’da doğdu. O devirde Britanya Krallığı hiçbir devlet tarafından üzerine çıkılmaz bir seviyeye erişmiş,  büyük bir refah ve sömürgelerden akan servet ile ihtişam çağını yaşıyordu.Fakat böylesine debdebeli bir imparatorluğun çocuğu için hayat kötü başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Disiplinsizlikten Okuldan Kovuldu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Henüz 5 yaşındayken babasını kaybetti. 8 yaşında katı disiplinli bir vakıf okulu olan Crist’s Hospital’a yazdırıldı. 1822’de doğrudan donanma’ya personel yetiştiren Matematik bölümünü seçen James denizcilik üzerine konuda muntazam bir eğitim görürken herşey bir anda altüst oldu.<span id="more-12573"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Birkaç defa okuldan kaçması ve okul haricinde üniformasını çıkarması sebebiyle 1826’da disiplinsizlik suçundan okuldan atıldı. Aynı tarihte Osmanlı tahtında Sultan Mahmud Yeniçeri ocağını söndürüyor, köklü reformlar için kolları sıvıyordu.</p>
<table class="shutter" style="width: 356px; height: 828px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<blockquote>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>Redhouse’a Padişah İhsanı</strong></span></p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Redhouse 1830’da çalışmalarına başladığı Müntehabât‐ı Lügat‐ı Osmâniyye (Osmanlı lisanından seçmeler)  adlı eserini 1853’de yazar adı belirtmeden İstanbul’da bastırır.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Arşivindeki bir vesikada adı “Müntehabât‐ı Türkiyye” olarak geçen bu sözlük münasebetiyle Padişah tarafından 10.000 kuruşla okşanır.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç de azımsanmayacak bu mükâfat onun gayretini daha da arttırmıştır.  Sözlük çalışmalarına zevkle devam eder.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">1857’ye gelindiğinde “An English and Turkish Dictionary” (İngilizce‐Türkçe sözlük) adlı eserini Londra’da yayınlar. Gemici olduğundan bu sözlüğünde bütün denizcilik tabirlerini özenle izah etmiştir.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Dönemim padişahı Sultan Abdülmecid’e de sunulan bu en kapsamlı İngilizce‐Türkçe sözlük çok beğenilir. Redhouse’a bu yolda sarf ettiği hayli emek ve akçe karşılığı 15 Ocak 1857’de dönemin âdeti gereği 10.000 kuruş değerinde akıl almaz değerli taşlarla süslü bir enfiye kutusu hediye edilir.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca yazarı desteklemek ve İngiltere ile dostluk kurarak ticaretin gelişmesini kolaylaştırmak için sözlükten; Bâbıâli, Bâb‐ı Seraskeri ve Tercüme odalarınca kullanılmak üzere elli nüsha satın alınır.</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Redhouse gibi Osmanlı devleti ile münasebeti olan hatta zaman zaman patronaj gören bir başka doğu bilimci de Hammer’dir. Almanca tercümesini yaptığı Tezkiretü’ş Şuara, Gülşen-i Râz gibi eserleri saray’a takdim etmiş o da çok değerli mükellef ve müzeyyen bir enfiye kutusu ile mükâfatlandırılmıştır</p>
</blockquote>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Okuldan atıldıktan sonra gemilerde miço ve kamarot olarak çalışan genç james bir yandan da teorik eğitimini teknik sahada da görme fırsatı buldu. Çalıştığı gemi Akdeniz’e yaptığı bir seyahat sırasında İstanbul’a uğrayınca bir fırsatını bulup gemiden kaçtı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndaki yılları başlamış oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiliz İmparatorluğunun çocuğu, Osmanlı topraklarındaki baş döndürücü yaşantısına mütevazı bir şekilde adım attı. Tersanelerde tornacı olarak çalışmaya başladı. İşinde İngiltere’deki eğitiminin faydasını görerek teknik ve denizcilik bilgisiyle işinde öne çıktı ve Türkçeyi öğrenmekteki maharetiyle dikkatleri çekti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Durmakızın  Dil Öğrendi ve Çevre Edindi<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu sırada Osmanlı reform asrının hararetli dönemlerinden biri yeni başlamıştı. Modern Türk ordusu kuruluyor, donanma ıslah ediliyor, muazzam bir imparatorluk için yeni bir düzene geçiliyordu. Bu dönemde İngilizlerin denizlerdeki üstünlüğü de kabul edildiğinden donanma okullarındaki Fransızca yerini İngilizceye bırakmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin İngilizce tercüman ihtiyacı James Redhouse için tam bir fırsat oldu. Yetenekleri fark edilen james üst makamlara önerildi ve ilk  önce Babıâli tercüme odasına alındı daha sonra  teknik alana kaydırılarak Mühendishâne‐i Bahrî‐i Hümâyun’da yani Deniz Mühendishanesi&#8217;nde İngilizce dersleri vermeye başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan Redhouse İmparatorluk başkentinin kültür ortamında akıl almaz bir gayretle dil öğreniyordu. Artık Türkçeye tam hakim olmuş, Arapça, Farsça ve dönemin gözde lisanı Fransızcayı öğrenmiş, halkın “<em>Tatlı Su Frengi</em> “ dediği İstanbul’da yerleşik Levantenlerden İtalyancaya aşina olmuştu.Yunancayla Almanca ise yeni yeni başlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Redhouse Matematik bilgisi ve lisanlara olan ilgisi sayesinde çevresi günden güne genişleterek Babıâli ve Hariciye mensuplarıyla,  Harbiye ve Bahriye mektebi hocalarıyla tanıştı. Bunun ilmi gelişimine faydası olduğu gibi devrin ileri gelen simalarıyla görüşmesine de imkân sağladı.Abdülmecid devrinin eli sopalı sadrazamı Hüsrev Paşa’yla bu dönemde dostluk kurdu. İstanbul&#8217;da artık &#8220;İngiliz Mustafa&#8221; diye anılıyordu.</p>
<div id="attachment_12620" class="wp-caption alignleft" style="width: 319px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Redhouse-ait-mektuplar.jpg"><img class="size-full wp-image-12620 " title="Redhouse ait mektuplar" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Redhouse-ait-mektuplar.jpg" alt="" width="309" height="274" /></a><p class="wp-caption-text">Redhouse&#39;un Londra&#39;dan Sadrazam Fuat Paşa&#39;ya  göderdği mektuplar.  Zarfın üzerinde Fransızca &quot;Son altesse Fuat Pasha, ministre des affaires étrangères   Le Grand Vezire à Constantinoplé&quot; yazılı</p></div>
<p style="text-align: justify;"><strong>İlk Türkçe Sözlüğünü Rusya&#8217;da Yazdı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1830’da Rusça öğrenmek üzere Rusya’ya gitti ve 3 sene kaldı. Müntehabât‐ı Lügat‐ı Osmâniyye (Osmanlı lisanından seçmeler) adlı İlk sözlük çalışmasına burada başladı. 1833’de İstanbul’a döndüyse de az bir süre sonra İngiltere’ye gitmek üzere yola koyuldu. Yolda Malta’ya uğradı ve oradan  Londra’ya geçti. Hüsrev Paşa’nın tavsiyesiyle Osmanlı devleti tarafından Redhouse’a İngiltere&#8217;deki öğrencileri denetleme vazifesi verilmiş ve İstanbul ile ilişkileri anavatanında da devam etmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">1836’da evlendi. 1838’de Osmanlı başkentine dönerek Hüsrev Paşa’nın hizmetine girdi. Paşa, Sultan Abdülmecid’in padişah olması ile zorla Sadareti kapınca pek çok dile vakıf Redhouse’da onun tercümanı oldu. Bitmek tükenmek bilmez enerjisi ile bu vazifede koşturdu. En ikbal çağını yaşıyordu ki ünü imparatorluk ricali arasında iyiden iyiye yayılmış, İngiliz hükümeti nezdinde de tanınmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzyılın tantanalı olaylarından birisi Osmanlı &#8211; Mısır Krizinde Bahriye şûrası (denizcilik komisyonu) üyeliğine tayin edilerek Avrupa devletlerinin Mısır’a müdahalesinde tercüme işlerini yürüttü. Buradaki pek çok cürmü küçük kadri büyük hizmetleri münasebetiyle Sultan Abdülmecid tarafından liyakat ve olağanüstü hizmet mükâfatı olarak, iftihar nişanı ile ödüllendirildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Redhouseun-imzasi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12638" style="border: 1px solid black;" title="Redhouseun imzasi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Redhouseun-imzasi.jpg" alt="" width="317" height="104" /></a>Redhouse bundan sonra hariciye nezaretine girdi.  1841 yılında Osmanlı-İran arasındaki sınır düzeltme müzakereleri başlayınca Avrupalı devletleri,  bu arada İngiltere’nin temsilci bulundurduğu bir heyette tercüman kâtip olarak Erzurum’a gitti. 4 sene burada kalarak (Grammaire <em>raissonée de la langue Ottomane</em>) adlı Osmanlıca gramer kitabını yazıp yayınladı. Fakat eşi Erzurum’un çetin soğuğuna dayanmayarak hastalnan eşi  Tedavi için İngiltere’ye döndü ama Redhouse’da Erzurum dönüşü terar  Bâbıâli Tercüme odasında görev aldı.</p>
<table class="shutter" style="width: 369px; height: 293px;" border="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong>Londra’daki Türk Talebe Müfettişi</strong></span></p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: x-small;">Osmanlı devleti İngiltere’ye ve sair Avrupa ülkelerine dil, fen ve teknik eğitim tahsili için öğrenci ve bazen de işlerinde maharet kazanmak üzere işçi ve personel gönderilmekteydi.</span></span></div>
<div style="text-align: center;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: x-small;">&#8230;</span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: x-small;">Bunlardan özellikle denizcilik sahasında çalışacakların çoğu da İngiltere’ye yollanıyordu. Devlet tarafından gönderilen bu Türk öğrencilerin Londra’daki sayısı özellikle Kırım Savaşı sırasında çok arttı. Bunlara maharetle nezaret edecek, ilk eğitimi verecek ve gerektiğinde devlet adına teftişte bulunacak bir şahsa ihtiyaç duyuluyordu.</span></span></div>
<div style="text-align: center;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: x-small;">&#8230;</span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="font-family: verdana,geneva;"><span style="font-size: x-small;">Londra’daki Osmanlı elçisinin tavsiyesi ve hükümetinde uygun görmesiyle Redhouse’a bu konuda vazife verdi. Böylece Osmanlı devletinin Londra’daki ilk Türk talebe müfettişi Redhouse olmuştu.</span></span></div>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Osmanlı Devletiyle Bağlarını Koparmadı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1853’de sağlık sorunları gerekçesiyle, isteği üzerine Osmanlı hükümeti tarafından kendisine emekli maaşı bağlanır ve 43 yaş gibi bir olgunluk çağında ülkesine döner.  Bu tarihten sonra zamanını daha çok Osmanlı hizmetinde biriktirdiği zihinsel sermayeyi kullanmaya ayırır.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere de Dışişleri bakanlığında doğu dilleri tercümanı olur. Sözlük çalışmalarına da iştahla devam eder.   Bu yıllarında Osmanlı devleti tarafından, İngiltere’ye teknik eğitim ve dil öğrenmek için gönderilen burslu öğrencileri denetlemek üzere müfettiş tayin edilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece Osmanlı devleti ve elçiliği ile bağları hemen hiç kopmadan devam eder. (1856)</p>
<p style="text-align: justify;">1867’de Redhouse hayatının son demlerine kadar meşgul olacağı Osmanlıca kelimelerin etimolojik kökenini veren Külliyât-ı Azîziyye fi’l-Lugati’l Osmâniyye adlı hacimli bir çalışmaya başlamış hatta bunun için zaman zaman Osmanlı Hükümetine mektup yazarak maddi konuda ve baskısı hususunda yardım istemiştir.  Son yıllarında  da Osmanlıca ve doğu Türk lehçeler sözlüğü hazırlamakla uğraşmıştır.</p>
<p><strong>İddia Edildiği Gibi  Müslüman Oldu Mu? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Donanmada görev aldığı gençlik döneminde bahriyeliler arasından İngiliz Mustafa namıyla şöhret bulsa da sözlükçü Redhouse bazı kaynakların iddia ettiğinin aksine Müslüman olmamıştır. Arşiv kaynaklarında “Redhouse” veya “Redhouse el-İngilizi” olarak geçmesine karşın hiçbir yerde kendisinden “İngiliz Mustafa” olarak bahsetmez. Basılı Türkçe eserlerinde de ismini Redhouse el-İngilizi şeklinde yazar.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/baslica-eserleri.jpg"><img class="size-full wp-image-12706 alignleft" style="border: 1px solid black;" title="baslica eserleri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/08/baslica-eserleri.jpg" alt="" width="222" height="197" /></a>Meşhur şair Abdülhak Hamid hatıratında Redhouse’dan şöyle bahseder; <span style="font-size: medium;"><strong>&#8220;</strong></span>Londra’dayken İstanbul’u özledikçe Redhouse’u görmeye giderdim. Simaca, kıyafetçe adeta bir İstanbul beyefendisiydi ve bir Eyüpsultan’lı gibi sohbet ederdi. Seksen küsur yaşına rağmen Türk illerindeki mazisinden bahsederken gözlerine bir gençlik parıltısı gelirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu beyaz çınar 2 defa müdahale gördükten sonra devrilmiş, kısa bir hastalığın ardından da uzun ömrüne veda ettiğini kadim dostu Mr. Hyde Clark bildirmişti. Sefir Paşa ve bütün sefaretçe cenazesinde bulunduk.<span style="font-size: medium;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat Hyde Clark’ı ne <strong>kilisede</strong> nede mezaristan’da göremedim. Daha sonra Clark’a neden cenazeye katılmadığını sorunca <strong>&#8220;ben ancak kendi cenazeme katılırım&#8221;</strong> cevabını aldım <span style="font-size: medium;">&#8220;</span></p>
<table class="shutter" style="width: 342px; height: 315px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_uyari">
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>Sir James W. REDHOUSE</strong></span></p>
<p style="text-align: center;">&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1811’de Londra’da doğdu. 5 Yaşında babasını kaybetti. 8. Yaşında iken yetimler için eğitim veren, sert disiplinli bir denizcilik okuluna kaydoldu. Bir süre sonra disiplinsiz ithamıyla buradan çıkarıldı.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">&#8230;.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1826’de Kamarot olarak bir ticaret gemisine girdi ve gemi İstanbul’a uğradığında işinden ayrıldı. Daha sonra İstanbul yılları ve Osmanlı hizmetinde geçirdiği günler başladı. </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Erzurum’a, Rusya’ya, Malta’ya ve Osmanlı hükümet görevlisi olarak tekrar İngiltere’ye gitti. Diplomatik meselelerde üst görevler aldı. İftihar nişanı ve pek çok hediye ile taltif edildi</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1853’de emekli olarak İngiltere’ye döndü. Cambridge Üniversitesinde fahri doktora titri, 1888’de Kraliçe Viktoria’dan şövalyelik (Sir) nişanı aldı. 1892’de Londra’da öldü.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Hayatı boyunca Britanya tahtında 4 Kral, Osmanlı tahtında 5 padişah görmüş, Osmanlılar ile ilişkileri çok iyi olmasına rağmen İngiliz hükümeti ile pek geçinememiştir. Belki de bu yüzden Encyclopedia Britaninca’ya biyografisi konmamıştır.</span></p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Başlıca Eserleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Redouse’un;  İngilizce-Türkçe sözlük, etimolojik Osmanlıca Sözlük,  Osmanlıca gramer kitabı,  Osmanlıca cep kitabı vs . dil ve sözlük çalışmaların yanı sıra Kral IV. William’ın Sultan Mahmud’a hediye ettiği İbn-i Battuta Seyyaha namesinin Türkçeye aktarılmasına yardımcı olmuş, Fransız ormanlılık kanun ve nizamnamelerini çevirmiştir.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Esmaü’l Hüsna’yı</strong>, Hz. Muhammed için yazılmış <strong>Bürde kasidesini</strong>, Mevlana’nın <strong>Mesnevi’</strong>sini ve bugün Osmanlı tarihi kaynakları arasında kullanılan Eflaki’nin <strong>Menakıbü’l‘ârifin</strong> eserinden bazı pasajları İngilizceye tercüme etmiştir. Türkçeye İncil tercümesi yaptıysa da misyon tarafından beğenilmeyerek basılmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Osmanlı Bilimler Akademisine Üye</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1851’de Fransız Akademisi örnek alınarak kurulan Encümen‐i Daniş’e (Bilimler Akademisi) kırk Türk üyenin yanında; Hammer, Bianchi gibi doğu bilimcilerle beraber Redhouse’da üye seçilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonradan Encümen‐i Daniş yerine Cemiyet‐i İlmiye‐i Osmaniyye kurulunca Dönemin en mümtaz şahsiyetleriyle beraber Redhouse da buraya âza kaydedilir. Akademik alanda gerekli kitapların hazırlanmasına, batıdakilerin tercüme edilmesine katkıda bulunur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkçenin Latin Harfli Sözlüğü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Redhouse sadece Sözlüklerle uğraşmaz halk için kitaplarda yazar. Ancak Kırım savaşı patlayınca İngiltere’de Osmanlı prestiji yükselir, sözlüklerine ilgi artar.</p>
<p style="text-align: justify;">Fırsattan yararlanarak özellikle İngiliz subayların kullanımına yönelik gündelik Türkçe üzerine Latin harfleriyle bir cep kitapçığı hazırlar. Bu kitap çok tutunca hemen yenisini hazırlamak üzere kolları sıvar. Kitapta Türkçeyi Arap harfleri yerine Latin harfleri ile yazmıştır. Bu günkü Türkçeye özgü latinize harfler henüz türetilemediğinden kelimelerin imlası da ilginçtir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kitapta;</strong> “Cheleby (Çelebi), Khan (Han), Baghce (Bahçe),   Fagir (Fakir) , Hanoum (Hanım),  Faqad (Fakat), Serai (Saray)  Ghayretsiz (Gayretsiz), Menghene ( Mengene) Turshu ( Turşu)  “ şeklinde yer alır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="background-color: #ffffff;"><span style="color: #000000;">Bu yazı 27  Haziran 2010 HaberTürk tarih Sayı 5 &#8216;de yayınlanmıştır. </span></span><a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane327" title="Bu dosya 549 kez indirildi.">Pdf Orjinali için tıklayınız (549)</a></p>
<blockquote>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bibliyografya:</strong><br />
Findley, Carter V., “Sir James W. Redhouse (1811-1892) Mükemmel Bir Doğu Bilimcinin Öyküsü”, çev.Nuray Şimşek, Redhouse Yayınevi;  Ali İhsan Gencer, “<em>Redhouse’ın Türkçe lügati hakkında mektubu</em>”, İlmi Araştırmalar s.6, 1998 ;  M. Kaya Bilgegil, “<em>Türkiye’nin Londra’daki İlk Talebe Müfettişi Redhouse’dur</em>”, Kubbealtı Akademi Mecmuası,  y.4 s. 4, Ekim 1975; <em>Büyük İngiliz Türkoloğu Redhouse”</em> , Konya Halkevi Aylık Kültür Dergisi, Eylül 1942 sayı 47 ; Abdülhak Hâmid’in hatıraları, haz. İnci Ergün, Dergah yay; Murat Akgündüz, “19. Yüzyılda İhsan-ı Şahane”, Hediye Kitabı, Kitabevi yay.; <strong>BOA</strong>.: HR.MKT. 173/36;  HR. SFR.33/20;  A.AMD 72/64;  İ.HR. 139/7219;  HR. SFR.31/12;  HR. MKT. 3/56 <strong><em> </em></strong></p>
</blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/08/londrali-redhouseu-nasil-ingiliz-mustafa-yaptik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanoğlulları&#8217;nın Aile  Vakfı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/osmanoglullarinin-aile-vakfi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/osmanoglullarinin-aile-vakfi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 03:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hanedanı Âl-i Osman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12433</guid>
		<description><![CDATA[İki büyük dünya savaşı sonunda  Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedânı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler , Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı.
Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osmanogullari.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12434" style="border: 1px solid black;" title="Osmanogullari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osmanogullari.jpg" alt="" width="276" height="240" /></a><span class="cap" title="İ">İ</span>ki büyük dünya savaşı sonunda  Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedânı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler , Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı.</p>
<p style="text-align: justify;">Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hanedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hanedanlarından bile büyük&#8230; Ertuğrul Gazi’den (1191-1281) İkinci Abdülhamîd’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halîfelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.<span id="more-12433"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Süngün Yolunda </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk, yetişkin (18 yaş üzeri) şehzâdelerin çıkarılmasını tasarlarken, İsmet Paşa müdahale etti. Hânedan üyesi olmayan, tahta geçmeleri akıldan bile geçmeyen bir sürü insanı kafileye kattı (o tarihte bebekler dahil hânedan 37 şehzâde ve 42 sultandan ibaretti). Bunlar ebediyyen Türkiye topraklarından çıkarılıyorlardı, transit geçmeleri bile mümkün değildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Armai-sultani.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12437" title="Armai sultani" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Armai-sultani.jpg" alt="" width="212" height="190" /></a>Osmanoğulları’nın her şeyine el konuldu. Türkiye dışındaki varlıklarının hiçbirini o devletler, Türkiye’deki uygulamayı emsal göstererek vermediler (verilmemesi için Ankara’dan da yazı gönderildi). Hânedanın yabancı bankalarda kuruşu yoktu. Sultan Vahîdeddin büyük akılsızlık edip Türkiye’yi terk ederken bir avuç elmas almayı bile düşünmemişti.</p>
<div id="attachment_12458" class="wp-caption alignright" style="width: 179px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Sultan-Abdulmecid.jpg"><img class="size-full wp-image-12458" title="Sultan Abdulmecid" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Sultan-Abdulmecid.jpg" alt="" width="169" height="284" /></a><p class="wp-caption-text">Sultan Abdülmecid</p></div>
<p style="text-align: justify;">Her Türk’ün elbette dokunulmaz malı mülkü varken,  Osmanoğulları’nın her şeyi yağmacıların,  dolandırıcıların, azınlıkların eline geçti. Millî Mücadele kahramanlarının hiçbirinin bu iğrenç yağmaya katılmadığını belirtmem gerekir. Keşke Atatürk’ün silâh arkadaşları paşalara İstanbul’da birer hânedan köşkü, yalısı, konağı verilse idi, millî vicdan bunu onaylardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi Şehzâde Osman Salâhaddin Efendi Osmanoğlu, Hânedan için bir vakıf kurulacağını bildirdi. Zira günümüze kadar Türk prens ve prenseslerinin çoğu, feci şartlarda yaşadılar. Millî ayıbımız olarak tarihe geçecektir. Derin devlet, hânedânın dışarıdaki faaliyetlerini izleyip vakit harcadı. Zira Türkiye aleyhinde faaliyet şöyle dursun, kem söz söyleyen çıkmadı. Yarın devam edeceğim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Bugün Osmanlı Ailesi</strong></span></p>
<div id="attachment_12439" class="wp-caption alignleft" style="width: 214px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/osman-osmanoglu-ciragan-sarayinda.jpg"><img class="size-full wp-image-12439" title="Selahaddin Osmanoglu " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/osman-osmanoglu-ciragan-sarayinda.jpg" alt="" width="204" height="149" /></a><p class="wp-caption-text">Osmanlıoğlu Vakfını Kuracağını Açıklayan; V. Murad&#39;ın Torunu, Şehzade Selahattin Osmanoğlu</p></div>
<p style="text-align: justify;">Osmanoğulları Hânedânı şu anda 22 şehzâde+16 sultan denen prensesten oluşuyor (18 yaş üzerindekiler sadece 18 şehzâde+13 sultan). Bunlar Hânedân âzâsıdır (üyesi). Sultan (prenses) çocukları olan 23 sultan-zâde (prens) ve 13 hanım-sultan (prenses). Hânedân üyesi değil, Hânedân mensûbu’dur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlara gene aynı sayılarda Dâmâd denen sultan eşleri ve Hanımefendi denen şehzâde eşlerini eklemek gerekir, bunlar da prens ve prenses statüsündedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar ülkemizde bilinmiyor. Halbuki Avrupa cumhuriyetlerinde, eski hânedanlarına ait her şey dikkatle izlenir, bugünkü nesil tarafından da bilinir. Bizim böyle bir konumuz olmamasına, konunun hiç değilse devlet dışında tutulmasına çok gayret gösterildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Vakıf Teşebbüsleri </strong></span><strong></strong></p>
<div id="attachment_12455" class="wp-caption alignright" style="width: 200px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Kanuninin-tugrasi.jpg"><img class="size-full wp-image-12457" title="Kanuninin tugrasi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Kanuninin-tugrasi.jpg" alt="" width="190" height="135" /></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Tugra-i-sultani.jpg"><img class="size-full wp-image-12455 " title="Tugra i sultani" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Tugra-i-sultani.jpg" alt="" width="190" height="135" /></a><p class="wp-caption-text">Tuğrai Sultanî</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bugün en yaşlı sultan, Nasl-i Şâh Sultan’dır (Dolmabahçe Sarayı’nda 1921’de doğdu). Son halîfe İkinci Abdülmecîd’in oğlunun kızıdır. Annesi ise, son pâdişah (hâkan) Sultan Vahîdeddin’in kızıdır. İstanbul’dadır. En yaşlı şehzâdeye, Hânedan Reîsi deniyor. Osman Bâyezîd Efendi’dir (1924). Amerika’da yaşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">1703’te en yaşlı şehzâdenin tahta geçmesi kesinlik kazandı. (Babadan büyük oğula) sistemi bırakıldı. Osman Bâyezîd Efendi, Osmanlı Vakfı’nın başkanlığını kabûl etmişse de, yaşı dolayısıyla, fahrî (onursal) durumda kalacağı anlaşılıyor. Vakfı fiilen, Hânedân’ın en faal üyesi olan 5. Murad (ilâveten anne tarafından Sultan Reşid) dalından Şehzâde Osman Salâhaddin Efendi (1940) yönetecektir.</p>
<div id="attachment_12442" class="wp-caption alignleft" style="width: 186px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osman-Nami-Osmanoglu.jpg"><img class="size-full wp-image-12442" title="Osman Nami Osmanoglu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osman-Nami-Osmanoglu.jpg" alt="" width="176" height="124" /></a><p class="wp-caption-text">Geçtiğimiz günlerde vafet eden (15.07.2010)  Sultanzâde Osman Nâmi Bey</p></div>
<p style="text-align: justify;">Sultan Hamid’di, Osmanlı’ydı diye yeri göğü inleten gerçek aydınlarımızın,  zenginlerimizin konunun tarihî önemine yakışır ciddi meblağlarla vakfı desteklemeleri gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu millî utançtan mutlaka kurtulmalıyız. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’ın bir işareti şarttır. Bunu yapacak millî seciyeye ve cesarete sahiptir.İslâm Konferansı Genel Sekreteri kadîm dostum Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu‘nun da vakıf için üye devletlerin dolar milyarderlerini uyarmasını bekliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Son-sarayli-sehzade-ertugrul-osman-efendi.jpg"><img class="alignright  wp-image-8391" title="Son sarayli sehzade ertugrul osman efendi" src="http://www.timas.com.tr/Images/Kitaplar/hanedaninsurgunoykusu-jpg.aspx?width=180" alt="" width="136" height="162" /></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Son-sarayli-sehzade-ertugrul-osman-efendi.jpg"><img class="alignright  wp-image-8391" title="Son sarayli sehzade ertugrul osman efendi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Son-sarayli-sehzade-ertugrul-osman-efendi.jpg" alt="" width="122" height="163" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Halîfe padişahlarının çocukları ile ilgilenenler olacaktır. Birçoğunun dedelerinin bu şanlı hanedanın nice lütfunu gördüğü malûmdur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><em>Bibliyografya:</em><em><br />
Tahsin Yılmaz Öztuna,”Durum”,  Türkiye Gazetesi, 19 -</em>20.07.20010, </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/osmanoglullarinin-aile-vakfi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir demet Ebrû</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/bir-demet-ebru/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/bir-demet-ebru/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 06:52:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=11777</guid>
		<description><![CDATA[Farsça bulut anlamına gelen &#8220;ebr&#8221; sözcügünden türemiştir Ebrû. Çeşitli rivayerler olmakla birlikte ne zaman nerede ortaya çıktığı tam olarak kestirilemez. Ancak doğuya özgü bir süsleme sanatı olduğu, Adriyatikten Hind&#8217;e kadar geniş bir coğrafyada hayat bulduğu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="bio_dig" style="text-align: justify;">Farsça bulut anlamına gelen &#8220;ebr&#8221; sözcügünden türemiştir Ebrû. Çeşitli rivayerler olmakla birlikte ne zaman nerede ortaya çıktığı tam olarak kestirilemez. Ancak doğuya özgü bir süsleme sanatı olduğu, Adriyatikten Hind&#8217;e kadar geniş bir coğrafyada hayat bulduğu açıktır. İşte bir demet Ebrû:</div>
<div id="bio_uyari" style="text-align: center;">
<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-62-11777">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-996" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/1.jpg" title=" " class="shutterset_set_62" >
								<img title="1" alt="1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/thumbs/thumbs_1.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-997" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/3.jpg" title=" " class="shutterset_set_62" >
								<img title="3" alt="3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/thumbs/thumbs_3.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-998" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/6.jpg" title=" " class="shutterset_set_62" >
								<img title="6" alt="6" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/thumbs/thumbs_6.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-999" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/5.jpg" title=" " class="shutterset_set_62" >
								<img title="5" alt="5" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru/thumbs/thumbs_5.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>

<br />

<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-63-11777">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-1001" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/14.jpg" title=" " class="shutterset_set_63" >
								<img title="14" alt="14" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/thumbs/thumbs_14.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1002" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/20.jpg" title=" " class="shutterset_set_63" >
								<img title="20" alt="20" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/thumbs/thumbs_20.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1003" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/32.jpg" title=" " class="shutterset_set_63" >
								<img title="32" alt="32" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/thumbs/thumbs_32.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-1005" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/33.jpg" title=" " class="shutterset_set_63" >
								<img title="33" alt="33" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/ebru2/thumbs/thumbs_33.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>

</div>
<p><span id="more-11777"></span></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11767" title="1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/1.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11769" title="3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/3.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/5.jpg"><img title="5" src="../wp-content/uploads/2010/06/5.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/6.jpg"><img class="aligncenter" title="6" src="../wp-content/uploads/2010/06/6.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a><a href="../wp-content/uploads/2010/06/9.jpg"><img title="9" src="../wp-content/uploads/2010/06/9.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/19.jpg"><img title="19" src="../wp-content/uploads/2010/06/19.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/35.jpg"><img title="35" src="../wp-content/uploads/2010/06/35.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/07/40.jpg"><img title="40" src="../wp-content/uploads/2010/07/40.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/07/41.jpg"><img title="41" src="../wp-content/uploads/2010/07/41.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/07/42.jpg"><img title="42" src="../wp-content/uploads/2010/07/42.jpg" alt="" width="680" height="430" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/2.jpg"><img title="2" src="../wp-content/uploads/2010/06/2.jpg" alt="" width="450" height="555" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="../wp-content/uploads/2010/06/2.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11774" title="8" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/8.jpg" alt="" width="400" height="600" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/8.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/10.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11776" title="10" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/10.jpg" alt="" width="328" height="480" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/11.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11788" title="11" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/11.jpg" alt="" width="450" height="568" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/11.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/12.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11789" title="12" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/12.jpg" alt="" width="381" height="494" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/12.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/13.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11790" title="13" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/13.jpg" alt="" width="380" height="508" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/13.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/14.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11791" title="14" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/14.jpg" alt="" width="390" height="524" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/14.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/15.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11792" title="15" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/15.jpg" alt="" width="383" height="543" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/15.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/16.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11793" title="16" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/16.jpg" alt="" width="379" height="525" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/16.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/17.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11794" title="17" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/17.jpg" alt="" width="383" height="529" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/17.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/18.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11795" title="18" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/18.jpg" alt="" width="389" height="523" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/19.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/20.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11797" title="20" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/20.jpg" alt="" width="389" height="537" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/20.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/21.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11798" title="21" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/21.jpg" alt="" width="400" height="633" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/21.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/22.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11799" title="22" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/22.jpg" alt="" width="400" height="576" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/22.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/23.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11800" title="23" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/23.jpg" alt="" width="400" height="558" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/23.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/24.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11807" title="24" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/24.jpg" alt="" width="400" height="556" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/24.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/25.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11801" title="25" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/25.jpg" alt="" width="400" height="286" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/25.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/26.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11802" title="26" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/26.jpg" alt="" width="400" height="720" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/26.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/27.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11803" title="27" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/27.jpg" alt="" width="400" height="600" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/27.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/28.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11804" title="28" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/28.jpg" alt="" width="377" height="600" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/28.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/29.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11805" title="29" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/29.jpg" alt="" width="400" height="589" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/29.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/30.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11806" title="30" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/30.jpg" alt="" width="400" height="584" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/30.jpg"></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/31.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11808" title="31" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/31.jpg" alt="" width="400" height="601" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/32.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11809" title="32" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/32.jpg" alt="" width="400" height="569" /></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/33.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11810" title="33" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/33.jpg" alt="" width="400" height="570" /></a><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/34.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-11811" title="34" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/34.jpg" alt="" width="400" height="630" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/bir-demet-ebru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Farenin Hasretinden Öldü Kedi !</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/farenin-hasretinden-oldu-kedi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/farenin-hasretinden-oldu-kedi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 05:26:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=11693</guid>
		<description><![CDATA[Bizim kültürümüzde “tarih düşürme” veya “tarih söylemek” şeklinde anılan bir sanat vardır. Evet, bu sahayı sanat olarak telakki edebiliriz. Nitekim ebced hesabı ile tarih söylemek apayrı bir zeka ve maharet gerektirir. En basit şekliyle tanımlayacak olursak, tarih düşürme, bir mısrada yahut kelimede geçen harflerin ebced hesabına göre toplamıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Kara-kuru-kari-aldi-numan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-11695" style="border: 1px solid black;" title="Kara kuru kari aldi numan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Kara-kuru-kari-aldi-numan.jpg" alt="" width="279" height="312" /></a></strong></p>
<div>
<table class="shutter" style="width: 364px; height: 98px;" border="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><strong> </strong></p>
<div id="bio_destek"><strong>Nice kendi gibi iri sıçanı<br />
Bir ısırmakla iki böldü kedi<br />
Kuyruğu dikdi dedim tarihin<br />
“Farenin hasretinden öldü kedi”<br />
</strong></div>
<p><strong> </strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><br class="_mce_marker" /><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="Y">Y</span>ukarıdaki mısraların ne anlama geldiğini ya da “acaba niye böyle bir şiir kaleme alınmış?” diye düşünenler olabilir. Bir kedi hayal edin ki, ömrü hayatı farelerin peşinde geçmiş ve daha bir ısırışla onları perişan etmiştir. Ama en nihayetinde o da tazyik-i nefes ederek ebedi âleme göç eyleyecektir. Efendim, söz konusu mısralar 18. asırda yaşamış bir şairimizin (Sururî) çok sevdiği kedisinin ölümü üzerine hissettiği üzüntünün bir dışa vurumudur.<span id="more-11693"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bizim kültürümüzde “<strong>tarih düşürme</strong>” veya “<strong>tarih söylemek</strong>” şeklinde anılan bir sanat vardır. Evet, bu sahayı sanat olarak telakki edebiliriz. Nitekim ebced hesabı ile tarih söylemek apayrı bir zeka ve maharet gerektirir. En basit şekliyle tanımlayacak olursak, tarih düşürme, bir mısrada yahut kelimede geçen harflerin ebced hesabına göre toplamıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Selim-han-minyaturu.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-11709" title="Selim han minyaturu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Selim-han-minyaturu.jpg" alt="" width="254" height="323" /></a>Tabi bu noktada söz konusu harflerin İslam harfleri olduğunu belirtmekte fayda var. Bu sahaya tarihçilerden çok şairler ilgi göstermiş ve tarihçilerimiz yaşanan hadiseleri uzun, detaylı anlatma yolunu tercih ederken, şairlerimiz ise bir iki mısra ile hem hadiseyi özetlemiş hem de olayın hangi zamanda meydana geldiğini göstermişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tarihler bugün kullandığımız miladi takvime göre değil, hicri takvim üzerinden düşülürdü. Örneğin Sultan II. Selim Kıbrıs adasını almış ve bunun üzerine “<strong>Aldı Kıbrus adasın Şâh Selim</strong>” dizesi söylenmiştir ki hicrî 978, miladi olarak da adanın fethi olan 1571 senesine tekabül eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Ben Deniz Geçtim…</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul 857 senesinde fethedilmiş ve bunun üzerine “<strong>Ehl-i din aldı İstanbul’u cidal ü ceng ile</strong>” denilmiştir ki, bu da fethin şanlı tarihi olan 1453’e denk düşer. Sadece savaşlar için değil, günlük hadiseler için de tarihler söylenmiştir. 1754’te Haliç tamamıyla donmuş ve Hakim Efendi isimli birisi şu tarihi söylemiştir:</p>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: justify;"><strong>Buz üstünden geçen geldi bana yaz dedi tarihin<br />
Deniz altmış sekizde dondu buzdan ben-deniz geçtim </strong>(1168)</p>
</div>
<p style="text-align: justify;">Şair burada tevriye sanatı yapıyor ve kendisinin Haliç denizinde yürüğünü belirtiyor. Son dönemin en önemli şairlerinden Şeyh Galip aynı zamanda bir Mevlevi’dir. O vefat ettiği zaman da “<strong>Geçdi Galip Dede candan yâ Hû</strong>” denilmiştir ki, hicrî olarak ölüm tarihi olan 1214’ü bizlere verir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/bogaz-dondu.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-11716" title="bogaz dondu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/bogaz-dondu.jpg" alt="" width="325" height="199" /></a>18. asrın neşeli ve zeki simalarından biri de şair Sururi’dir. Asıl ismi Osman’dır ve Adanalı’dır. İlk tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra 1779 senesinde İstanbul’a gelir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere 1798 senesinde çok sevdiği kedisini kaybetmiş ve bunun üzerine şiir söylemiştir. Bundan başka Sururî, yaşadığı birçok hadise için tarih düşürme usulünü uygulamıştır. Diyebiliriz ki o, edebiyat tarihimizde bu sahada en önde gelen isimlerdendir. Bunlar arasında eğlenceli olanlardan biri de şudur: Şairin evi yakınlarında olan bir mektebin çatısı damlamaktadır. Veli Baba isimli yetkili biri çocukları evlerine gönderir ve okulun çatısını tamir ettirir. Bu durumda çocukların istedikleri de yerine gelmiştir. Tabii ki de yalnızca çatının tamir işi değil, asıl okulun tatil edilmesi onları sevince boğmuştur. Ardında işte bu mısralar gelir:</p>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: justify;"><strong>Muallim hanesinin damı damlardı Veli Baba<br />
Kılup etfâli âzâd istedi tecdidini anın<br />
Hesab-ı ebcedi kalfa bilirmiş söyledi târih<br />
Yıkıldı mektebin sakfı yapıldı gönlü sıbyânın</strong> (1202 / 1787)</p>
</div>
<p style="text-align: justify;">Bir sene önce de İstanbul’da şiddetli bir kış yaşanmıştır ve Sururi buradaki teessürünü İstanbul’u Erzurum’a benzeterek göstermiştir:</p>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: justify;"><strong>Erzurum’a dönmüş İslambol bu yıl yaz gelmiyor</strong> (h.1201 / m.1786)</p>
</div>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Osmanlida-cocuk-olmak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-11722" title="Osmanlida cocuk olmak" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Osmanlida-cocuk-olmak.jpg" alt="" width="191" height="231" /></a>Son olarak şairin yaşlı bir arkadaşı olan Numan Efendi’nin evliliği üzerine söylediği tarihi paylaşalım. Anlaşılan zat-ı muhteremin yaşı epeyce vardır ve boyu posu da artık keman (yay) olmuştur. Fakat eskiler “ruh kocamaz” derlerdi ve herhalde bu söz tezahür etmişti. Buna binaen kendisine aldığı kadının da dünyalar güzeli bir şey olmayacağı elbette ki hepimizce tahmin edilebilir…</p>
<div id="bio_destek">
<p style="text-align: center;"><strong>Yine evlendi Bozoklu kocaman<br />
Kâmeti olmuş iken hemçü kemân<br />
Ak imiş saçı dedim târihin<em><br />
Kara kuru karı aldı Numan</em></strong><strong> </strong> (1775)</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/farenin-hasretinden-oldu-kedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Naz Etme Kahve!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/naz-etme-kahve-kahvehane/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/naz-etme-kahve-kahvehane/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2010 18:46:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10883</guid>
		<description><![CDATA[Ruhun rahatı, ömre ömür  katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli kimdir  diye sorduğumuzda elbette <strong>kahve</strong> diyeceğiz. Nitekim bu olayın tiryakileri de bilirler ki, rengiyle ve  şekliyle güzel olduğu gibi kokusu ile de ayrı bir cazibeye sahiptir kahve. Biz bu yazımızda tahmin edilenin aksine kahvenin genel tarihini değil,  tarihimizde kahve için söylenen bir şiiri sizlerle paylaşacağız.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Turk-kahvesi1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10928" style="border: 1px solid black;" title="Turk kahvesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Turk-kahvesi1.jpg" alt="" width="209" height="278" /></a></p>
<p>Tarihe mâl olmuş bir bilmece  geçmişten bugüne şöyle seslenir:</p>
<p style="text-align: center;"><em>Ol nedir kim  bir güzel esmer civân<br />
Râhat-ı rûh u hayât-efzâ-yı cân<br />
</em><em> Anın için meyleyip erbâb-ı dil<br />
Iyş u nûş  eyler anınla her zaman</em></p>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="R">R</span>uhun rahatı, ömre ömür  katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli kimdir  diye sorduğumuzda elbette <strong>kahve</strong> diyeceğiz. Nitekim bu olayın tiryakileri de bilirler ki, rengiyle ve  şekliyle güzel olduğu gibi kokusu ile de ayrı bir cazibeye sahiptir kahve. Biz bu yazımızda tahmin edilenin aksine kahvenin genel tarihini değil,  tarihimizde kahve için söylenen bir şiiri sizlerle paylaşacağız.</p>
<p><span id="more-10883"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve-bayrak.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-10893" title="kahve bayrak" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve-bayrak.jpg" alt="" width="198" height="186" /></a>Şu kadarını söylemek gerekirse Türk milleti bu kara kuru nesne ile tam manasıyla 16.  asırda tanışmış bulundu. Kesin bir tarih hakkında kronikler ittifak etmiyorsa  da, eğer bir sene tayin etmek gerekirse bunun 1500’lü yılların ortası olduğunu  söylemek yanlış olmayacaktır. Osmanlı halkı Yemen bölgesinden ithal olan bu siyah tohumu  önce uzaktan seyretti, seyretti; fakat bir müddet sonra ona öyle ısındı ki,  hakkında münakaşalara, ihtilaflara ve hatta kavgalara bile tutuştular. Bunun  sebebi açıktı…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>El-cevab: ?</strong></p>
<div id="attachment_10886" class="wp-caption alignright" style="width: 217px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve-aski.jpg"><img class="size-full wp-image-10886" title="kahve aski" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve-aski.jpg" alt="Kahve Aşkı" width="207" height="207" /></a><p class="wp-caption-text">Kahve Aşkı</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu lezzetli, hoş kokulu –tabi kimine göre de acı ve tatsız- olan içeceğin  acaba dinî çerçeveden bakıldığında içilmesi münasip miydi? Çünkü daha önceki yüzyıllarda İslam diyarında buna benzer bir şey ne görülmüş ne de  içilmişti! Derhal âlimlere, müftülere ve hatta şeyhülislamlara müracaat edilmiş ve  kahve için nasıl bir hüküm verileceği merakla beklenmeye başlanmıştı. Netice olumluydu ve “<strong>el-cevab: Caizdür</strong>” fetvası söz konusu tedirginliği giderip tiryakilerin gönlüne su serpti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu saatten sonra bir müddet sükûnet sağlandı ise de daha sonra kahve aleyhtarı  olanlar durumu abartarak yeniden ortalığı velveleye verdiler. O kadar ki, mesele dönemin Şeyhülislamı Bostanzade Mehmed Efendi’ye kadar çıktı. Zamanın şairlerinden bir tanesi bu fetva istenen konuyu şiire büründürerek,  büyük âlime 24 mısralık bir manzume sundu. Tabi hazret bundan geri kalır mı…</p>
<p style="text-align: justify;">O da  104 mısradan oluşan bir cevap hazırladı ki, kahve içilmesinin dinen hiçbir  mahzuru olmadığını şiirsel bir dille ispatladı. Eğer kısmet olursa bir başka  yazıda bu suali ve cevabı ele almaya çalışalım, şimdilik konumuzu fazla  dağıtmayalım.</p>
<p><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-10921" title="kahve" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kahve.jpeg" alt="" width="223" height="193" /></a>Kahvehaneler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Daha  sonra İstanbul’ un muhtelif semtlerinde meclisler kurulmaya başlandı ve haşmet-meab kahve huzurunda ilmi ve  edebî topluluklar teşekkül etti. Binaenaleyh bu noktada söz konusu meclisleri zamanımızdaki vakit öldürülen, beyhude nefes tüketilen kahvehaneler ile karıştırmayalım. Nitekim o dönemde kahvenin birleştirici unsurundan  istifade edilerek, bu mekanlarda ilim ehli yahut ilme hasret kişiler toplanır,  kimi zaman kitaplar okunur, kimi zaman da edebi münazaralar tertip edilirdi.  Kahve eşliğinde sohbetler husule gelir, haller gönüller sorulur ve bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı bizzatihi müşahede edilirdi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Uzatma Kahve!</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözü fazla uzatmadan yukarıda okuyucularımıza vaad ettiğimiz şiiri arz edelim. Bu şiir bir  halk şairinin dilindendir. Yazarı Âşık Zülalî’dir ve 19. yüzyılda yaşamıştır. Dönemine göre dili gayet anlaşılır olduğundan herhangi bir izahata da  mahal bırakmamaktadır. Şiirden anlıyoruz ki Âşık Zülali de bir kahve  mübtelasıdır ve hatta bundan öte ismi gibi bir kahve âşığıdır:</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/bakir-cezve.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10929" style="border: 1px solid black;" title="bakir cezve" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/bakir-cezve.jpg" alt="" width="310" height="250" /></a></p>
<table class="alignleft" style="width: 332px; height: 341px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr align="center">
<td>
<blockquote>
<p style="text-align: center;">Hayat suyu musun ey sâdık  vefâ?<br />
Gel yetiş derdime, naz etme  kahve!<br />
Hazm eder, verirsin mideye  safâ<br />
Meziyetin çoktur, uzatma  kahve!</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">Yemen’den gelirsin yolların  uzun<br />
Her nere gidersen karadır  yüzün<br />
Gâhi tatlı, gâhi acıdır özün<br />
Bu hâlin kimseye belletme  kahve!</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">Kendin siyah amma  fincanların kar!<br />
Kimseye yok, sana olan  itibar<br />
Aman! Eksik olma kıyamet  kopar!<br />
Sakın tiryakiyi incitme  kahve!</p>
<p style="text-align: center;">&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">Şekerle pişince sever Zülali<br />
Nezaketle uzar dost yâran  eli<br />
Buyursunlar, yağar yağmur  misâli<br />
Sen de mağrur olup, naz etme  kahve!</p>
</blockquote>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="wp-oembed" style="width: 478px; height: 2px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Efendim, son olarak kahve ile tütünün birbirinden ayıramayanlar için eskilerin  bir sözünü de söyleyelim, tâ ki “kahve-tütün” müptelaları daha sonra “Niçin muhteşem ikilinin arasına ayrılık sokup, onları beraber anmadın!” deyip  şikayette bulunmasınlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="aligncenter size-full wp-image-10913" title="tutunsuz_kahve_semersiz_esege_benzer" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/tutunsuz_kahve_semersiz_esege_benzert1.jpg" alt="" width="651" height="199" />Bunun misli gibi bir başka benzetme yoluna gidilerek çay için de benzer deyişler söylenmişse de şu an itibariyle başına tâcını kondurduğumuz esmer  güzelini incitmeyelim ve iyisi mi bir fincan kahve ile nâz u niyâzı ber-taraf  edelim!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/06/naz-etme-kahve-kahvehane/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kābusnâme Nedir?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kabusname-nedir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kabusname-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 18:34:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10361</guid>
		<description><![CDATA[

Ankara Savaşı&#8217;nı (1402) müteakip başlayan ve bizde “Fasıla-ı Saltanat” yahut daha yaygın  şekliyle “Fetret Devri” olarak bilinen dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı sıkıntılı zaman dilimini ifade eder. Kardeşleri arasından sivrilerek  başa geçen Çelebi Mehmed, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<div id="attachment_10407" class="wp-caption alignleft" style="width: 174px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bir-meclisi-tasvir-eden-minyatur.jpg"><img class="size-medium wp-image-10407 " title="Bir-meclisi-tasvir-eden-minyatur" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bir-meclisi-tasvir-eden-minyatur-273x300.jpg" alt="Bir-meclisi-tasvir-eden-minyatur" width="164" height="180" /></a><p class="wp-caption-text">Bir meclisi tasvir eden minyatür</p></div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="A"><span>A</span></span>nkara Savaşı&#8217;nı (1402) müteakip başlayan ve bizde “Fasıla-ı Saltanat” yahut daha yaygın  şekliyle “Fetret Devri” olarak bilinen dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı sıkıntılı zaman dilimini ifade eder. Kardeşleri arasından sivrilerek  başa geçen Çelebi Mehmed, hiç şüphesiz Anadolu’daki düzeni yeniden tesis etmiş ve  ardından gelen oğlu II. Murad Han da kazandığı zaferlerle Fatih’e nihayet  teessüsü tam oturmuş bir devlet emanet etmişti. Tıpkı babası ve oğlu gibi büyük bir kumandan  olan Sultan II. Murad döneminde, ayrıca cehalete karşı da savaş açılmış, onun  saltanatında yapılan gerek te’lif ve gerekse de tercüme faaliyetlerine çok az sayıda  padişah yaklaşabilmiştir. Sultan Murad’ın tercüme edilmesini emrettiği  eserlerden bir tanesi de, bir başka hükümdar tarafından kaleme alınan Kābusnâme’dir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-10361"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kābusnâme 11. yüzyılda Farsça olarak yazılmıştır. Yazarı, Keykavus bin İskender’dir ve soylu  bir hanedandan gelmektedir. Dedeleri gibi zamanında padişah olup olmadığı  tam açık değildir. Keykavus, oğlu Gilan Şah’a nasihatlerde bulunmuş ve bu  nasihatlerini ele aldığımız eser olan Kābusnâme’de toplamıştır.  Öyleyse  bu kitap hem bir siyasetname, hem de nasihatnamedir. İçerisinde yılların ağarttığı saçlardan ve eskittiği bakışlardan arda kalan tecrübeler yer almaktadır.  İsmi  neden Kābusnâme’dir? Bunu iki yönlü cevaplandırabiliriz: Biri, yazarın ismi olan Key-kavus’a atıftır ki,  kimi kaynaklarda Kavusnâme olarak da geçer. İkincisi, yazarın dedesi Kābus’a atfen, dedesinin ismiyle çoğu zaman Kābusnâme olarak da anılagelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitap, Sultan II. Murad’ın emri ile Türkçe’ye kazandırıldı. Çeviriyi yapan ise İlyasoğlu  Ahmed adında biridir. İlyasoğlu Ahmed, eseri niye ve nasıl tercümeye  başladığını işte şu şekilde anlatır:</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10365" class="wp-caption alignright" style="width: 201px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Kabusname-nin-Eski-Bir-Baskisi.jpg"><img class="size-full wp-image-10365" title="Kabusname-nin Eski Bir Baskisi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Kabusname-nin-Eski-Bir-Baskisi.jpg" alt="Kabusname-nin Eski Bir Baskisi" width="191" height="298" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Kabusname&#8217;nin Eski Bir Baskısı</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Şöyle bilmek gerekir ki,  insanlar arasında Allahu tealanın yarattıklarının en güçsüzü olan Ahmed bin İlyas bir gün Filibe  yolunda padişahın hizmetine vardım. Baktım ki cihanın sultanı, zamanın gâlibi,  sultan soyundan Sultan Murad Han elinde bir kitap tutar. Bu hakîr, hasta  gönüllü o âlicenap padişaha: “Bu ne kitabıdır?” diye sordum. O tatlı sözüyle “K</em>ā<em>busnâme’dir” diye cevap verdi ve dedi ki, “Hoş kitaptır, içinde çok yararlı şeyler ve nasihatler vardır; amma Fars dilincedir. Bir kişi Türkçe’ye çevirmiş,  fakat anlaşılır değil. Açık söylememiş. Bundan dolayı hikâyesinden tat  bulamayız. Bir kimse olsa ki, bu kitabı açık ve anlaşılır bir şekilde çevirse, tâ ki mânâsından gönüller haz alsa.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>İşte bu hakîr gayret  gösterdim, “Buyurursanız ben çevireyim” deyince, o temiz görüşlü padişah “Senin ne haddine!” demedi,  “Hemen çevir!” diye buyurdu. İşte bu hakîr de çalıştım. Gerçi bu kadar gücüm  yoktu, amma onun himmetinin bereketiyle K</em>ā<em>busnâme’yi Türkçe’ye  tercüme ettim. Şöyle ki, bir sözü aralayıp geçmedim. Aklımın erdiğince kimi  anlaşılması güç sözleri de basit olarak açıkladım, tâ ki düşünerek okuyanlar  anlamında haz alsınlar ve bu güçsüzü hayır dua ile ansınlar.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kābusnâme 44  bölümden oluşmaktadır. Burada hemen hemen her konuda başlık yer almaktadır. O kadar ki, bir hükümdarın  nasıl davranması gerektiğinden tutun da, günlük hayata dair nasıl yemek yenir,  nasıl misafir ağırlanır ve hatta nasıl yatılıp nasıl kalkılıra kadar  tavsiyelerde bulunmaktadır. Yer yer bu nasihatler, eskilerin ve tarihte nam salmış büyük  şahsiyetlerin sözleriyle de pekiştirilmektedir. İşte kitaptan bazı dikkat çeken  noktalar:</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10366" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Celebi-Mehmed-Han.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-10366" title="Celebi Mehmed Han" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Celebi-Mehmed-Han-150x150.jpg" alt="Celebi Mehmed Han" width="150" height="150" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Çelebi Mehmed Han</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">*Oğul! Ve de çalış ki, mal bakımından  yoksulsan, akıl ve ilimde zengin olasın; çünkü akıl ve ilim ile mal elde edilebilir; ama mal ile akıl ve  ilim elde edilemez. Bunu da bil ki, mal cahilden gidebilir. Ama akıl ve ilim, kişiden gitmez. Ayrıca mala hırsızdan, haramîden, yangından ve bunlara  benzer şeylerden zarar vardır. Ama akıl ve ilme hiç zarar yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">*Bundan başka kalabalık arasında kimseyi hedef alarak nasihat etme. Çünkü halk içinde bir kişiye  öğüt vermek, onun bütün ayıbını başına kakmak gibidir. Amma kimse yokken  zararı olmaz, hatta iyi olur. Nitekim demişlerdir: Halk içinde öğüt vermek,  başa kamçıyla vurmak gibidir. Bir de öfkelenenlerden olma. Eğer bir kimse  sana öfkelenip söylerse, sen ona yavaşlıkla cevap ver.</p>
<p style="text-align: justify;">*Bilgisizlikle ve cahille hoşnut olma, eğer sohbet edersen iyi kişilerle sohbet et.  Nitekim iyilerin sohbeti yüzünden senin de adın iyi olur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10367" class="wp-caption alignright" style="width: 210px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Donemi-tasvir-eden-bir-minyatur.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-10367 " title="Donemi tasvir eden bir minyatur" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Donemi-tasvir-eden-bir-minyatur.jpg" alt="Donemi tasvir eden bir minyatur" width="200" height="163" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Dönemi tasvir eden bir minyatür</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">*Misafir ağırlarken bizim ülkemizde hoş âdet vardır. Ne zaman misafir gelse önüne yiyecek  korlar, bir iki bardak suyu da ortaya bırakılar. Kendileri giderler, görünmez  olur. Yalnız birisi kalır ki, onların hizmetiyle meşgul olur. Belki bu bile  biraz uzakça durur, yani sofra sahibinden konuklar utanmasınlar, gereğince  yesinler diye.</p>
<p style="text-align: justify;">*Eğer hamama gireceksen, çok sakın ki karnın çok tok olmasın. Nitekim bir bilge der  ki: “Bir kişi tokken hamama girse, o adam orada ölmezse, ben de ona şaşarım.”</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10368" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sultan-2.-Murad.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-10368" title="Sultan 2. Murad" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sultan-2.-Murad-150x150.jpg" alt="Sultan 2. Murad" width="150" height="150" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Sultan II. Murad</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">*Şöyle bilmiş ol ey oğul, ne zaman ki evlendin, kadınına iyi hürmet et. Eğer bir değerli  nesnen varsa, o değerli nesneyi ne olursa olsun, hatunundan ve evladından  sakınma. Bundan başka değerinden büyük, senden gösterişli kadın alma ki zor duruma  düşmeyesin. Meseldir ki İskender’e (Makedonya hükümdarı Alexandre) sordular:  “Dara’nın (İran şahı Darius) kızını niçin almak istemezsin, çok güzeldir.”  İskender dedi ki: “Güzellik ne ki! Sonra biz âlem halkının erlerine galip gelmişken,  layık mıdır o kadın bizim üzerimize galebe çalsın ve yiğitlik göstersin.”</p>
<p style="text-align: justify;">*Dostlarına düşman olan birisine niçin dost diyesin.</p>
<p style="text-align: justify;">*Bir kişiye sordular: “Hiç kusurun, ayıbın var mıdır?” Dedi ki: “Yok.” Yine sordular:  “Başkasında hiç ayıp gördün mü?” Dedi ki: “Çok!” Dediler: “Ayıbı senden çok olan kişi  yokmuş!”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kabusname-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Bir İngiliz Kızı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/osmanli%e2%80%99da-bir-ingiliz-kizi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/osmanli%e2%80%99da-bir-ingiliz-kizi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Apr 2010 09:58:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=9966</guid>
		<description><![CDATA[



Eminönü



İster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9971" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Eminonuden-canli-bir-tasvir.jpg"><img class="size-medium wp-image-9971 " title="Eminonuden canli bir tasvir" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Eminonuden-canli-bir-tasvir-300x199.jpg" alt="Eminonuden canli bir tasvir" width="300" height="199" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Eminönü</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="İ">İ</span>ster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ve nice beklentiler yer almaktadır. Bunun gibi; hatıra okumak, yazarın hayal dünyasına girmek ve sadırdan satıra aksedenleri seyretmektir. Ayrıca yazanın da bunların bir zaman okunabileceği ihtimalini düşünmesi, hiç şüphesiz ona da ayrı bir heyecan verir. Nitekim son dönemde yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hatıralarında –her ne kadar okuyucularında bir hayal kırıklığı yaşatsa da-  yer alan şu tespit, satırların sahibinin ruh halini dillendirir: <em>“Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor&#8230;”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bir önceki yazımızda Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’sinde yaklaşık 26 yılını İstanbul’da geçirmiş olan İngiliz büyükelçisinin kızı Dorina L. Neave’in kaleme aldığı hatıralarından sadece padişah hakkında olan kısımları sizlere sunmuştuk. Bu sefer de satır aralarında yakaladığımız, sosyal hayata dair bazı anekdotları paylaşalım…</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-9966"></span></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9972" class="wp-caption alignright" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Dolmabahce-Sarayinin-Uzaktan-Gorunusu.jpg"><img class="size-medium wp-image-9972 " title="Dolmabahce Sarayinin Uzaktan Gorunusu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Dolmabahce-Sarayinin-Uzaktan-Gorunusu-300x225.jpg" alt="Dolmabahce Sarayinin Uzaktan Gorunusu" width="300" height="225" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Dolmabahçe Sarayının Uzaktan Görünüşü</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Neave, her ne kadar İstanbul’da doğmuş ise de, en nihayetinde dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda onun İngiliz ahlakı ile yetiştiği bir vâkıadır. Bunun yanında hatıralarını İngilizce yazmış olmasına rağmen, yaşadığı çevre dolayısı ile Türkçe’yi de bilmekte ve rahat bir şekilde konuşabilmektedir.  Türk ailelerinden çok sayıda arkadaşı olmuştur ve hatta bir arkadaşının düğününe bile katılmıştır. Davet edildiği her vakitte, Türk kadınlarının evlerine gitmiş ve bazen yaşadıklarını da hatıralarına eklemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bir Türk hanımı, misafirlerini çok kibar bir şekilde karşılardı. Her misafir kapıda “Buyrun”larla karşılanır, ev sahibesi eliyle yere, dudaklarına ve alnına dokunarak selam verirdi. El sıkmak, yabancıları karşılamak dışında benimsenmemişti. Misafir oturunca, konuşma başlamadan önce bir kez daha selamlaşırdık.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Türk evinde kendisine ikram edilenler de bugün olarak baktığımızda biraz enteresandır. Portakal ve gül reçellerinin yanında sigara da ikram olunması, buna rağmen misafirin sigara içip içmemesine mukabil, ev sahibinin düşünceleri de oldukça ilgi çekicidir:</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9973" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bayezid-Meydani.jpg"><img class="size-medium wp-image-9973" title="Bayezid Meydani" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bayezid-Meydani-300x199.jpg" alt="Bayezid Meydani" width="300" height="199" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Bayezid Meydanı</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türk kadınlarında dikkat ettiği bir hususiyet ise onların elleriydi. Yazara göre manikür sahasında Türk kadınlarından daha ileri bir millet yoktu. Onların ellerine olan hayranlığına yine hatıralarında yer verir</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Türk kadınlarınınkiler kadar güzel ve manikürlü elleri başka hiçbir yerde görmedim. Bu sanatta gerçek bir başarıya ulaşmışlardı. Tüm manikürlerini, kendileri yapıyorlardı. Yalnız halk tabakasından kadınlar, bizim ülkemizin yüksek tabakasından kadınların, son yıllarda moda olan kırmızı tırnaklarıyla, Şarklıları dehşete düşürmeleri gibi, kiremit rengi kına ile tırnaklarını boyamaktaydılar.</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9976" class="wp-caption alignright" style="width: 213px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bir-Osmanli-Gelinligi.jpg"><img class="size-full wp-image-9976" title="Bir Osmanli Gelinligi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bir-Osmanli-Gelinligi.jpg" alt="Bir Osmanli Gelinligi" width="203" height="350" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Bir Osmanlı Gelinliği</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Türk erkeklerini de tasvir ederken şunları söyler:<em>Türk dostlarım arasında çok hoş ve zeki birçok arkadaşımız vardı. Türkleri yakından tanımak zevkine varan herkes gibi, ben de onlara karşı engin bir sevgi beslerdim. Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda da belirttiğimiz üzere Dorina L. Neave, bir arkadaşının düğününe davet edilmiştir. Bu tip düğünlerde her ne kadar yabancı <em> </em>bir kişi olması hoş karşılanmasa da söz konusu durum yazar tarafından belirtildikten sonra, ilerleyen dakikalarda konuklar tarafından bu çekingenliğin aralarında geçen kadınsı bir irtibat ile yakınlığa dönüştüğü fark edilir. Bu sefer yazımızı, Dorina Neave’in davet olunduğu düğündeki edindiği izlenimler ile sonlandıralım:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Türk düğünlerine  katılmak için, büyük bir arzum vardı. Bu yüzden yakın kız arkadaşlarımdan biri, beni özel misafiri olarak düğününe davet  edince, çok sevinmiştim. Umumiyetle üç gün süren eğlenceler boyunca gelinin evi,  halka açıldığı halde, bu düğünlere katılmak kolay değildir. Seyirciliği hiç de  iyi karşılanmayan Avrupalı’ya düğünlerde duracak yer bile ayrılmazdı. Ama hususiyetle gelin ile damadı uzun yıllar tanımış olmam ve yakın  arkadaşları bulunmamdan ötürü, düğünlerinde yadırganmadım. İkisi de birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı. Bu sebeple bütün âdetlere uyulduğu halde,  yine de olağan bir Türk düğününden farklı bir merasime şahit oluyorduk.</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10014" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Eski-istanbul.jpg"><img class="size-medium wp-image-10014" title="Eski istanbul" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Eski-istanbul-300x199.jpg" alt="Eski istanbul" width="300" height="199" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Eski istanbul</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Düğün günü saat dokuzda evlerine gittiğimde, gelinin evi, arkadaşları ve akrabalarıyla çoktan tıklım tıklım doluydu. Binbir güçlükle, kapısı  ürkütücü görünüşlü bir haremağası tarafından korunan hareme girdim ve oradan  gelin için ayrılmış kadınların bulunduğu salona geçtim. Birkaç arkadaşımın da  yanıma gelmesiyle, kendimi daha rahat hissettim. Tanımadığım bazı hanımlar elbiselerimizin kumaşlarını elleyip, fiyat tahmini yapmaktan büyük zevk  duyuyor olmalıydılar. Onların bu merakını, aynı merakla karşılamamızdan cesaret  alarak, saçımın boyalı olup olmadığını, bir kız arkadaşımın allık kullanıp kullanmadığımı anlamak maksadıyla her tarafımızı yoklarlarken, biz  gülümseyerek onları bekliyorduk. Öğrenmek istedikleri hususu, saçımın boyasız  olduğunu ve kız arkadaşımın allık kullanmadığını açıklığa kavuşturunca, memnun olup “Maşallah” mırıltılarıyla beğendiklerini belirttiler ve daha dostça  davranmaya başladılar.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>O esnada kalabalık birdenbire dalgalanmaya başladı. Herkes kalabalığın arasında geçmeye çalışan damadı görebilecekleri ön salona doğru koşuştu. Bazı kadınlar aralarında başı açık olduklarından, mendilleriyle başlarını örttüler. Annelerinin önünde birkaç dakika beraber kalacakları için, kapı açılıp da damat içeri girerken biz de sevimli gelini gördük. Sonra damat gelini dışarı çıkardı. Eşikte dururlarken, yeşil süvari üniforması giymiş yakışıklı genç adamla, yanı başındaki taze güzelliği içinde, misafirlere gülümseyen gelinin büyüleyici tablosunu, imrenerek seyrediyorduk&#8230;</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/osmanli%e2%80%99da-bir-ingiliz-kizi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kil Tabletlerden E-Kütüphanelere</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kitap-kutuphane-ve-ctrlf/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kitap-kutuphane-ve-ctrlf/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2010 08:43:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10691</guid>
		<description><![CDATA[Fakat 21. asrın ferdiyetçiliği kütüphaneleri de vurdu. Kitaplar kütüphane raflarından bilgisayarlarımızın hard diskine taşındı. Bütün neşriyatı takip eden, kitapları tanıyan, içeriklerini sayfasıyla bilen hafızı kütüpler çoktan birer birer sahadan çekildiler.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Kitabi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10738" title="Kitabi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/Kitabi.jpg" alt="" width="178" height="201" /></a><span class="cap" title="K">K</span>ütüphanelerin mazisi yazının varlığı kadar eskidir. Eski çağ medeniyetlerde yazılı kil tabletlerin saklandığı odalar ilk kütüphaneler olarak addedilir. Romalıların yaktığı antik dünyanın meşhur ve muazzam İskenderiye Kütüphanesi de zamanının şahikası sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam kültürüyle yayılan kitap merakıyla pek çok kütüphane kurulmasına ve kütüphanecilik geleneği oluşmasına ön ayak olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat dehşetli Moğol ve İspanyol istilalarında Endülüs’ten Türkistan’a kadar uzanan medeniyet merkezleri ve kütüphaneler yok edilir. Asırların birikimi Dicle nehrinin sularında mürekkep olur akar.<span id="more-10691"></span></p>
<div id="attachment_10736" class="wp-caption alignleft" style="width: 249px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/iskenderiye-kutuphanesi.jpg"><img class="size-full wp-image-10736" title="iskenderiye kutuphanesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/iskenderiye-kutuphanesi.jpg" alt="" width="239" height="117" /></a><p class="wp-caption-text">Romalılar tarafından yakılan İskenderiye kütüphanesinin temsili resmi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunların yanında doğu toplumlarının her zaman kitaba ve yazıya tahakküm etmediği, bel bağlamadığı, kültürünü ve ananesini nesilden nesile aktarmak için kulağını ve dilini kullanmayı tercih ettiği de bir gerçektir. Sözlü gelenek dediğimiz bu anlayışta okumaktan çok dinlemek, hafızaya nakşetmek ve nakletmek esastır. Yüz yüze oturarak usta-çırak, şeyh-derviş, talebe-hoca ilişkisi içerisinde devreder kültür.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kutuphane-girisi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10741" title="kutuphane girisi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kutuphane-girisi.jpg" alt="" width="172" height="260" /></a>Bundan dolayıdır ki matbaa bazı toplumların hayatına girse de pek bir şey ifade etmez. Okumaktan çok, yüksek sesle okuyan birinin etrafından halkalanarak dinlemeyi seçer insanlar.  Bu durum göçebe gelenekten gelen Türk kültürünün de en baskın özelliklerinden birisidir.</p>
<p style="text-align: justify;">19 asırda yaşam biçiminin yavaş yavaş değişmesiyle Kütüphaneler ve okuma zorunluluğu toplum hayatına girmeye başlamış, ancak burada da kütüphane hafız-ı kütüp denilen  (kütüphanecinin) şahsiyeti ve bilgisi etrafında şekillenen müesseseler olmuştur. Basit memur değil zamanının birer entelektüeli olan bu insanlar hafızası kuvvetli âlim kişiler olur her kitabı içeriğine kadar tanır, dehalarıyla okuyucu ve araştırmacılara, cürmü küçük kadri büyük hizmetlerde bulunurlardı.</p>
<div id="attachment_10743" class="wp-caption alignleft" style="width: 152px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/ismail-saib-efendi.jpg"><img class="size-full wp-image-10743" title="ismail saib efendi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/ismail-saib-efendi.jpg" alt="" width="142" height="195" /></a><p class="wp-caption-text">Meşhur hafız-ı kütüp İsmail Saib Efendi, müstear ismiyle Bursalı Mehmed Tahir</p></div>
<p style="text-align: justify;">Fakat 21. asrın ferdiyetçiliği kütüphaneleri de vurdu. Kitaplar kütüphane raflarından bilgisayarlarımızın hard diskine taşındı. Bütün neşriyatı takip eden, kitapları tanıyan, içeriklerini sayfasıyla bilen hafızı kütüpler çoktan birer birer sahadan çekildiler. Onların yerini de CTRL + F tuşları aldı! Ama bilgi yaklaştıkça biz uzaklaştık, iştahımız kesildi beşeriyetçe! Oysa eskiden ne şevkle tırmalardık o rafları! Bize matbâ geç geldi derler, böyle olacaktıysa hiç gelmeseydi…</p>
<div id="attachment_10746" class="wp-caption alignright" style="width: 197px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kutuphane-ve-insan.jpg"><img class="size-full wp-image-10746" title="kutuphane ve insan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/06/kutuphane-ve-insan.jpg" alt="" width="187" height="218" /></a><p class="wp-caption-text">Kütüphane ve İnsan</p></div>
<p style="text-align: justify;">Yinede hiç kuşkusuz yüzyıllar boyunca yazılan ve bugün basılan milyonlarca kitap elân kütüphaneleri dolduruyor. Bu hususta son yıllarda gelişen İSAM gibi bazı vakıf teşekküllerinin hizmetlerini de göz ardı etmemek  ve hakkını teslim etmek gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte Osmanlılar ve öncesine ait eserleri okuyacak, anlayacak pek az kimse kaldığından, belki biraz da kitap ve bilginin teknoloji ile geçirdiği değişimden, yani fişe ve kabloya fazlasıyla güvendiğimizden herşey hercümerç oluyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/kitap-kutuphane-ve-ctrlf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Matematiğin Kaşifi: El-Harezmi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/matematigin-kasifi-el-harezmi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/matematigin-kasifi-el-harezmi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 21:28:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğu ve Fen]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8856</guid>
		<description><![CDATA[Tam adı; Ebu Abdullah Muhammed İbni Musa El Harezmi. Genel kabulle Ortaçağ İslam dünyasının en büyük bilimsel yeteneklerinden biri! Batı Türkistan&#8217;da ki  Aral gölü güneyinde bulunan Harezm bölgesinde 780 yılında dünyaya gelip, 850 &#8216;de da ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child" style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/harezmi1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9426" title="harezmi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/harezmi1.jpg" alt="harezmi" width="225" height="302" /></a><span class="cap" title="T">T</span>am adı; Ebu Abdullah Muhammed İbni Musa El Harezmi. Genel kabulle Ortaçağ İslam dünyasının en büyük bilimsel yeteneklerinden biri! Batı Türkistan&#8217;da ki  Aral gölü güneyinde bulunan Harezm bölgesinde 780 yılında dünyaya gelip, 850 &#8216;de da Bağdat&#8217;ta vefat etmiştir. Üç oğlu vardır ve hepsi de matematik üzerinde çok önemli çalışmalar yapmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çağına göre üstün özellikler taşıyan eserlerinin en ilginç yönlerden birisi de, açıların sinüs gibi trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bazı tabloların bulunmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">10. yüzyılda yaşıyan ve tüm dünyaya isminin (El Harezmi &#8211; Al Khrawarizmi) <em> </em>Latince telaffuzunu &#8220;algoritma&#8221; olarak zikrettiren bu  Müslüman Türk alimi, cebir matematiğinin de kurucusudur. Zaten cebir kelimesi de Harezmi&#8217;nin (El Kitab&#8217;ül Muhtasar Fi Hisab&#8217;il Cebri ve&#8217;l Mukabele ) <em> </em>&#8220;Cebir ve denklem hesabı üzerine özet kitap&#8221;  adlı eserinden gelir.</p>
<div id="attachment_9430" class="wp-caption alignleft" style="width: 204px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/el_yazmasi_al_Harazmi_cebir_kitabi.jpg"><img class="size-medium wp-image-9430" title="el_yazmasi_al_Harazmi_cebir_kitabi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/el_yazmasi_al_Harazmi_cebir_kitabi-269x300.jpg" alt="el_yazmasi_al_Harazmi_cebir_kitabi" width="194" height="216" /></a><p class="wp-caption-text">El Yazmasi Cebir Kitabı</p></div>
<p style="text-align: justify;">Harezmi, cebir denklemlerinin çözümünde kare ve diktörgen şekillerden yararlanır. Denklem çözümlerinde bu geometrik şekilleri kullandığından , denklemlerde hep artı işaretli terimler göz önünde tutulur.Kare bilinmeyeni, dikdörtgen ise bilinmeyenin sabit bir katını temsil eder. Denklem çözümleri daima pozitif değerler içindir.<span id="more-8856"></span></p>
<p style="text-align: justify;">El-Harezmi, ikinci dereceden denklemlerin çözülmesi için geometrik modeller de kullanır.Fakat bu çözümleme yöntemleri, malesef ki Türkiyede neredeyse hiç bir ders kitabında gösterilmez.  İkinci derece denklemlerin çözümünü çok sade, anlaşılır  ve sistematik biçimde yazmıştır. Çözümleri adım adım sistemli bir sıra ile vermiş olması, &#8211; isminin Latince telaffuzu ile -  &#8216;algoritma&#8217; yöntemlerinin ortaya çıkması sağlamıştır.  Günümüzde dünyasının vazgeçilmez parçası bilgisayarların programlama dilleri, Harezmi&#8217;nin algoritmik yöntemleri esas alınarak yazılmaktadır.  Dolayısı ile günümüz programcılığının ve daha bir çok şeyin temelinde Harezmi&#8217;nin de olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong> El-Harezmi belgeseli:</strong></span></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="680" height="543" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.youtube.com/p/BEF1E2BAE0EC316F&amp;hl=en_US&amp;fs=1" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="680" height="543" src="http://www.youtube.com/p/BEF1E2BAE0EC316F&amp;hl=en_US&amp;fs=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>BİRİNCİ DERECEDEN DENKLEM ÇÖZME METODU</strong></span></p>
<p>El-Harezmi ikinci dereceden olan ve birinci tip diye kümelediği denklemlerin genel ifadesi:</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.1.jpg"><img class="size-full wp-image-9386 aligncenter" title="denklem  1.1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.1.jpg" alt="denklem 1.1" width="140" height="26" /></a></p>
<p>Şeklinde sol tarafında ikinci ve birinci dereceden bilinmeyenleri, sağ tarafında da sabit terimi ihtiva eder. El-Harezmi bunun çözümü için birbirinden farklı iki yöntem önermiştir. Bunlar,</p>
<p><strong>1)</strong> Önce     terimi geometrik olarak bir kenar X olan, Şekil 1’deki ABCD ile gösterilen bir kareyi ifade ettiği düşünülür.</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9407" title="sekil 1.1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.1.jpg" alt="sekil 1.1" width="331" height="362" /></a></p>
<p>Denklem 1.1’in sol tarafındaki birinci dereceden bilinmeyen, yani ikinci terim bir kenarı X ve yüksekliği a olan bir dikdörtgeni gösterir. Şekil 1.1’de simetrikliği sağlamak için alanı aX olan bu dikdörtgeni ABCD karesinin her kenarına eşit dağıtabilmek için X kenarının uzunluğu aynı kalacak ve yüksekliği a/4 olacak şekilde içi taralı dört tane dikdörtgen ilave edilir. Böylece, ortaya çıkan en dıştaki noktalı çizgilerle gösterilmiş olan en büyük karenin alanı, A, dört köşede beliren küçüj noktalı karelerinin de göz önünde tutulması ile,</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9387" title="denklem 1.2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.2.jpg" alt="denklem 1.2" width="332" height="37" /></a></p>
<p>Olur. Diğer taraftan, en büyük karenin alanı bir kenarın uzunluğu cinsinden yazılacak olursa aşağıdaki alan ifadesi elde edilir.<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9389" title="denklem 1.3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.3.jpg" alt="denklem 1.3" width="314" height="48" /></a></p>
<p>İşte bu son iki denklem birbirine eşit olduğundan</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.3.1.jpg"><img class="aligncenter" title="denklem 1.3.1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.3.1.jpg" alt="denklem 1.3.1" width="222" height="53" /></a></p>
<p>Yazılabilir. Denklem (1.3)’in göz önünde tutulması ile bu son ifadenin sol tarafındaki ilk iki terimin toplamının b olduğu anlaşılır. Burada da,<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.3.1.jpg"></a></p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9390" title="denklem 1.4" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.4.jpg" alt="denklem 1.4" width="189" height="53" /></a></p>
<p>Elde edilir. Burada, bilinmeyen terimi sadece eşitliğin bir tarafında kalan bir ifadeye ulaşılır. Son olarak, karekök alınarak gerekli düzeltmelerin yapılması ile</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.5-1.6.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9391" title="denklem 1.5-1.6" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.5-1.6.jpg" alt="denklem 1.5-1.6" width="197" height="100" /></a></p>
<p>Çözümleri elde edilir.</p>
<p><strong>2)</strong> Burada yine     aşağıdaki şekilde ABCD ile gösterilen bir kare ile temsil edilir. Yine daha büyük ve tam bir kare elde edebilmek için bu temel kare, Denklem(1.1)’deki aX terimini temsil edebilmek için bir yatay, bir de düşey kenarı     uzunluğunda uzatılırsa ortaya iki adet taralı ve her birinin alanı (a/2)X olan dikdörtgenler çıkar. Bu taralı iki dikdörtgenin alanlarının toplamı aX’dir. Böylece ABCD karesi ile taralı iki dikdörtgenin alanlarının toplamı bize Denklem (1.1)’in sol tarafındaki bilinmeyenli terimlerinin toplamını verir. Bu üç alanı da içine alan ve kenar uzunluğunu     olan en büyük karenin alanı,</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.7.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9392" title="denklem 1.7" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.7.jpg" alt="" width="306" height="59" /></a></p>
<p>Olarak bulunur.</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9408" title="sekil 1.2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.2.jpg" alt="sekil 1.2" width="340" height="341" /></a></p>
<p>Aslında en büyük kare alanı biri     karesini, ikisi      dikdörtgenlerini ve sonuncusunu da Şekil 1.2’de noktalı kenarla gösterilen     karesini içeriri. Buna göre, en büyük kareinin cebirsel alanını</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9394" title="denklem 1.8" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.8.jpg" alt="denklem 1.8" width="360" height="46" /></a></p>
<p>Şeklinde yazılır. Son iki ifadenin birbirine eşit olmaları sebebi ile</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.8.1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9393" title="denklem 1.8.1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.8.1.jpg" alt="denklem 1.8.1" width="212" height="50" /></a></p>
<p>yazılır. Bu ifadenin sol tarafındaki iki tane X bilinmeyenin ihtiva eden terimlerin toplamını Denklem(1.1)’i göz önünde tutarak yeniden yazarsak</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.9.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9395" title="denklem 1.9" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.9.jpg" alt="denklem 1.9" width="213" height="43" /></a></p>
<p>Denklemi elde edilir ki, bu da, birinci çözüzmde elde edilen (1.+) denkleminin aynısıdır. O halde, göz önünde tutulan (1.1) denklemindeki ikinci dereceden bilinmeyenli denkleminin kökleri (1.5) ve (1.6) denklemleri ile verilir.</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>İKİNCİ DERECEDEN DENKLEM ÇÖZME METODU</strong></span></p>
<p>El-Harezmi en genel hali ile aşağıdaki ikinci dereceden denklemin köklerinin çözümünü düşünmüştür. Uzun uğraşılar sonrasında, aklına geometrik bir modelin öncelikle incelene olay esas alınarak kurulmasının gerektiğini düşünmüştür. Denklem, en genel halinde a,b ve c katsayıları ile ve X bilinmeyeni içeren</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.10.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9396" title="denklem 1.10" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.10.jpg" alt="denklem 1.10" width="216" height="40" /></a></p>
<p>Şeklinde cebirsel olarak yazılabilir. İnsanın aklına buradaki X2 terimin kenarı X’e eşit olan bir kare oldığı gelmektedir. O halde, bilinmeyen karesi yani  X2 geometrik olarak kare ile temsil edilebilir. El-Harezmi önce denklemin her iki tarafını a ile bölerek ilk terimin bir kenarı X olankare haline dönüşmesini sağlamıştır.</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.11.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9397" title="denklem 1.11" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.11.jpg" alt="denklem 1.11" width="251" height="49" /></a></p>
<p>Şekil (1.1)’ de X2 terimi kare alan olarak gösterilmiştir. İlk terim bir alanla temsil edildiğine göre diğerlerinin de alanlarla ifade edilmesi gerekir ki modelde esas alınan büylüklüğü sağlayabilelim.</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9409" title="sekil 1.3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/sekil-1.3.jpg" alt="sekil 1.3" width="381" height="332" /></a></p>
<p>İkinci terim de bir alan olarak düşünülmesi, birinci terimdeki kareinin kenarı X olduğunda göre, ikinci terimi bir kenarı bu kare ile ortak diğer kenarı da  X+(1/2)(b/a) olan bir dikdörtgenle modelleyebiliriz. (Şekil 1.3)</p>
<p>Böylece şekilde gösterildiği üzerE kenarları    olan daha büyük bir kare meydana çıkar. Bu karenin alanı, A, alt alanlarının toplamına eşittir. Alt alanlar ikisi farklı yüzey alanlı kare, diğer ikisi de birbirinin aynı alana sahip dikdörtgen olmak üzere 4 tanedir. Toplam alan</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.12.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9398" title="denklem 1.12" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.12.jpg" alt="denklem 1.12" width="295" height="46" /></a></p>
<p>dir. Denklem (1.3)’deki toplam alanın ilk iki terimi (1.8) denkleminin ilk iki terimin aynısıdır Toplam kare alanı</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9402" title="denklem 1.13" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.jpg" alt="denklem 1.13" width="237" height="60" /></a></p>
<p>şeklinde yazılabilir. Böylece, Denklem (1.12) ve (1.13) birbirine eşdeğerdir. Buna göre,</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.1.jpg"><img class="aligncenter  size-full wp-image-9404" title="denklem 1.13.1" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.1.jpg" alt="denklem 1.13.1" width="313" height="58" /></a></p>
<p>Denklem (1.11)’ye benzer bir ifade elde etmek için bu son denklemin her iki tarafına (c/a) ilave edersek eşitlik bozulmaz</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9399" title="denklem 1.13.2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.2.jpg" alt="denklem 1.13.2" width="399" height="53" /></a></p>
<p>Elde edilir. Ancak sol taraftaki ilk üç terimin toplamı (1.11) eşitliğine göre sıfır olduğundan elimizde</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.3.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9400" title="denklem 1.13.3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.3.jpg" alt="denklem 1.13.3" width="378" height="50" /></a></p>
<p>kalır. Her iki tarafın karekökünün alınmasıyla</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.4.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9401" title="denklem 1.13.4" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.13.4.jpg" alt="denklem 1.13.4" width="249" height="51" /></a></p>
<p>elde edilir. Buradan da sonuç olarak iki kök</p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.14-1.15.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9403" title="denklem 1.14-1.15" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/denklem-1.14-1.15.jpg" alt="denklem 1.14-1.15" width="253" height="81" /></a></p>
<p>bulunur. Böylece ikinci dereceden bir denklemin kökleri bulunmuş olunur.</p>
<blockquote>
<li><strong> <a href="http://tarihvemedeniyet.org/ekutuphane253" title="Bu dosya 432 kez indirildi.">El-Harezmi - Denklem Çözüm Yöntemleri - Word 2007 Dosyası (432)</a></strong></li>
</blockquote>
<p><em><span style="font-size: x-small;"><strong>Bibliyografya</strong></span></em></p>
<p><em><span style="font-size: x-small;">Prof. Dr. Şen, Z. 2006. Batmayan Güneşlerimiz. Sayfa 26.</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: x-small;">Göker, L. 1997. Matematik tarihi ve Türk-İslam matematikçilerinin yeri. Düşünce Eserleri Dizisi. Milli Eğitim bakanlığı Yayınları, sayfa  476.</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: x-small;">http://www.muslimheritage.com/topics/default.cfm?articleID=631</span></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/matematigin-kasifi-el-harezmi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ziya Gökalp ve Hürriyet(!) Marşı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/ziya-gokalp%e2%80%99in-ittihad-ve-terakki-icin-yazdigi-mars/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/ziya-gokalp%e2%80%99in-ittihad-ve-terakki-icin-yazdigi-mars/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 16:43:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=9434</guid>
		<description><![CDATA[bu yazımızda onun Türk ictimaî hayatına getirmeye çalışmakta olduklarını değil, fakat daha farklı bir yönü olan, İttihad ve Terakki cemiyeti için hazırladığı ve aslında tozlu raflar arasında kaybolmuş propagandist bir şiirini gün ışığına çıkaracağız…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2125" class="wp-caption alignleft" style="width: 231px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/lincedilisimiz.ittihadcilar.jpg"><img class="size-full wp-image-2125 " title="lincedilisimiz.ittihadcilar" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/lincedilisimiz.ittihadcilar.jpg" alt="" width="221" height="254" /></a><p class="wp-caption-text">Le Marche de </p></div>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="T">T</span>ürk kültür hayatının tedkike şayan isimlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Ziya Gökalp’tır. Gerek sosyoloji ilmine getirmek istedikleri ve gerekse de sahip olduğu değerler bazında çok fazla eleştiri oklarına maruz kalmıştır. Bu durumun birçok sebebi vardır. Bir tanesi de, Türkiye’de çağdaş sosyoloji ilminin kurucularından olan Gökalp’ın “Türkçülük” mevhumunu olduğundan çok daha farklı bir zemine oturtma çabası ve bunda orta yolu bulamamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz bu yazımızda onun Türk ictimaî hayatına getirmeye çalışmakta olduklarını değil, fakat daha farklı bir yönü olan, İttihad ve Terakki cemiyeti için hazırladığı ve aslında tozlu raflar arasında kaybolmuş propagandist bir şiirini gün ışığına çıkaracağız…<span id="more-9434"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği üzere Ziya Gökalp, Türkiye’nin en buhranlı zamanlarından biri olan 1876 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Diyarbakırlı olan şair, ilk tahsilini burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi Mülkiye’ye girdi. Fakat bu ateşli dönemlerinde adı, Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için yeni yeni teşekkül eden gizli cemiyetlere karıştı. Tutuklandı ve tekrar memleketine gönderildi. Diyarbakır’da İttihad ve Terakki’nin bir şubesini açarak faaliyetlerine devam etti. <!--more--></p>
<div id="attachment_9436" class="wp-caption alignright" style="width: 216px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/ziya-gokalp-oglu-ve-kizi.jpg"><img class="size-full wp-image-9436 " title="ziya gokalp oglu ve kizi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/ziya-gokalp-oglu-ve-kizi.jpg" alt="" width="206" height="267" /></a><p class="wp-caption-text">Gökalp çocuklarıyla</p></div>
<p style="text-align: justify;">Amcasının kızı ile evlenerek yeni bir hayat kurdu; fakat onun için bu yeni hayattan ziyade “yeni bir rejim” çok daha önemliydi. Gece gündüz İttihad ve Terakki cemiyeti için çalışarak yeni yeni oluşumlara ön ayak oldu. Bir önceki yazımızda kendisinden, cemiyetin “fikir babası” olarak bahsetmemizin bir sebebi de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki bir türlü düaliteden kurtulamadı. Geçirdiği buhranlar öyle bir seviyeye geldi ki, artık nihayet intiharın eşiğine sürüklendi. O, ölümü bir çare olarak düşündü. Kafasına bir kurşun sıktı; ölmedi. Ölene kadar da bu alamet başında bir iz olarak kaldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazdığı “Türkçülüğün Esasları” isimli avangard kitabında Türkçülüğü kendi zaviyesinden açıkladı. Eser çok ses getirdi. Fakat sosyolojik yaklaşımdan ziyade stratejik taraf ön plana çıktı. Kaleme aldığı bu manifest kitabından başka kendisi şiirle de ilgilendi. Şiirlerinde sade bir dile yöneldi ve bunun için teşviklerde de bulundu.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul konuşması<br />
En sâf, en ince bize</p>
<p style="text-align: justify;">dedi ve gerçekten de Türkçe’mizin güzelliğinden dem vururken, öte yandan</p>
<p style="text-align: justify;">Arapçaya meyletme,<br />
İran&#8217;a da hiç gitme;<br />
Tecvîdi halktan öğren,<br />
Fasîhlerden işitme</p>
<p style="text-align: justify;">mısralarını da yazarak açıklanması ancak kesin ve keskin çizgilerle sınırlandırılabilecek dar ve koyu bir milliyetçilik bakış açısını dile getirdi.</p>
<div id="attachment_9438" class="wp-caption alignright" style="width: 292px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Yildiz-sarayi-sale-kosku.jpg"><img class="size-full wp-image-9438" title="Yildiz sarayi sale kosku" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Yildiz-sarayi-sale-kosku.jpg" alt="" width="282" height="221" /></a><p class="wp-caption-text">Yıldız Sarayı Şâle Köşkü</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ziya Gökalp’ın basit tarzda yazılmış bu şiirleri dışında bir de sahip olduğu dava uğrunda kaleme aldığı ve yukarıda da bahsettiğimiz üzere handiyse unutulmuş bir manzumesi daha vardır. Bu bir marştır ve o dönemdeki “Hürriyet” anlayışını devrin padişahı Sultan Hamid’e karşı, -onun kaldığı Yıldız Sarayı’na ateş açacak derecede- kin dolu sözlerle işte şu şekilde dile getirmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">Yaklaştı Yıldız’ın inkiraz günü<br />
Bozuldu yaldızı, çıktı düzgünü<br />
Siyaset mahkumu jurnal sürgünü<br />
Görmeğe gelecek şanlı düğünü</p>
<p style="text-align: justify;">Toplanın kardeşler bayrak açalım<br />
Yıldız’ın üstüne ateş saçalım!</p>
<p style="text-align: justify;">Bir millet efradı hep me’yus oldu<br />
Ya mahbus, ya menfi, ya casus oldu</p>
<table class="shutter" style="width: 207px; height: 50px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<p><div id="attachment_9442" class="wp-caption alignright" style="width: 261px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/yildiz-sarayindan-bir-gorunus.jpg"><img class="size-full wp-image-9442" title="yildiz sarayindan bir gorunus" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/yildiz-sarayindan-bir-gorunus.jpg" alt="" width="251" height="188" /></a><p class="wp-caption-text">Yıldız sarayından bir görünüş</p></div></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Padişah millete bir kâbus oldu<br />
Vücudu vatana pek menhus oldu</p>
<p style="text-align: justify;">Toplanın kardeşler bayrak açalım<br />
Yıldızın üstüne ateş saçalım!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kelimeler:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnkiraz: </strong>yok olma<strong><br />
Düzgün</strong>: Eski Türkçe’de kadınların yaptıkları bir çeşit makyaj<strong><br />
Me’yus:</strong> üzgün<strong><br />
Menhus</strong>: uğursuz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/ziya-gokalp%e2%80%99in-ittihad-ve-terakki-icin-yazdigi-mars/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yükseliş Çağında Osmanlı Savaş Taktiği</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/yukselis-caginda-osmanli-savas-taktigi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/yukselis-caginda-osmanli-savas-taktigi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 17:21:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8971</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı Türkleri'nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapı­lırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu bazen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Savas-Tablousu.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-9236" title="Savas Tablousu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Savas-Tablousu.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a></p>
<p class="first-child" style="text-align: justify;"><span class="cap" title="O">O</span>smanlı Türklerinin, yükseliş çağlarında, XVI. asırlarda kazandıkları savaşların gerçekçi bir açıklaması yapılmış değildir. Türk ordusunun, çok defa kendinden kala­balık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazan tarihler, bu zaferleri, Türk asker­lerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamış­lardır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan bu zafer­lerin sırları, sanıldığından daha girifttir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Türkleri&#8217;nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapı­lırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu ba­zen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.<span id="more-8971"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusuna savaşa hazırlama çalışmaları başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri as­kerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplamak ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı. Bu yolların hangi konaklarında ne miktar yiyecek, yem ve cephane bulundurulmak icap edeceği he­saplanır, oraların sancak ve alay beylerine, kadı ve naiplerine emirler gönderilirdi. Yol üzerindeki depoların mevcudu öğrenilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Meydan-Topculari.png"><img class="alignright size-full wp-image-9238" title="Meydan Topculari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Meydan-Topculari.png" alt="" width="254" height="319" /></a>Geçilecek yolların durumu, köprüle­rin vaziyeti, ne kadar zamanda ne kadar kuvveti geçirebileceği incelenirdi. Çok defa ordu yürüyüşe geçmeden önce yollar, son bir bakım ve kontrolden daha geçiri­lirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seferin nereye yapılacağı çok defa aylarca önce beylerbeyi ve sancak beyleri­ne bildirilir, fakat bazen de son âna kadar gizli tutulurdu. Meselâ Fatih, seferin nereye olduğunu gizli tutardı. Akkoyunlular&#8217;a karşı Otlukbeli savaşının hazırlıkla­rının hangi devlete karşı yapıldığı, padişahtan başka herkesin meçhulüydü. Trab­zon İmparatorluğuna karşı seferinde de böyle yapmış ve düşmanı pek gafil av­lamıştı. Nitekim son çıktığı seferin nereye olduğuna, günümüze kadar tarihçiler karar verememişlerdir. Çünkü seferin daha başında Fatih, ölmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Yavuz da. Mı­sır seferine çıkarken, İran üzerinde gidildiği propagandasını yaptırmıştır. Sultan İb­rahim zamanında, Girit seferine giden Türk Donanması. Malta&#8217;ya gidiyor sanılı­yordu. Girit sularına iyice yaklaşırken Kapdân-ı Derya Yusuf Paşa, padişahın mühürlü hattı hümâyûnunu açmış, amiraller, seferin Girit üzerine olduğunu öğ­renmişlerdi. Bu gizlilik, yabancı haber alma teşkilâtlarına karşıydı. Türklerin Av­rupa&#8217;da son derece mükemmel bir haberalma teşkilâtı olduğu gibi. Avrupalıların da Türkiye&#8217;de aynı işi gören casusları vardı. Fakat Türk haber alması, çok üstün­dü. Avrupa devletlerinin son durumlarını, bütün teferruatıyle Divân-ı Hümâyûn&#8217;a, yani hükümete bildirirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ordu birliklerini toplamaya memur komutanların sorumluluğu büyüktü. Bir tek gün kaybı için başı kesilen komutanlar vardır. Yıldırım Bâyezid, Niğbolu savaşı için 43 günde yığınak yapmıştır ki, o çağ Avrupa&#8217;sının aklının alamayacağı bir şey­di. Yığınak alanları, her ihtimal göz önünde bulundurularak seçilirdi. Yığınak alanı çok da emniyetli sayılsa, gene bütün ihtiyat ve korunma tedbirleri ihmal edilmez­di. Yığınak yapan birlikler, derece derece birbirine bağlıydı. Yığınak bitmeden, sa­vaş kabul edilmezdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Kale-onunde.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9242" title="Kale onunde" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Kale-onunde.jpg" alt="" width="440" height="272" /></a>Sonraki asırlarda yığınak bitmeden savaşı kabul eden birkaç Türk komutanı yenilmiştir. Türk ordusu normal olarak 20 &#8211; 25 kilometre yürürdü. Aynı çağda Avrupa birliklerinin günlük ortalama yürüyüşü ise ancak 10 kilometre idi. Bu hususiyet, bütün manevra ve teşebbüs kabiliyetinin Türklerin tarafında olması demekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olduğu taktirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar&#8217;ın XVI. yüzyıl strateji kaideleri &#8220;toplanmak, yavaş ve az yürümek uygun yerde durup beklemek&#8221;ti. Türklerin strateji kaideleri ise şimdiki kaidelere daha uygun olup &#8220;çabuk toplanmak, mümküm olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek&#8221;ten ibaretti. Düşman henüz birleşmemişse, parça parça yok edilmesine çalışılırdı.</p>
<div id="attachment_9244" class="wp-caption alignleft" style="width: 279px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Temsili-Yuruyus.jpg"><img class="size-full wp-image-9244" title="Temsili Yuruyus" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Temsili-Yuruyus.jpg" alt="" width="269" height="272" /></a><p class="wp-caption-text">Temsili - İstanbul kuşatmasına Edirne&#39;den yürüyüş</p></div>
<p style="text-align: justify;">Türk ordusu, savaş alanında dört bölüme ayrılırdı. Merkez sağ ve sol kanatlarla ihtiyat. İhtiyat birliklerine çok önem verilirdi. Düşman büyük  Türk ihtiyatını yok sanarak Türk saflarına iyice dalınca, çok üstün olan Türk toplarıyla yıpratılır, sonra merkezde bulunan padişahın veya &#8220;sardar-ı ekrem&#8221; denilen başkomutanın emriyle ihtiyat kuvvetleri işe karışırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">ihtiyat kuvvetleri son anda işe karışınca, başkomutan iki kanadı bir kıskaç gibi kapatarak düşmanı yok ederdi. Türk başkomutanı ordunun bütün birliklerine hakimdi. Emirleri dakikası dakikasına yerine getirilir, birliklerini dama taşı gibi oynatır bütün komutanlarını tanırdı. Türk ordusunun en büyük üstünlüklerinden birisi de bu hususiyetti. Çünkü Avrupa orduları, birleşik kuvvetler dilleri, milliyetleri, hükümdarları, komutanları ayrı birlikler hâlinde Türk ordusunun karşısına çıkıyordu. Her komutan ancak kendi birliğine söz geçirebiliyor, başkomutan ünvanını taşıyan Avrupa hükümdarının iktidarı, doğrudan doğruya kendine bağlı kuv­vetlerden öteye gidemiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Asrımıza kadar İngiliz ordusunda olduğu gibi, Türk ordusunda da askerlik, bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Türk silâhları, daima en modern silahlardı. En küçük yıpranmada değiştirilir, yenileri verilirdi. Bu işle &#8220;cebeci&#8221; sınıfı uğraşırdı. Nihayet Osmanlı Türk İmparatorluğunun bitmek tükenmek bilmeyen mâlî ve iktisadî kaynakları, en büyük ve mükemmel ordu ve donanmaları en iyi şekilde savaş alanına götürebilecek güç ve kudretteydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Türklerinin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. asırlarda Büyük Friedrich, Napoleon gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından çok daha büyük ve önemlidir.</p>
<div id="attachment_9248" class="wp-caption aligncenter" style="width: 466px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Gecitresmi.jpg"><img class="size-full wp-image-9248" title="Gecitresmi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Gecitresmi.jpg" alt="" width="456" height="254" /></a><p class="wp-caption-text">Modern ordu resm-i geçit icra ediyor</p></div>
<p><span style="font-size: x-small;">Bibliyografya:<br />
Yılmaz Öztuna, Tarih III</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/yukselis-caginda-osmanli-savas-taktigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihimizin En Muhteşem Mimarı; Sinan</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/tarihimizin-en-muhtesem-mimari-sinan/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/tarihimizin-en-muhtesem-mimari-sinan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2010 21:20:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>müteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8912</guid>
		<description><![CDATA[Büyük dehâsının yanında tükenmek bilmez bir enerjiye de sahip olan Sinan, biribirinden güzel eserlerden sonra Şehzade Camii’ni inşa edince ünü, imparatorluk sınırları dışına çıktı. Pek uzun bir ömrün bütün nimetlerinden faydalanan Sinan, görülmemiş bir çalışkanlıkla Türk imparatorluğunu eserleriyle donatıyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="first-child" style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/mimarsinanyapisi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8917" title="mimarsinanyapisi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/mimarsinanyapisi.jpg" alt="" width="209" height="267" /></a><span class="cap" title="M"><span>M</span></span>imar Sinan, 29 mayıs 1490 günü Kayseri merkez kazasına bağlı Kesi nahiyesinin Ağırnas köyünde doğdu. O gün, İstanbul&#8217;Fethi&#8217;nin 37. yıldönümüne rastlıyordu. Sinan, orduya girdi ve istihkâm subayı olarak yavaş, fakat muntazam bir şekilde yükseldi. II. Bâyezîd&#8217;in ölümünde 22, Yavuz Sultan Selim&#8217;in ölümünde 30 yaşındaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yavuz&#8217;un İran ve Mısır seferlerine katıldı. Kanûnî&#8217;nin Belgrad, Rodos, Mohaç, Viyana, Bağdad seferlerine de iştirak etti. Vezîr-i âzam Dâmâd Lutfî Paşa&#8217;nın dikkatini çekerek padişaha tanıtıldı, Istidatları seçip yükseltmekte büyük bir sezgisi olan Kanunî Sultân Süleyman, yaşı 40&#8242;ı geçmiş bu istihkâm subayının mimarlık ve mühendislik bilgisine, san&#8217;at zevkine, köprü kurmaktaki maharetine hayran oldu. Sinan&#8217;ı ordudan aldı; hassa sermimârı yani bugünki anlayışımıza göre bayındırlık bakanı yaptı.<span id="more-8912"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Simar-sinan-tuval.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8923" title="Simar sinan tuval" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Simar-sinan-tuval.jpg" alt="" width="158" height="210" /></a>Büyük dehâsının yanında tükenmek bilmez bir enerjiye de sahip olan Sinan, biribirinden güzel eserlerden sonra Şehzade Camii&#8217;ni inşa edince ünü, imparatorluk sınırları dışına çıktı. Pek uzun bir ömrün bütün nimetlerinden faydalanan Sinan, görülmemiş bir çalışkanlıkla Türk imparatorluğunu eserleriyle donatıyordu. Hassa sermimarlığı makamını Kanûnî&#8217;den sonra II. Selim ve III. Murâd devirlerinde de, ölünceye kadar devam ettirdi. Her yeni hükümdardan en büyük iltifatları gördü.</p>
<p style="text-align: justify;">Devrinin Türk Cihan devletinin bütün kaynakları emrindeydi. Eserlerinde istediği malzemeyi harcayabildiği gibi, en büyük hattatları, nakkaşları, oymacıları, çinicileri, camcıları da kullanabiliyordu. Süleymaniye Küllliyesi, ardından Edirne Selimiyesi&#8217;ni inşa ederek sanatının zirvesine yükseldi.</p>
<p style="text-align: justify;">9 nisan 1588 günü İstanbul&#8217;da öldü. 97 yaşını 10 ay ve 11 gün geçiyordu. Süleymaniye Camii&#8217;nin yanındaki zarif türbesine gömüldü. 2 defa evlenmiş, çocuğu olmamıştı. Çok cömertti; onun için ölümünde borçları, bıraktığı mirası geçmişti. 5 kuşaktan 5 padişah görmüş, yalnız Osmanlılar&#8217;ın değil, bütün Türk tarihinin en iyi, en parlak, en muhteşem, en zengin, en büyük yüzyılında yaşamıştı.</p>
<div id="attachment_8930" class="wp-caption aligncenter" style="width: 551px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/sinan-logarit.jpg"><img class="size-full wp-image-8930 " title="sinan logarit" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/sinan-logarit.jpg" alt="" width="541" height="235" /></a><p class="wp-caption-text">Teknik Çizim</p></div>
<p>Anadolu, İran, Mısır, Mezopotamya, Suriye, Arabistan, Kırım, Macaristan, Orta Avrupa ve Balkanlar&#8217;ı uzun yıllar gezip dolaşmış, çeşitli medeniyetlere ait binlerce eseri görüp incelemişti.</p>
<div id="attachment_8934" class="wp-caption alignright" style="width: 187px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Mimar-Sinan-minyaturu.jpg"><img class="size-full wp-image-8934" title="Mimar Sinan minyaturu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Mimar-Sinan-minyaturu.jpg" alt="" width="177" height="202" /></a><p class="wp-caption-text">Mimar Sinan&#39;ın bilinen tek minyatürü. Solda elinde çekül tutan; Sinan</p></div>
<p style="text-align: justify;">Onun için sanat ufku, yalnız İtalya&#8217;yı gören büyük Rönesans mimarlarından daha geniş ve daha açık oldu. Eski medeniyetlerin ortaya koyduğu mimarlık şaheserlerinin çoğunu gören Sinan, bunlardan ilham almakla beraber, Anadolu Selçuklu mimarisinin yolunu takip etti. Büyük Selçuklular&#8217;ın Orta Asya&#8217;dan getirip Anadolu&#8217;da geliştirdikleri bu sanat, Sinan&#8217;dan önceki Osmanlı mimarları tarafından şekillendirilmiş, yumuşatılmış, âhenkleştirilmiş ve olgunlaştırılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sinan, bu sanatı zirvesine çıkardı ve ondan sonra hiçbir mimar, bu zirveyi aşamadı. Bursa, Edirne ve İstanbul&#8217;u süsleyen eserlerin üslûbunu izleyen Sinan, bu üslûba erişilmez bir ahenk ve güzellik kazandırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı tarihçilerinden bazıları Sinan&#8217;ı Mikelanj&#8217;la beraber en büyük mimar olarak vasıflandırmalardır. Eserlerinin sayısı ve kalitesi, bu görüşü doğrulamaktadır. Bıraktığı eserler, insanı şaşırtacak derecededir; şöyle: 81 cami, 51 mescid, 81 medrese (yani yüksek veya orta dereceli okul) 19 türbe, 17 imaret, 3 hastahane, 7 su kemeri ve su bendi (yani baraj), 8 köprü, 18 kervansaray, 33 saray, 32 hamam ve 6 mahzen. Bunların toplamı 365&#8242;dir.</p>
<div id="attachment_8941" class="wp-caption alignleft" style="width: 179px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/sinanin-mezari.jpg"><img class="size-full wp-image-8941" title="sinanin mezari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/sinanin-mezari.jpg" alt="" width="169" height="188" /></a><p class="wp-caption-text">Sinan&#39;ın mütevazi mezarı </p></div>
<p style="text-align: justify;">Köprülerin içinde bugün Yugoslavya&#8217;da kalan Hersek Köprüsü, hamamların içinde Ayasofya Hamamı gibi insanı heyecanlandıracak derecede azametli âbideler vardır. Bu eserlerin bugün çoğu ayaktadır. Sinan&#8217;ın eserleri yalnız bugünki Türkiye sınırları içinde kalmamaktadır; birçok yapısı Yugoslavya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, Bulgaristan, Kıbrıs, İran, Irak, Suriye gibi ülkelerdedir. Ancak eserlerinin yarısından fazlası İstanbul&#8217;da bulunmaktadır. Ayasofya&#8217;yı yeniden inşa edercesine onaran ve ayakta durmasını sağlayan da odur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sinan&#8217;ın yetiştirdiği mimarlar da sonradan hocaları derecesinde dehâya, o kadar geniş kaynaklara ve pek az insana nasîb olan 98 yıllık bir ömre malik olmamakla beraber, imparatorluğu çok değerli eserler, Sultanahmed gibi şaheserlerle süslemekte devam etmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hindistan&#8217;da Türk imparatoru Timuroğlu Şâh-ı Cihan nâmına Agra şehrinde inşa edilen meşhur Tâc-Mahall&#8217;i ve daha birçok âbideyi, İstanbul&#8217;dan giden Sinan&#8217;ın öğrencileri yapmışlardır.</p>
<div id="attachment_8939" class="wp-caption aligncenter" style="width: 417px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Suleymaniye1.jpg"><img class="size-full wp-image-8939" title="Suleymaniye" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Suleymaniye1.jpg" alt="" width="407" height="276" /></a><p class="wp-caption-text">Ayasofyanın büyük kubbesini taşıyan payandaların hantal görünümüne karşın Süleymaniyede kubbe ağırlığı kademe kademe bir pramit gibi aktarılmıştır</p></div>

<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-61-8912">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-991" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/mimar-sinanin-turbesi.jpg" title="Mimar Sinan'ın Türbesi (Dıştan Görünüş)" class="shutterset_set_61" >
								<img title="mimar-sinanin-turbesi" alt="mimar-sinanin-turbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/thumbs/thumbs_mimar-sinanin-turbesi.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-992" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/sinan.jpg" title=" " class="shutterset_set_61" >
								<img title="sinan" alt="sinan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/thumbs/thumbs_sinan.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-993" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/moglova-kemeri.jpg" title="Halen İstanbullulara su taşımaya devam eden, dünya su mimarisinin en mükemmel yapıları arasında zikredilen Moğlova Kemeri " class="shutterset_set_61" >
								<img title="moglova-kemeri" alt="moglova-kemeri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/thumbs/thumbs_moglova-kemeri.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-994" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/moglova-kemeri2.jpg" title="Halen İstanbullulara su taşımaya devam eden, dünya su mimarisinin en mükemmel yapıları arasında zikredilen Moğlova Kemeri " class="shutterset_set_61" >
								<img title="moglova-kemeri2" alt="moglova-kemeri2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/thumbs/thumbs_moglova-kemeri2.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-995" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/mimar-sinan-minyaturu.jpg" title="Mimar Sinan'ın tek resmi olan minyatür.Solda elinde çekül tutan usta Mimar Sinan... " class="shutterset_set_61" >
								<img title="mimar-sinan-minyaturu" alt="mimar-sinan-minyaturu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/mimar-sinan/thumbs/thumbs_mimar-sinan-minyaturu.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>


<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;">Bibliyografya<br />
Yılmaz Öztuna, Tarih  III, Büyük Tarih Ansiklopedisi 1 sf. 74</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/tarihimizin-en-muhtesem-mimari-sinan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Page Caching using disk: basic

Served from: tarihvemedeniyet.org @ 2012-02-05 03:00:57 -->
