<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih ve Medeniyet &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://tarihvemedeniyet.org/category/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://tarihvemedeniyet.org</link>
	<description>Tarih ve Medeniyet</description>
	<lastBuildDate>Thu, 10 May 2012 19:36:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>@ işaretini Ortaçağ Keşişleri Bulmuştu</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/05/isaretini-ortacag-kesisleri-icat-etmisti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/05/isaretini-ortacag-kesisleri-icat-etmisti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 00:42:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16376</guid>
		<description><![CDATA[


XVI. yüzyıl tarihli İtalyanca bir vesikadaki @ işareti (Kaynak: La Repubblica)


Günümüzde vazgeçilmez olarak e-posta adreslerinde kullanılan @ işaretinin tarihi altıncı yüzyıla kadar uzanıyor.
E-posta adreslerinin ayrılmaz bir parçası &#8220;at&#8221; (et) (@) işareti, Ortaçağ müstensih keşişleri (kitap kopyalayıcıları) ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_16382" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/arobase-manuscrit.jpg"><img class="size-full wp-image-16382" title="arobase-manuscrit" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/arobase-manuscrit.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">XVI. yüzyıl tarihli İtalyanca bir vesikadaki @ işareti (Kaynak: La Repubblica)</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;">Günümüzde vazgeçilmez olarak e-posta adreslerinde kullanılan @ işaretinin tarihi altıncı yüzyıla kadar uzanıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;">E-posta adreslerinin ayrılmaz bir parçası &#8220;at&#8221; (et) (@) işareti, Ortaçağ müstensih keşişleri (kitap kopyalayıcıları) tarafından bulunmuş ve dilbilimci Berthold Louis Ullman&#8217;a göre bu işaretin ortaya çıkışı VI. yüzyıldadır. Ancak, şüphesiz o dönemde, günümüzdeki anlamıyla kullanılmamaktaydı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-16376"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/at-symbol-moma.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-16383" title="at-symbol-moma" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/at-symbol-moma-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>@ işareti aslında bir ligatürdür, yani iki karakterin birbirine bağlanarak yeni bir formda yazılmasıdır. Müstensihler, Ortaçağ&#8217;dan bu yana, daha hızlı yazmak için bir çok yol denemişlerdir. Ligatürler de böylece kısaltma olarak, yaygın bir usul halini almışlardır. @ işareti de Latince&#8217;deki &#8220;a&#8221; ve &#8220;d&#8221; harflerinden oluşan &#8220;ad&#8221; (Türkçedeki -e, -ye, -ya) ekinin bir arada yazılmasından meydana gelmiştir.  Mesela; bir diğer ligatür  &#8221;et&#8221;nin (Fransızcadaki &#8220;ve&#8221; bağlacı) &#8220;&amp;&#8221; şeklinde yazılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ullman&#8217;a göre; müstensih keşişler &#8220;d&#8221;yi &#8220;a&#8221;nın etrafını sararak yazarak kısaltmış oldular. @ işareti yüzyılları ve el yazmalarını aşarak, XIX. yüzyılda Amerika&#8217;da &#8220;at&#8221; edatı ile eşdeğer hale geldi: 2 books @ $5, yani &#8220;two books at five dollars (iki kitap beş dolar).</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/dc401814836cdcba55f524101a2e16a7.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-16384" title="daktilo" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/05/dc401814836cdcba55f524101a2e16a7.jpg" alt="" width="296" height="288" /></a>Böylece @ işareti daktilo klavyelerinin ve hemen ardından bilgisayar klavyelerinin bir parçası haline geldi. Sonunda 1971 senesinde de e-posta adreslerinin bir parçası haline geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer Faruk CAN</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynak: www.bnf.fr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/05/isaretini-ortacag-kesisleri-icat-etmisti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Haleb Orda ise, Arşın Burda!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/04/haleb-orda-ise-arsin-burda/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/04/haleb-orda-ise-arsin-burda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Apr 2012 10:24:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16331</guid>
		<description><![CDATA[Not: Bu yazı, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci&#8217;nin 18 Nisan 2012 Çarşamba günü Türkiye Gazetesi&#8217;nde yayınlanan yazısıdır.
İngilizler, daracık meclisinden soldan trafiğine kadar her şeyde “elden ayrıksı” oldukları gibi, ölçüleri de başkalarınkine benzemez. Onlar gibi bir imparatorluk olduğu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Bu yazı, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci&#8217;nin 18 Nisan 2012 Çarşamba günü Türkiye Gazetesi&#8217;nde yayınlanan yazısıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/59817.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-16372" title="Oryantal Bir Pazar" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/59817-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" /></a>İngilizler, daracık meclisinden soldan trafiğine kadar her şeyde <strong>“elden ayrıksı”</strong> oldukları gibi, ölçüleri de başkalarınkine benzemez. Onlar gibi bir imparatorluk olduğu için, Osmanlıların da kendilerine has ölçüleri vardı. Eski fıkıh kitaplarında geçen bazı ölçüler ise çok eskilerden kalmadır. İngilizler kimseye benzemeyen bu ölçülerinden hiç gocunmazken, Türkiye, <strong>1931</strong> senesinde kaç asırlık geleneğine yüz çevirip, Avrupalıların kullandığı ölçüleri kabul ediverdi. Buna da Avrupa ile -esasında o zaman pek cılız olan- ticarî işlerde paralellik gerekçe gösterildi. Avrupa ile münasebetleri daha eski ve güçlü olan İngiltere ve Amerika’nın aklında böyle bir <strong>uyanıklık</strong> nedense hiç aklına gelmemişti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-16331"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/K1024_DSC_0413.jpg"><img class="size-medium wp-image-16344 alignright" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/K1024_DSC_0413-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a></p>
<div style="text-align: justify;"><strong>Uzunluk Ölçüleri</strong></div>
<div style="text-align: justify;">
<p><strong>Arşın</strong>, parmak ucundan dirseğe kadar olan uzunluğu ifade eder. Farsça arş kol, in de bu demektir. Arş, eski Türkçede de adım manasına gelir. Arapların <strong>zra’</strong> adlı 48 santimetrelik mikyasına (ölçüsüne) yakındır. İki arşın vardı. Mimar arşını, mimarî işlerde yer ölçüsüdür. 75,8 santimetredir. Çarşı arşını, kumaş ölçmekte kullanılır. 68 santimetredir. Kumaş, elde tutulup dirseğe dolandırılarak ölçülür. Çünki umumiyetle el ile dirsek arası bir zra’dır. İpekli kumaşları satarken, halka pahalı göstermemek için, bunlarda arşından biraz daha kısa olan <strong>endâze</strong> kullanılırdı. Farsça endaz (atan) kelimesinden gelir. 65,25 santimetredir. Arşının dörtte birine <strong>urub</strong> denir. Arapça dörtte bir demek olan rubu’dan bozmadır. “Ben Haleb’de iken şu kadar arşın atlardım” diye bol keseden atan birine “Haleb ordaysa, arşın burada” demişler. Bir halk türküsünde, sevdiğinin belinin ince olduğunu anlatmak için “Ölçelim de o güzelin ince belini, Bir gümüş endâze ile” mısraları kullanılmış.</p>
</div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Ağırlık Ölçüleri</strong></div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Dirhem</strong>, küçük ve hassas şeyleri ölçmekte kullanılırdı. Dirhem, bir okkanın dörtyüzde biridir. Tarih boyu farklı yerlerde farklı ölçülere gelmekte ise de, Osmanlılarda 3.148 grama tekabül eder. Bir dirhem, 70 arpa ağırlığında olup, 14 <strong>kırât</strong> idi. Süsünde hiçbir şeyi ihmal etmeyenlere “İki dirhem bir çekirdek” denirdi. <strong>Çekirdek</strong>, 5 santigratlık bir kuyumcu ölçüsüdür. 1,5 dirhem bir <strong>miskal</strong>; 400 dirhem 1 <strong>okka</strong>, 6 okka 1 <strong>batman</strong>, 44 okka 1 <strong>kantar</strong>, 4 kantar da 1 <strong>çeki</strong> gelir. Çeki takriben 250 kilodur. Okka, Arapça ukıyye kelimesinden gelir. Şehir ve kasabalara göre değişmekle beraber, umumiyetle 1282 gramdır.</div>
<div style="text-align: justify;"></div>
<div style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/ESNAF.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16343" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/ESNAF-283x300.jpg" alt="" width="283" height="300" /></a></div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Hacim Ölçüleri</strong></div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Kile</strong>, hububat ölçeğidir. Çeşitli şehirlere göre ölçüsü değişirdi. İstanbul kilesi zahîrenin cinsine göre 18-20 okka (ortalama 25 kilo) idi. Kilenin küsuratına <strong>kutu </strong>(god, kot, godik)denir. 8 kutu bir İstanbul kilesidir. Bir kutu 2,5 okka ve 3,21 kilodur. Bir İstanbul kilesi 4 <strong>şinik</strong> idi. Gemilerde de kile kullanılırdı. 36 kile bugünki 1 tonilatodur.</div>
<div style="text-align: justify;">
<p>Fıkıh kitaplarında yer alan başka hacim ölçüleri de vardır. Bunların en meşhuru sa’dır.<strong> Sa’,</strong> 1040 dirhem buğday veya arpa alan bir ölçektir. 4,2 litre sudur. Bu ölçü, Hanefî mezhebine göredir. Fıtra, yarım sa’ buğdaydan verilir. 1 sa’ dört<strong>müd</strong> mercimek alır. Bir müd, iki avuç dolusu mikdar olup, 2 rıtldır. Böylece 1 sa’, 8 <strong>rıtl</strong> eder. 1 rıtl, 130 dirhemdir. <strong>Menn</strong>, batman demek olup, iki rıtldır. 1 <strong>farak</strong>, 36 rıtl, yani 4680 dirhemdir. 1 <strong>vesk</strong>, bir deve yükü demek olup, 60 sa’ eder ki, 62400 dirhem veya 250 litredir. 1 <strong>habbe</strong>, 1 dirhemin kırksekizde biridir. 1 <strong>kırba</strong>, 50 men, yani 13000 dirhem veya 32 okiyye olup, bazı mahsullerin vergisinin tahsilinde kullanılırdı. Bir de <strong>kafîz</strong> vardı ki, hem 12 sa’ mikdarında hacim, hem de 144 zra’ murabba mikdarında mesâhâ ölçüsü olarak kullanılırdı. Bir <strong>cerîb</strong>, 10 kafîz idi.</p>
</div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Mesâfe Ölçüleri</strong></div>
<div style="text-align: justify;">Bir konaklık, yani bir günde düz yolda yaya olarak gidilebilecek mesâfeye <strong>merhale</strong> denir. 6 <strong>fersah</strong> eder. Bir fersah üç<strong>mil</strong> eder. 1 mil, 4000 <strong>zrâ’</strong> eder. Bir zra’ her biri 2 cm olan 24 parmak uzunluğundadır. Böylece 1 zra’, 48 cm, 1 mîl, 1920 metre, 1 fersah 5760 metredir. 1 merhale, 34,560 km eder. Bir de <strong>berîd</strong> vardır ki, 4 fersah uzunluğundadır. Mukayese gerektiğinde “fersah fersah ileri” denir.</div>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/116km7b.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-16342" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/04/116km7b-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<div style="text-align: justify;"><strong>Mesâhâ Ölçüleri</strong></div>
<div style="text-align: justify;">
<p>Mesâhâ ölçüsünde <strong>zra’-ı mimarî</strong> kullanılırdı. Bu, <strong>mimar arşını</strong> diye de bilinirdi. 75,8 santimetre idi. Başka ölçüler de vardı. 1 <strong>parmak</strong>, 3,15 cm; 1 <strong>hat</strong>, 0,263 cm; 1 <strong>kadem</strong> (ayak) ½ zra’; 1 <strong>kulaç</strong> 5 kadem veya 2,5 zra’ idi. Kulaç, daha ziyade hafriyatta kullanılırdı. 4 parmak 1 <strong>kabza</strong>; 6 zra’-ı mimarî 1 <strong>kasba</strong> idi. Uzunluğu ve genişliği birer kasba mikdarı yere <strong>aşir</strong>denirdi ki, 36 zra’-ı mimarî eder. 10 aşir, 1 <strong>kafîz</strong> idi. Bir çift öküz ile sürülüp ekilebilen yere 1 <strong>feddan</strong> denirdi. Anadolu’da arâziyi ölçmek için <strong>dönüm</strong> kullanılırdı. 1 dönüm, 1600 zra’-ı mimarî murabbaı (karesi) olup, 919 metrekaredir. Son zamanlarda takriben 1000 metrekare kabul edilirdi. Her dönüm, dört <strong>evlek</strong> idi. Bir dönümlük yer için, Şam’da <strong>hattâtî</strong>veya <strong>rummânî</strong> tabirleri de kullanılırdı.</p>
</div>
<div style="text-align: justify;">1869 tarihli bir nizamnâme ile bütün ölçüler için <strong>vâhid-i kıyâsî</strong> (birim) tesbit edildi. Buna göre uzunluk ölçüsü olarak<strong>metre</strong> (veya <strong>zra’-ı âşârî</strong>) kabul edildi. 1 metre, 1 zra’-ı mimarî, 7 parmak, 7 hat ölçüsünde idi. Bin metreye, 1 <strong>miryametro</strong>(veya <strong>fersah-ı âşârî</strong>) denildi. Sonraları bir dönüm 1000 metrekare kabul olundu; 10000 metrekareye ise cerîb veya hektar adı verildi.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/04/haleb-orda-ise-arsin-burda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fetih 1453 Filmine Dair</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-filmine-dair/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-filmine-dair/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2012 19:53:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16247</guid>
		<description><![CDATA[Not: Bu yazı, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci&#8217;nin değerlendirme yazısıdır.
Alışılmadık bir örnek olduğu için, Fetih 1453 çok rağbet uyandırdı. Çok emek verilmiş.  İyi niyet eseri her sahnede kendisini gösteriyor. Ama kusursuz güzel olmaz!
 Doğrusu sinema kritiğinden anlamam. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong>Not:</strong> Bu yazı, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci&#8217;nin değerlendirme yazısıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><span style="font-family: Georgia;">Alışılmadık bir örnek olduğu için, Fetih 1453 çok rağbet uyandırdı. Çok emek verilmiş.  İyi niyet eseri her sahnede kendisini gösteriyor. Ama kusursuz güzel olmaz!</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Georgia; font-size: small;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-1453.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-16252" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-1453-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a> Doğrusu sinema kritiğinden anlamam. Ama okuyuculardan yakında vizyona giren Fetih 1453 filmi hakkındaki kanaatlerimi soran çok sayıda mesaj aldığım için, cevap sadedinde bazı şeyler söylemek istiyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span id="more-16247"></span></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong><span style="font-family: Georgia;">Çok emek verilmiş</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Evvelemirde <strong>dünya tarihi</strong> için böylesine mühim bir hâdiseyi anlatan filme emeği geçenleri tebrik etmek lâzım. Yıllardır söyleniyordu böyle bir film çekileceği, nihayet gerçekleşti. Eskiden hayal bile edilemeyen şeyleri bu filmde görme imkânı var. Bir kere <strong>iyi niyet</strong> eseri, filmin her safhasında seziliyor. Çok masraf edilmiş, çok emek verilmiş. Değmiş de… Teknik bakımdan –anladığımız kadarıyla- bir kusur bulmak mümkün değil. Büyük İskender veya Troya’ya benziyorsa da, normal. Sanat yönü, kostümler, mekânlar da iyi. Ancak <strong>kurgu ve senaryoya biraz daha emek</strong> verilseydi güzel olurdu.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Elbette tarihî filmlerin, hâdiselerle birebir örtüşmesi beklenmez. Ancak <strong>tahrif</strong> etmemek gerekir. Filmde bu hassasiyet gösterilmeye çalışılmış. Ufak tefek hatalar görmezlikten gelinebilir. Meselâ <strong>Eyüp Sultan</strong> hazretlerinin kabri fetihten sonra bulundu. Fatih, imparator ile <strong>yüz yüze</strong> görüşmedi. Cenovalı <strong>Giustiniani</strong>, ölmedi, kaçtı. İstanbul, XIII. asırdaki Latin istilâsından beri perişandı. Saraydan, hipodromdan, ihtişamdan eser kalmamıştı vs&#8230;</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Fethin, sıradan bir askerî harekât olmadığı, <strong>manevî</strong> ciheti öne çıkarılmış. Ne hoş! Ancak dinî ve hamasî vurgu bazen dozunu aşıyor. Bizanslıları bu kadar küçük düşürmeye gerek yoktu. Neticede Konstantin, elinde kılıç çarpışırken ölen ve Fatih’in bile saygı duyduğu bir düşmandı. Şuuraltımızdaki Bizanslı, kötü, sefih, biraz da efeminedir. Tamam, aşksız filmi kimse seyretmez. Ama film sıradan iki karakterin aşkını mevzu edinseydi; Fatih gibi tarihî şahsiyetler ikinci planda gösterilseydi, belki daha iyi olurdu. Meselâ Finli yazar <strong>Mika Waltari</strong>’nin İstanbul’un fethini mevzu edinen <strong>Kara Melek</strong> romanı filme alınmaya çok yakışırdı doğrusu.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong><span style="font-family: Georgia;">Hoş bir padişah tasviri <a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-14531.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16250" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-14531-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Başrol oyuncusu, muvaffak olmakla beraber, <strong>Sultan Fatih’e pek benzemiyor.</strong> Hele padişahın neredeyse ağzını örten karakteristik <strong>kartal burnu</strong> nazara alınırsa… Filmde hem o, hem babası <strong>Sultan Murad</strong> ve hem de Bizans esaretindeki düzmece şehzâde <strong>Orhan</strong>, daha çok Kuzey Afrikalıyı andırıyor. Üstelik sıkıntılı zamanlarda yaptığı gösterilen, tesbih tanelerini çiğnemek gibi bazı garip hareketler, Sultan Fatih gibi <strong>oturaklı</strong> biri için tuhaf kaçmış.  Yine de <strong>baş aktörün yakışıklı ve düzgün oluşu</strong>, Osmanlı büyüklerinin karikatürize edilmesine alışanlar için pek sevindirici doğrusu. Yersiz harem sahneleriyle sulandırılmamış.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Zamane insanı Osmanlı geleneklerine o kadar uzak ki, <strong>ağır başlı görüntü</strong> vermek isterken, garip haller zuhur ediveriyor. Tarihî film artistleri, şimdikiler gibi konuşup, reaksiyon veriyor. Halbuki hızlı yürümek, yüksek söylemek, münakaşa edasıyla konuşmak, <strong>“teenni sahibi”</strong> eskiler için pek alışılmış şeyler değildi. Bir vezirin padişah huzurunda bağırması, sadrazama hakaret etmesi, söze “Saçma!” diye başlaması yadırganıyor. Sultan Murad’ın bir hafta kadar elbiseleriyle <strong>teneşir</strong> üzerinde yatması da tuhaf. Senaryo yazarı her halde ölüye hemen yapılması gerekli muamelelere şahit olmamış. Neyse şimdi zaten bunlara takılacak kimse nerede! Ancak tarihçilerin gözünü tırmalar. Şimdi bazı aklı evvellerin inkâr ettiği İstanbul’un fethine dair <strong>hadis-i şerif</strong>, gemilerin <strong>karadan</strong> yürütülmesi, <strong>Urbanus</strong>’un topunun infilâkı, <strong>Ulubatlı Hasan</strong>’ın surlara sancağı dikişi hep filmde yer almış. Bu bakımdan da tebrik etmek gerekir. Ulubatlı Hasan sahnesinde gözyaşlarını tutmak elde değil. Ama böyle fetihle bir anılan İslâm mücahidinin, gayrımeşru münasebeti hiç de hoş kaçmadı. Bari gizlice evlendirselerdi. </span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-1453-1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16251" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih-1453-1-300x165.jpg" alt="" width="300" height="165" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong><span style="font-family: Georgia;">Dokümanter mi?</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Senaryodaki diyaloglar bazen sanki bir kâğıttan okurcasına uzun, normal hayatta rastlanmayan bir üslupta geçiyor. “Ben, benden önceki padişahlara benzemem” tiradında olduğu gibi, karakterler biraz <strong>teatral</strong>, hatta<strong>didaktik</strong> tavırla konuşuyor. Bu da filme <strong>dokümanter</strong> havası veriyor. Hasan ile Giustiniani’nin kavgası gibi bazı sahneler lüzumundan fazla uzun. Öte yandan daha çok vurgulanması beklenen sahnelere zaman kalmamış. Fethin manevî mimarı <strong>Akşemseddin</strong> figürü bir felâket. Seyrek sakalı sebebiyle köse de denilen bir veliyi, gür sakallı, koca göbeğini sallayarak yürüyen, patır kütür konuşan, filozof ile oduncu karması biri olarak tasvir etmek olmamış. Jenerikte filmin tarih danışmanı <strong>Emecen</strong> hocanın soyadının sehven Emecan yazılması, belki de danışmaya verilen ehemmiyetin derecesini gösteriyor.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Bazıları filmde padişah çocuğunu sevmiyor diye tenkit etmişler. Sevmiyor değil, <strong>sevdiğini belli etmiyor.</strong> Bu eski ağırbaşlılık geleneğinin icabıdır. Eskiden babalar, çocuklarını gece uyurken severdi. Büyük adamların her hissi, sevgisi ve nefreti de ölçülüdür.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><strong>Film görmeye değer.</strong> Yapımcıları takdiri hak ediyor. Eksik ve kusurların zaman içinde telafisi umulur. Memlekette çok şey değişti. İnsanların dünya görüşü normale dönüyor. Maziye giden yollardaki mayınlar temizleniyor. Bu bakımdan her bir sahnesi sinema mevzuu tarihimizi tasvir eden daha nice böyle filmleri görmeyi temenni ediyoruz. <strong>Dünya, tarihini romanlarla filmlerden öğrenmiştir.</strong> Fetih 1453, umarız gişe bakımından da beklediğini elde eder de, hevesler kırılmaz.</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-filmine-dair/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fetih 1453 ve Düşündürdükleri</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-ve-dusundurdukleri/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-ve-dusundurdukleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 22:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16158</guid>
		<description><![CDATA[Not: Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil&#8217;in film hakkındaki değerlendirme yazısıdır.
On yedi milyon bütçeli gişe rekorları kırmaya aday dev bir film, gösterime girdi. “Fetih 1453”. Okuyucularımdan gelen yoğun sualler üzerine film hakkında bir yorum ve değerlendirme yapmayı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignleft size-medium wp-image-16159" title="fetih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih1-238x300.jpg" alt="" width="238" height="300" /><strong>Not:</strong> Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil&#8217;in film hakkındaki değerlendirme yazısıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">On yedi milyon bütçeli gişe rekorları kırmaya aday dev bir film, gösterime girdi. “Fetih 1453”. Okuyucularımdan gelen yoğun sualler üzerine film hakkında bir yorum ve değerlendirme yapmayı konunun ilgilisi olarak kendime vazife gördüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle şunu belirtmeliyim ki tenkit ve tahlil, her ne olursa olsun ortaya konulan bir eser hakkında kazançtır. Artı ve eksi yönlerini göstermesi bakımından, gelecekte ortaya çıkacak eserlere bir anlamda projektör vazifesi görecektir. Oysa son yıllarda tenkide tahammül edemez bir yapımız ortaya çıkmaktadır ki asıl bu durum düşündürücüdür. Hemen,“öyleyse izlemeseydin”, “beğenmiyorsan sen daha iyisini yap” ucuzculuğu başlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-16158"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-full wp-image-16164" title="Fatih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/444px-Gentile_Bellini_003-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" />Kişinin eksiğini görmesi veya gösterilmesi onun sonraki eserleri için daha iyiye ve güzele ulaşmasında en önemli itici güç olacaktır. Şayet yapılan tenkitler yanlış ve hatalı ise ona da eser sahipleri gereken cevabı vereceklerdir.Film için benim şahsen ilk ve en önemli yorumum şu olacaktır. Son zamanlarda tarihimize art niyetli, yanlı, peşin fikirli bakışlardan ve hükümlerden öte bir film ortaya çıkarılmıştır. Bu çok önemlidir. Zira bu güne kadar tarihimize bu kadar objektif bir bakışı görmek maalesef mümkün olmuyordu. Bu konuda benim, “Şah ve Sultan” romanı ile “Muhteşem Yüzyıl” dizisi hakkında değerlendirmelerimi okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Fetih 1453” filminde konu bütünlüğünün yanı sıra, Osmanlıların ve Bizans tarafının savaş hazırlıkları, kuşatma boyunca maddi manevi çabalamaları, gayretleri elden geldiğince verilmeye çalışılmıştır. Kostümler, mekânlar, efektler, savaş sahneleri gerçekten etkileyici olup bu güne kadar bize ait olanların en iyisidir diyebileceğim. Ancak bu ifadelerim filmde eksikler yok manasına gelmemektedir. Kostümlerde ciddi eksiklikler ve yanlışlar varsa da benim konum olmadığı için girmeyeceğim. Ancak tarihi hadiselerdeki eksiklikleri iki bölümde özetleyeceğim.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-16167" title="Fetih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Fetih-14531-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" />Belirttiğim gibi bu film aynı bütçe ve çalışmayla ve aynı zihniyetle iki kat daha güzelleştirilebilirdi. Sadece olaylar ve hadiseler yerli yerince oturtulabilmiş olsaydı. Bu konuda o kadar acemilikler ve hatalar olmuş ki insan hayıflanmadan ve üzülmeden edemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong>Filmde tarihî hatalar ve yanlışlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Fatih ilk seferinde Karamanoğlu İbrahim Bey’le karşılıklı görüşmekte ve kendisini azarlamaktadır. Hâlbuki İbrahim Bey elçilerini gönderecek ve yeminle anlaşma akdine muvaffak olacaktır. Kendisinin Fatih’le görüşmesi ise yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih filmde, Karaman seferinde iken Şehzade Orhan’ın tahsisatının altı yüz bine çıkarılması talebiyle gelen Bizans elçilerini, huzurundan kovar gibi uzaklaştırmaktadır. Oysa tarihte böyle olmamıştır. Padişah kendilerini güler yüzle karşılamış, sükûnetle dinlemiş ve “yakında Edirne’ye döneceğim, orada görüşür sizi arzularınıza kavuştururum, şeklinde manidar bir cevap vermiştir. Fatih bu görüşmeden sonra da bir daha Bizans’tan gelen anlaşma taleplerini geri çevirecek ve savaş hazırlıklarını başlatacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine filmde Fatih, Rumeli hisarının inşası emrini Edirne’ye döndükten sonra vermektedir. Hâlbuki Karaman seferinden dönerken evvelce Yıldırım Bayezid Han tarafından yaptırılan Güzelcehisar’ın yanına gelecek ve karşı yakada yeni hisarın yerini tespit ettikten sonra inşası ile ilgili hazırlıkların başlatılmasını isteyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright  wp-image-16169" title="fetih1453" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/fetih1453k1-300x165.jpg" alt="" width="336" height="185" />Nitekim bu hareketini gören Bizans imparatoru, Fatih’i Rumeli hisarının yapımından vazgeçirebilmek için, Padişah Edirne’ye döndükten sonra bu defa son derece yumuşak bir üslupla yeni bir name kaleme aldıracak ve elçilerine her ne pahasına olursa olsun anlaşma yapmaya çalışınız, ne isterse veriniz diyecektir. Oysa filmde imparator neredeyse namesinde Fatih’i tehdit etmektedir. Fatih’in bu elçilere, babası döneminden itibaren ilişkileri kısa fakat veciz bir biçimde ifade eden mükemmel bir konuşması, hitabı ve muazzam bir cevabı vardır:</p>
<p style="text-align: center;">“<strong>Benim gücümün eriştiği yere başkalarının hayalleri dahi yetişemez</strong>” nutku buradadır. Fakat bu konuşma maalesef filmde geçmemektedir.</p>
<div id="attachment_16175" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sahi-topu-muslihidd2.jpg"><img class="size-medium wp-image-16175 " title="Sahi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sahi-topu-muslihidd2-300x132.jpg" alt="" width="300" height="132" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in Şâhî Topları</p></div>
<p style="text-align: justify;">Daha da garibi filmde Fatih, bu sözleri Bizans elçilerine değil de kendi adamlarına söylemektedir. Sanki kendi devlet adamları kim olduğunu bilmiyorlarmış gibi onlara bir de “Ben Sultan Mehmed’im” demesi pek gülünç kaçmıştır. Şahi denilen ve İstanbul surlarını sarsan muazzam topları dökmede bir tek Macar Urban’ın gösterilmesi ve öne çıkarılması son derece yanlış olmuştur. Fatih’in bir makina mühendisi olduğunu, şahi topların çizimini ve balistik hesaplamalarını bizzat kendisinin yaptığını artık Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Dört şahi toptan üçünü Osmanlı mühendisleri Musluhiddin ve Saruca Sekban dökmüştür. Birini ise Bizans’tan alacaklarını tahsil edemeyen ve işsiz kalıp Fatih’e gelen Macar Urban dökecektir. Hatta Urban dökeceği topun çizimlerini görünce şaşıracak, dehşete düşecek ve “dökerim ama mermisini yapamam” diyecektir. Fatih ise ona sen orasını düşünme diyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan savaş sırasında sanki tek bir şahi top varmış imajı da yanlış gitmiştir. Nitekim Urban’ın da ölmesine sebep olan şahi top parçalandığında Fatih’in, dökümü aylar alan ve onarılması imkansız olan bu topun tamir edilmesini istemesi pek garip olmuştur. Bu sözü ancak beş yaşında bir çocuk söyleyebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-16185" title="ulb" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/ulb.jpg" alt="" width="300" height="300" />Filmde Edirne’de sefer için hazırlıklar yapan Fatih, sıkıntıdan halüsinasyonlar görmektedir. Böyle sıkıntılı bir rüyada ecdadı Osman Gazi parmağına yüzüğü takamadan kanter içinde uyanır. Yanına gelen ve hatırını soran hanımına “Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni” der. Bu hangi aklın ürünüdür bilemiyorum. Evet yemek var, tuz var, biber var amma tuzu ve biberi yemeğin dışına döküyorsun. Sonrada hadi afiyetle ye bakalım diyorsun. Deniz savaşından sonra anlaşma imzalamak için gelen Bizanslı elçilere, kararlılığını göstermek için söylenen bu sözleri yatağında hanımına karşı söyletmek pek ince düşünceli (!) bir fikir olsa gerek!</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Macar Urban Fatih’in hizmetine kendisi gelmiş iken filmde Ulubatlı’ya kaçırtılmıştır. Buna belki kurgu diyenler olacaktır. Neticede yanlış olması bir yana akıl mantık sınırlarını zorlayan bir sahnedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright  wp-image-16189" title="era" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/ERA-300x295.jpg" alt="" width="300" height="305" />Urban’ın kızı, Ulubatlı Hasan’ın sevgilisi rolündeki kız figürü (Era) ise tamamen kurgu olduğu için bir değerlendirme de bulunmak istemiyorum. Ancak İstanbul fethini ve dolayısıyla Fatih’i konu edinen bir tarihi filmde böyle bir kurgu gider miydi konusu tartışmaya pek açıktır. Zira bir Osmanlı yeniçerisinin bir Hıristiyan kızla ordu içinde bu kadar birlikteliği, filmin neredeyse tamamen bu kurgu üzerine oturtulması, Ulubatlı’nın Hıristiyan kızının dua ve muskasını boynuna takıp gezmesi, o muskayı öpmesi tarihin gerçekleri bakımından tamamen hayal mahsulü olduğu gibi kabul edilebilirlik yönü de yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Edirne’de savaş hazırlıkları sırasında gerekli gayreti göstermediği için gece yarısı saraya çağırılan Çandarlı hadisesi aslına uygun bir şekilde anlatılamamıştır. Çandarlı o görüşmeye elinde altın ve gümüşlerle dolu bir tepsi ile çıkmış ve Fatih’le arasında bir konuşma geçmişti. Bu konuşma filme müthiş bir zenginlik ve güzellik katabilirdi. Oysa bu yapılmadığı gibi Sultan Mehmed’e vezirine karşı “ya şehid veya murdar olursun” gibi hiç kullanmadığı ifadeler kullandırılmıştır.</p>
<p><img class="size-medium wp-image-16178 alignright" title="cennetinkrallığı" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/cennetinkrallığı1-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kuşatmanın başlangıcında Bizans İmparatoru ile II. Mehmed surların önünde bütün güçleri ile karşı karşıya gelerek konuşuyorlar. Ne filmdeki etkileyici sözlerin ne de böyle bir karşılaşmanın aslı esası yoktur. Bu karşılaşmanın “Cennetin Krallığı” filminden bir esinlenme olacağını her iki filmi izleyenler anlayacaklardır. Aslında -ne ihtiyaç varsa- filmin daha birçok sahnesini başka film ve efektlere benzetmek de mümkündür. Nitekim son sahnede Padişah, kucağına bir çocuğu alıp sevdiğinde çocuğun hareketleri izleyicilerin ağzından son zamanlardaki bir dünya liderinin ismini hatıra getirivermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmde Osmanlı divan görüşmelerine yakışır neredeyse tek bir sahne yoktur. Fatih’in huzurunda vezirlerin kavga eder gibi atışmaları, kaş göz oynatmaları, Padişahın ok talimi yaparken Çandarlı’yla tartışması olacak bir şey değildir. Çandarlı sadece divan toplantılarında fikirlerini beyan edecek sonrasında ise fethin gerçekleşmesi için çaba sarfedecektir. Yine Çandarlı’nın devlet adamlarına “padişah askeri, orduyu kırdırıyor” gibi serzenişleri ve ifadeleri, askerin ayaklanmaya kalkışmaları gibi sahnelerin tarihi hiçbir gerçekliği yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmdeki bir hata da fetih günlerindeki hadiselerin karıştırılması olmuştur. 20 Nisan’da cereyan eden ve İstanbul’un fethindeki en önemli hadiselerden olan dört geminin kuşatmayı yararak İstanbul’a girmesi filmde kuşatmanın sonuna doğru 15 Mayıs’ta gösterilmektedir. Bu ana kadar Osmanlılar bir kez umumi hücumda bulunmuştu. Hâlbuki filimde en az üç kez hücum yapıyorlar ve neredeyse ordu kırılıyor gibi gösteriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-16200" title="Sultan-Mehmed" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sultan-Mehmed-214x300.jpg" alt="" width="214" height="300" />20 Nisan deniz savaşında Osmanlı donanması, İstanbul’a yiyecek ve yardım getiren üç Ceneviz ve bir Bizans nakliye gemisini Yenikapı önlerinde karşıladı. Şiddetli lodosta manevra yapamayan kürekli Osmanlı gemilerini kolayca yaran yüksek bordolu Ceneviz gemileri Haliç’e girdi. Filmde bu başarısızlık Bizans tarafında, sanki Osmanlı donanması kırıldı diye sunulmaktadır. Hâlbuki kırılan bir taraf yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizans’ın bu deniz savaşı sonunda, şehre her an yardım alabilecekleri inancı artmış ve moralleri yükselmiştir. Ancak bu durumu içki ve kadınlarla eğlence âlemleri ile göstermeleri de açıkçası Bizans halkına bir hakarettir. Ülkesi, hürriyeti, canları tehlikede olan bir milletin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktan öte sahnelerdir bunlar. Bu durum bizim klasik kadın figürleri gösterme hastalığının bir belirtisi olsa gerektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulubatlı’nın karşısında sıraya geçmiş askerlerin tek tek söz alıp isyan çağrısı yapması, Ulubatlı’nın bu askerlerden birini öldürmesi ve dağılın deyince dağılmaları da basit bir kurgudur ve gerçekle bir ilgisi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih’in hocası, büyük âlim Akşemseddin’in savaşın son döneminde ortaya çıkması ve onun da yanlış bilgilerle donatılması büyük eksikliktir. Fatih’e küçüklüğünde İstanbul fethi idealinin Akşemseddin tarafından aşılanması, filmde bir karede de olsa verilebilirdi. Ayrıca fethin ilk günlerinden itibaren Akşemseddin, Fatih’in yanındadır. Ancak bunlar hiç görülmez. Ortaya çıktığı sahnede ise Eba Eyyub’ün kabrinin bulunması vardır. Hâlbuki bu hadise fetihten sonradır. Akşemseddin’in naklettiği rüya hadisesi ise olmamıştır. Kabrin bulunmasını bizzat Fatih isteyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca “Köse” lakabıyla meşhur olan Şeyh Akşemseddin’i filmde bir anda gür ve beyaz sakallarıyla görenler herhalde oldukça şaşırmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Son hücumdan önce kılınan namaza, Fatih imamlık yapmaktadır. Oysa padişahların camide, seferde, savaşlarda orduya imamlık ettiğine dair hiçbir kayıt yoktur. Padişah hocaları veya devrin büyük âlimleri namaz kıldırmaktadırlar. Filmde böyle bir hataya düşmeye de gerek yoktu sanırım.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih Sultan Mehmed son hücumdan önceki ateşli nutkunda askerini galeyana getirmek gayesindedir. Fakat kendisi galeyana gelmekte asker ise ninni dinliyor havasındadır. Bu durum ikinci sınıf roldekilerin oyunculuk kalitesinin düşüklüğüne bir işarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulubatlı’nın surlara bayrak diktikten sonra tek başına kalması, okları yedikçe ve ölüme yaklaştıkça ağzından bir Allah lafzının çıkmaması da pek garipti. Hâlbuki Bizanslı tarihçiler dahi Ulubatlı’nın, surlarda uzun süre direndikten sonra geriden gelenlerin önlenemez bir şekilde mevziyi tuttuklarında iki surun arasına düştüğünü önce rükû sonra secde halini aldığını ve Allah diyerek can verdiğini belirtmektedirler. Ulubatlı’dan sonra surların üzerine kimsenin çıkmaması fethin nasıl olduğunu gölgede bırakmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-medium wp-image-16193" title="ulub" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/ulub-300x186.jpg" alt="" width="300" height="186" />Ulubatlı Hasan’ın Justinyani’yi öldürmesi ise fantezidir. Zira Justinyani, son hücumda yaralanmış ve şehir düşmeden gemisine binerek kurtulmaya muvaffak olmuştur. Aldığı yaraların tesiriyle çok geçmeden de vefat edecektir. Justinyani senaryo gereği Ulubatlı Hasan’la çarpıştırılsa dahi yara alarak kaçmasına imkan verilmiş olsaydı tarihe daha uygun düşerdi. Akabinde vuku bulan çarpışmalarda şehir elde edilebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">İmparatoru ise, son ölüm kalım sahnesinde, Lukas Notaras ile has bahçede gezinti yapar gibi konuşturma yapmak nasıl bir kurgu ve mantıktır anlaşılamamaktadır. Hâlbuki çarpışmaların bizzat içerisindedir. Kaçmakta olan Justinyani’ye yalvaracak ise de yolundan çeviremeyecektir. Ardından kendisi de o kargaşada öldürülecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih hakkında bu kadar net bilgiler hemen her tarih kitabında bulunduğu halde tahmin dahi edilemeyecek basit yanlışlara düşülmesi şaşırtıcıdır. Nihayet İstanbul’un fethi gibi çağ açıp çağ kapatan bir hadiseyi yabancı müzikle değil de Osmanlı’ya has musiki (mehter) ile güçlendirilse, padişahın hocalarının fetihteki tesirleri işlense ve Fatih’e özgü tavır ve davranışlar tam manasıyla sunulsa filme daha muhteşem bir ruh verilebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><strong>Fatih’in kişiliğine uymayan noktalar  </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Fatih Sultan Mehmed’de oğlunu sevmeyen, karşılaştığında boş gözlerle “kim bu çocuk, nereden çıktı” dercesine bakan bir baba imajı var. Hatta düştükleri bu garip durumu muhtemelen görüyorlar ki son sahnede iğreti bir biçimde baba oğul sarılma sahnesi ayarlıyorlar. Bu sırada onları izleyen Bayezid’in annesinin, nihayet oğluma sarıldı dercesine duygulanarak ağlamaklı hali de gerçekten sırıtmaktadır. Oysa Fatih Sultan Mehmed’in oğullarına ve torunlarına karşı müşfik tavrı kaynaklarca belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-16195" title="Sultan II. Murad" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sultan-II.-Murad-250x300.jpg" alt="" width="250" height="300" />Keza aynı durum Fatih’in babası II. Murad Han için de belirtiliyor. Fatih tahta çıkarken babasının naşı yanına varıp kendisine beni şefkatle sarmayan kollar vs. gibi ifadelerle sitemini belirtiyor. Oysa II. Murad Han oğlu Mehmed’i çok sevmekte ve kendisinin her bakımdan mükemmel yetişmesi için üzerine titremekteydi. Nitekim oğlu henüz on iki yaşında iken tahtı kendisine devretmesi, Varna savaşına gitmek için rica ettiğinde kendisine bir zarar erişmemesi için kabul etmemesi ve fakat fetihnameleri onun adına yazdırması nihayet kendisine nasihatler ederken “ey benim biricik ciğer-parem olan oğlum” deyişi her şeyi ifade etmiyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih fetihten sonra İstanbul’a at üzerinde girerken hocası Akşemseddin ise yayan yapıldak kendisine yetişebilmek için koşturmaktadır. Keşke bütün yazılı eserlerde görüldüğü üzere beraber at üzerinde gittiklerini ve bu sırada padişahın hocası hakkında söylediği sözleri yansıtsalardı. Hocasına kıymet vermez hali Fatih’in şahsiyetiyle tamamen çelişmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih’in şahsiyeti ile alakalı olarak bu kadar hata ve yanlışları yapanların, katılmasalar dahi yine pek çok yazarımızın belirttiği Bizanslı kızların Fatih’e çiçek sunma hadisesini atlamaları da manidardır. Şayet işlenmiş olsaydı Fatih’in şahsiyetini yansıtan mükemmel bir tablo olurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, savaş hali anlıyoruz. Padişahın gergin anları ve sahneleri olacak Fakat filmdeki baştan sona gergin, telaşlı ve neredeyse saldırgan bir Fatih tipi gitmemiş. Hatta Fatih’in en meşhur yönü tasavvurlarını, düşündüklerini hissettirmeyen ve zamanı geldiğinde uygulayan biri oluşudur. Bu halleri ile onun, sakin, otoriter ve kararlı bir portre çizmesi gerekirdi. Ne yazık ki tam tersi olmuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine umumi hücumlardan bir netice elde edilemeyince, savaşa küsmüş bir halde çadırına kapanan Fatih’in çaresiz halleri, kırılan tespihinin üzerinde tepinmesi onun kişilik yapısı ile hiç örtüşmemektedir. Zira Fatih her zorluğu aşmaya çalışan, asla yılgınlığa düşmeyen, maneviyatı çok güçlü bir şahsiyettir. Onun fetih sırasındaki buluşları havan topu, yürüyen kuleleri, lağım savaşları, gemilerin karadan yürütülmesi gibi halleri bunun en bariz kanıtıdır.</p>
<div id="attachment_16197" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sultan-Mehmed-kabri.jpg"><img class="size-medium wp-image-16197" title="Sultan-Mehmed-kabri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/Sultan-Mehmed-kabri-300x290.jpg" alt="" width="300" height="290" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in Kabri</p></div>
<p style="text-align: justify;">Fatih tahta çıktığında Avrupa’nın, Bizans’ın hatta Karamanoğlu’nun ümitlenmesi, onu başarısız görmeleri gerçektir. Ancak bunlardan hareketle filmde Fatih’i halkının sevmediği ve ondan bir başarı beklemedikleri gibi bir imaj çizilmiştir.Halkın çarşı pazarda olumsuz konuşmaları ile bu imaj perçinleşmiştir. Son dönemlerde bazı tarihçilerin de dillendirdiği bu görüş yanlıştır. Fatih’in çocuk yaşta tahta çıktığında sergilediği tutum, tavır ve davranışlar onun başarısız değil bilakis fevkalade yerinde tavırlar gösterdiğinin delilidir. Bu konuda “Kayı 2” kitabımın okunmasını tavsiye ederim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlara rağmen art niyetsiz olarak çekildiğini hissettiğim “Fetih 1453” filmini görülmeye ve izlenmeye değer bulduğumu belirtiyor daha güzel eserlerin verilmesini diliyorum. Zira tarihimiz bu konuda dünyanın en zengin koleksiyonlarını içermektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.ahmetsimsirgil.com">www.ahmetsimsirgil.com</a></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/fetih-1453-ve-dusundurdukleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eyfel&#8217;in Yıkılması Düşünülmüştü!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 21:29:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=16089</guid>
		<description><![CDATA[Paris’in sembolü konumunda olan Eyfel, bütün ihtişamıyla her yıl milyonlarca turisti kendisine çeker. Bu âbidevi eserin yapılış tarihi 1889’lara rastlar. Bu yönüyle tam yüz yıl önce gerçekleşen Fransız İhtilali ile bir ilgilisi olduğu düşünülebilir. Evet ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/396px-Lightning_striking_the_Eiffel_Tower_-_NOAA.jpg"><img class="alignleft  wp-image-16090" title="éclair sur Eiffel" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/396px-Lightning_striking_the_Eiffel_Tower_-_NOAA-198x300.jpg" alt="" width="240" height="290" /></a>Paris’in sembolü konumunda olan <strong>Eyfel</strong>, bütün ihtişamıyla her yıl milyonlarca turisti kendisine çeker. Bu âbidevi eserin yapılış tarihi <strong>1889</strong>’lara rastlar. Bu yönüyle tam yüz yıl önce gerçekleşen <strong>Fransız İhtilali</strong> ile bir ilgilisi olduğu düşünülebilir. Evet doğrudur, ihtilalin yüzüncü yılını kutlamak amacıyla böyle bir projeye karar verilmiştir. Ve kule tamamlandığında <strong>329m.lik</strong> <strong>boyu</strong> ile Paris üzerinde arz-ı endam etmeye başlamıştır. Fakat ilk zamanlar bu eserin görsel bakımdan değeri birçok sanatkâr tarafından tartışılmış, hatta Eyfel daha yapılırken bile kaldırılması için imza kampanyaları düzenlenmişti…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-16089"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/606px-Eiffel_Tower_Keychain.jpg"><img class="alignright  wp-image-16093" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/606px-Eiffel_Tower_Keychain-300x297.jpg" alt="" width="280" height="276" /></a>Eyfel’in inşa müddeti de o devir için oldukça kısadır. Tatil olan pazar günleri de dahil olmak üzere <strong>794</strong> gündür. Fakat hatırlatmak gerekir ki, kuleye ismini veren <strong>Gustave Eiffel</strong> bir inşaat firmasının ismidir. Zannedildiği gibi kulenin mimarı değildir. Mimarı,  Stephen Sauvestre’dir. Bir meslektaşı ile beraber ilk tasarımı o dizayn etmişti. Yapıldıktan sonra Eyfel, gördüğü rağbetle daha ilk sene ziyaretçileri sayesinde inşaat masraflarının çoğunu çıkarmıştı bile&#8230; Bununla beraber söz konusu eserin birçok sanatkâr tarafından bir “<strong>metal yığını</strong>” olarak kabul edildiği bir vâkıadır. 1887’de sergi çalışmaları müdürü <strong>M. Alphand</strong>, Paris basınında da yankı bulan şu cümleleriyle tarihe geçmişti: “<strong>Biz sanatkârlar, halkın Bâbil Kulesi(!) olarak görmeye başladığı bu faydasız ve çirkin Eiffel Kulesi’nden rahatsızız. Paris’in göbeğine diktirilen bu yığını, tehdit altına giren sanat ve Fransız tarihi adına var gücümüzle protesto ediyoruz!”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/638px-Dimensions_tour_Eiffel2.jpg"><img class="alignleft  wp-image-16105" title="Dimensions_tour_Eiffel" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/638px-Dimensions_tour_Eiffel2-300x282.jpg" alt="" width="212" height="200" /></a>Bu manifestoya ressam, şair ve sanat camiasından <strong>287 kişi</strong> imza atacaktır. Bunlar arasında <strong>A.Dumas</strong>, <strong>Coppée</strong>, <strong>Maupassant</strong> gibi isimleri de görmek mümkündür. Onlar açısından istenilen gerçekleşmedi. Yeterli destek bulunamadı. Fakat ilerleyen senelerde farklı fikirler ileri sürüldü. 1913 senesine gelindiğinde, Eyfel’in yıktırılması ciddi manada düşünüldü. Mesele 1923’te yeniden ele alındı. Hatta yıkımdan çıkarılacak madenle fabrika kurmak istenildiyse de, yıkma masrafları elde edilecek mâdenin değerini aşacağından bundan vazgeçildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/hitlerin-paris-ziyareti-19402.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16108" title="adolf &amp; tour" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2012/02/hitlerin-paris-ziyareti-19402-253x300.jpg" alt="" width="253" height="300" /></a>Eyfel’in ziyaretçileri arasında farklı isimler göze çarpıyor. İngiltere taht veliahtı VII Edward, Rus aristokratlar, Afrika kralları ve hatta <strong>Hitler</strong>. Haziran 1940’ta Fransa’ya gelen faşist lider, 2. Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği elektrik aksaklıkları sebebiyle <strong>kuleye yürüyerek çıkmak</strong> <strong>zorunda kalmıştı.</strong> Son olarak şunu da söylemek gerekecek: Tarih boyunca Eyfel’i farklı amaçlara âlet etmek isteyenler de oldu. Zira burada, ilk kurulduğu zamandan günümüze kadar çok sayıda intihar vakası yaşanmıştır. Daha sonra bunun önüne geçmek için çıkış noktalarına demir parmaklıklar eklendiyse de, söz konusu intihar teşebbüslerinin sayısı azımsanmayacak bir rakama ulaşmıştı. Bu sayı 400’ün üstüdür.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2012/02/eyfelin-yikilmasi-dusunulmustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harem Bahçesine Düşen Cirit</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 10:47:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15954</guid>
		<description><![CDATA[ Osmanlı padişahlarından bazıları sahip olduğu meziyetler ile ön plana çıkarlar. Bilhassa silahşörlük alanında daha gençlik yıllarından itibaren iyi bir eğitim aldıkları bilinir. Fatih Sultan Mehmed’in Belgrad seferinde, yalın-kılıç düşman ordusunun içerisine daldığı ve pek çok ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/cirit1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15966" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/cirit1-230x300.jpg" alt="" width="277" height="226" /></a> Osmanlı padişahlarından bazıları sahip olduğu meziyetler ile ön plana çıkarlar. Bilhassa silahşörlük alanında daha gençlik yıllarından itibaren iyi bir eğitim aldıkları bilinir. <strong>Fatih Sultan Mehmed</strong>’in Belgrad seferinde, <strong>yalın-kılıç</strong> düşman ordusunun içerisine daldığı ve pek çok askeri öldürdüğü tarihi kayıtlarda mevcuttur. <strong>Cem Sultan</strong>’ın gürz sallamada devrinin en önde gelenlerinden olduğu <strong>Cihannümâ</strong> isimli tarih kitabında geçiyor. Bu sultanlar arasında ihtişam ve kudretiyle ayrı bir yere sahip olan <strong>IV. Murad Han</strong>’ı unutmayalım. Zira attığı cirit çok uzaklara ulaşacak ve yaklaşık 30 metreden bir yumurtayı o zamanın tüfeğiyle vuracaktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15954"></span></p>
<p><span style="background-color: #ffffff; color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="background-color: #ffffff; color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="font-size: medium;"><strong>Camiden Harem Bahçesine</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sultan IV. Murad devri şairlerinden <strong>Cevrî</strong>, padişahın bu iki şovuna bizzat şahit olmuştur. Yer, bugünkü İstanbul’daki Bayezid Meydanı’dır. Şu an<strong> İstanbul Üniversitesi</strong>’nin bulunduğu söz konusu meydanda Osmanlı devrinde <strong>Eski Saray</strong> mevcut idi. Sultan Murad’ın atış yerinden salladığı cirit, Bayezid Câmi minaresini geçmiş ve Eski Saray’ın haremindeki minarenin önüne düşmüştür. –ki aradaki mesafe epey fazladır-  Ve Cevrî’nin kaleminden bu hâdise şöylece dile gelmiştir:</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cümleden Eski Sarayı izzi ile teşrîf idüp</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Eyledikde devlet ile ol makâmı müstakar</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Aşdı bâlâ-yı dırahtı oldu gitdikçe bülend</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ejder-i perrân gibi açdı havâda bâl ü per</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Geçdi Sultan Bâyezid’in câmi-i vâlâsın</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tâ Haremde ana dâmân-ı menâr oldu makar</strong></p>
<p style="text-align: center;">(<strong>müstakar:</strong> karar edinmek,  <strong>bâlâ-yı dıraht:</strong> ağacın üzeri, <strong>bülend: </strong>yüksek, <strong>perrân:</strong> uçan, <strong>bâl ü per:</strong> kol-kanat, <strong>dâmân-ı menâr: </strong>minârenin eteği)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="font-size: medium;"><strong>Kurşun ve Yumurta</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/Sultan-IV.-Murad1.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-15968" title="Sultan IV. Murad" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/12/Sultan-IV.-Murad1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Burada şair, padişahın pazu kuvvetine işaret ediyor. IV. Murad Han’ın bu kuvvetine delalet eden çok sayıda tanık, hiç bir vakit hayretlerini gizleyememişlerdir. Saray mensupları, padişahın <strong>iki güçlü adamı iki koltuğunun arasına alarak</strong> koşabildiğini rivayet ediyor. Zira kendisini temsil eden resimde de heybetli duruşu dikkatden kaçmaz. Fırsat bulursak bir diğer yazıda padişahın keskin nişancılığına değinelim. IV. Murad Han’ın yaklaşık <strong>23 metreden bir madeni parayı</strong> ve<strong> 30 metreden de bir yumurtayı</strong> nasıl vurduğu üzerinde konuşalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/12/harem-bahcesine-dusen-cirit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dişi Arslan da Arslandır!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2011 13:00:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15911</guid>
		<description><![CDATA[Tabiyat ve yaratılış itibariyle kadın ile erkek farklı alanlarda şüphesiz ki kendilerine has hususiyetlere sahiptir. Her iki tarafı ‘eşitlik’ kavramından yola çıkarak mukayeseye tâbi tutma ve birbirlerine üstünlük yükleme uğraşı fuzuli bir çabadır. Çünki kadın ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/asrlan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15912" title="" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/asrlan-300x231.jpg" alt="" width="300" height="231" /></a>Tabiyat ve yaratılış itibariyle kadın ile erkek farklı alanlarda şüphesiz ki kendilerine has hususiyetlere sahiptir. Her iki tarafı ‘eşitlik’ kavramından yola çıkarak mukayeseye tâbi tutma ve birbirlerine üstünlük yükleme uğraşı fuzuli bir çabadır. Çünki kadın ile erkeğin, farklı sahalarda birbirinden üstün olduğu durumlar olabilir. Genel bir fikir olarak edebiyat ve şiir alanında her zaman erkekler ön planda olmuş, bir hakikat olarak şaheserlerin çoğu erkeklerin kaleminde dile gelmiştir. Fakat bizim şiir tarihimizde az da olsa bu durumun istisnaları göze çarpar. 16. asrın şaire hanımlarından <strong>Ayşe Hubbî Hatun</strong> kabiliyeti ve şiirleri ile bunun müşahhas örneklerindendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15911"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong style="text-align: justify;">Yahya Efendi’nin Torunu</strong></span></p>
<div id="attachment_15916" class="wp-caption alignright" style="width: 328px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/yahya-efendi-t%C3%BCrbesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15916" title="yahya efendi türbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/yahya-efendi-t%C3%BCrbesi-300x199.jpg" alt="" width="318" height="211" /></a><p class="wp-caption-text">Yahya Efendi&#39;nin Beşiktaş&#39;taki Türbesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ayşe Hatun, II. Selim Han ve III. Murad Han devirlerinde yaşadı. Dedesi, İstanbul’un tanınmış âlim ve velilerinden olan <strong>Beşiktaşlı Yahya Efendi</strong>’dir. Yahya Efendi aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman ile süt kardeş idi. Ayşe Hubbî Hatun, ilmî bir muhitte dünyaya geldiği için bu fırsatı iyi değerlendirmiş ve bunun yanında küçük yaşta şiirle de ilgilenmeye başlamıştır. Şairlerin hayat hikâyelerinin anlatıldığı <strong>şuara tezkirelerinde</strong>, ender kadın şairlerinin yanında onun ismine de tesadüf ediyoruz. Bilhassa Seyyid Âşık Çelebi, kendisinden bahsederken ve şiirini överken dikkat çekici bir benzetme yaparak “<strong>Erkek arslan arslandır da, dişi arslan arslan değil midir?</strong>” ifadesini kullanılır. Böylelikle Ayşe Hubbî Hatun’un şiirlerini tahlil ederken bir kadın olduğunu düşünerek ön yargılı davranılmaması gerektiğine vurgu yapar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Cihadın Direği</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Diğer bazı tezkire yazarları da, onun birçok erkek şairden daha kabiliyetli olduğunu kabul ederler. Dinine bağlı, faziletli bir hanım olan Ayşe Hatun, aldığı terbiye ve yetiştiği çevre dolayısıyla kıymetli eserler kaleme aldı. Bunlardan biri <strong>İmâdü’l-Cihâd</strong> (Cihadın Direği) ismiyle yazdığı ve Allah yolunda mücadele etmenin faziletlerine dair olan eseridir. <strong>Mensur</strong> (düz yazı) ve <strong>manzum</strong> (şiir) karışık bir eser olup, dokuz kısma ayrılır. <strong>Hubbî</strong> mahlasıyla şiirler yazan bu şaire hanım, kahramanlık üzerine kaleme aldığı manzumelerinde kendi ismini kullanmasa, bu tarz şiirleri ancak bir erkeğin yazılabileceği zannı uyanır. Öyle tesirli ve samimidir. Bir misal olması bakımından aşağıdaki şiiri yayınlıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Gaziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/divan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15922" title="temsil" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/divan-300x225.jpg" alt="" width="300" height="290" /></a><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Hak yolunda bezl ider mâl ü dil ü cân gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Karşu dergâh-ı Hudâya tuttu meydân gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Varlığın bezl eyleyip makbûl-ı hazret oldılar</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Baş u can meydân-ı Hakda kıldı kurban gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Erdiler bezm-i bekâya verdiler canâne can</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Hakk yolunda aşk ile sekrân u hayran gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Birliği aşkında Hakkın gayret-i tevhîd ile</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Aşk ile râh-ı Hüdâda akıtır kan gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Kuhl-ı candır Hubbiyâ hâk-i rehi gâzilerin</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: trebuchet ms,geneva;"><strong>Buldular Haktan atâ bî-hadd ü pâyan gâziler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"> .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Açıklaması:</strong></span></p>
<div id="attachment_15925" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/Hubbi-Hatun-t%C3%BCrbesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15925" title="Hubbi Hatun türbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/08/Hubbi-Hatun-t%C3%BCrbesi-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Hubbî Hatun&#39;un Eyüp Sultan&#39;daki Türbesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">(Gaziler Allah yolunda mal, gönül ve canlarını feda ederler. Ancak böyle Allah’ın huzuruna çıkarlar. Onlar bütün varlıklarını saçarak Cenâb-ı Hakın makbulü oldular. Başlarını ve canlarını Onun yolunda feda ettiler. Hakk yolunda hayran ve sarhoş olarak sevgili için can vererek bekâ âlemine erdiler. Tevhid gayreti ile Allah’ın birliği uğruna aşk ile kanlarını akıtırlar. Ey Hubbî! Gazilerin bastığı toğrağın tozu, can gözünün sürmesidir. Onlar Allahü teâlânın sonsuz ve sayısız ihsanlarına kavuştular.)</p>
<p style="text-align: justify;">Ayşe Hubbî Hatun <strong>1590</strong> senesinde İstanbul’da iken vefat etti. Tarihimiz açısından böyle önemli bir değeri unutmamak dileğiyle… Ruhu şâd olsun!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/08/disi-arslan-da-arslandir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İtalya&#8217;ya Sefer Var!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/italyaya-sefer-var-gedik-ahmed-pasanin-otranto-yu-fethi-ve-sonrasi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/italyaya-sefer-var-gedik-ahmed-pasanin-otranto-yu-fethi-ve-sonrasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jul 2011 13:30:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15880</guid>
		<description><![CDATA[
Otranto ve Apulia’daki Osmanlı hakimiyeti sadece on üç ay sürmüştür. Buna rağmen, hakimiyetten onlarca yıl sonra, XVI. yüzyıl Yunan vakanüvisi, Osmanlıların Adriyatik’in batı kıyısına çıkmasının, Hristiyan Batı Alemi’nde nasıl bir endişeyle karşılandığından bahsederek Fatih Sultan Mehmed ölmeseydi Apulia’ya geçip, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_by_Piri_Reis.jpg"><img class=" alignleft" title="Pîrî Reis'in Otranto Haritası" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_by_Piri_Reis-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Otranto ve Apulia’daki Osmanlı hakimiyeti sadece on üç ay sürmüştür. Buna rağmen, hakimiyetten onlarca yıl sonra, XVI. yüzyıl Yunan vakanüvisi, Osmanlıların Adriyatik’in batı kıyısına çıkmasının, Hristiyan Batı Alemi’nde nasıl bir endişeyle karşılandığından bahsederek Fatih Sultan Mehmed ölmeseydi Apulia’ya geçip, İtalya’yı işgal edeceğinden bahsetmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15880"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Otranto ve Apulia seferinin İtalya’da yol açtığı panik havası, Napoli Kralı I. Ferdinand’ın ilk tepkisi ve Sultan Mehmed’in ölümünün bu seferin kaderi üstündeki hayati önemi diğer çağdaş kaynaklarda vurgulanmış ve Batı tarihçiliğince tekrar edilegelmiştir. Arnavut isyanının da şüphesiz hakimiyetin sona ermesinde önemi vardır, ancak bunu kimilerinin iddia ettiği gibi birinci amil olarak göstermek yanlıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Otranto ve Apulia seferlerinin zamanlaması çok iyi ayarlanmıştı. Arnavutluk’ta, İskender Bey’in ölümünden dokuz yıl sonra II. Mehmed’in, Kuzey Arnavutluk’un en güçlü iki kalesinden biri olan Akhisar 1478’de teslim fethetti. Akdeniz’de, Osmanlı deniz gücü eskiye nazaran olağanüstü artmıştı. Venedik, İşkodra ile Sopot ve Himarra kalelerini teslim etmek gibi ağır şartlara razı olarak barış yapmak zorunda kaldı. Bu dönemde İtalyan devletleri ağır ihtilaflar içerisindeydi.</p>
<div id="attachment_15887" class="wp-caption alignleft" style="width: 235px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Gedik_Ahmed_Pasa8_yasamoykusu.jpg"><img class="size-full wp-image-15887" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Gedik_Ahmed_Pasa8_yasamoykusu.jpg" alt="" width="225" height="309" /></a><p class="wp-caption-text">Gedik Ahmed Paşa</p></div>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten de Osmanlıların Otranto ve Apulia seferleri tüm ayrıntılarıyla planlanmış ve dikkatle uygulanmıştı. Öncelikle, 1479 yazında, Gedik Ahmed Paşa Avlonya sancakbeyliğine atandı. Hoca Sadeddin ve Solakzade gibi Osmanlı kaynakları Gedik Ahmed Paşa’nın Avlonya’ya, İtalya’nın işgali için hazırlık yapmak üzere gönderildiğini kaydeder. Avlonya Otranto’ya bir çıkarma için en iyi köprübaşıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gedik Ahmed Paşa’nın hazırlıkları üç bölüme ayrılmıştı. İlk iş olarak, Epir ve Arnavutluk’ta Osmanlı hakimiyetini sağlamlaştırıldı. İkinci aşamaya geçildi ve Kral I. Ferdinand’ın müttefikinin elindeki iki İyonya adası, Leukas ve Zante ele geçirildi. Son hazırlık aşaması askerlerin nakledilmesi ve ordunun savaş alanına taşınmasından ibaretti.</p>
<p style="text-align: justify;">İtalya’ya karşı yapılacak Osmanlı harekatı hazırlıklarının üç aşaması da büyük operasyonlardı ve masrafların karşılanması, teknolojik sınırlamaların aşılması ve İtalyan sahiline gönderilen ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için muazzam bir koordinasyon gayreti gerektirmişti. Venedik, Doğu Akdeniz’deki ticari çıkarlarını daha fazla zedeleyecek herhangi bir çatışmaya girmeme yönündeki kararlılıklarıyla, bu seferi engellemek için bir şey de yapmadı. Napolililer çıkarma yapılacağının farkındaydılar ama onlar da hiçbir şey yapmadılar.</p>
<p style="text-align: justify;">28 Temmuz 1480’de Osmanlı ordusu Apulia sahilini çıkarma yaptı ve Otranto şehrini kuşatıldı. Sefere katılan Osmanlı ordusunun büyüklüğü hakkındaki tahminler tartışmalıdır. 15.000 askere yakın bir büyüklükte olduğu düşünülmektedir. Kuşatma sonrası Otranto ve civardaki bazı kaleler zaptedildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan sonra Gedik Ahmed Paşa İtalya’daki Osmanlı fetihlerini büyütmek amacıyla baharda düzenlenecek yeni bir seferin hazırlıkları için Osmanlı ordusunun geri kalanıyla Avlonya’ya döndü.</p>
<div id="attachment_15893" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_dal_bastione_dei_Pelasgi2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15893" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_dal_bastione_dei_Pelasgi2-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a><p class="wp-caption-text">Günümüzde Pelasgi Tabyasından Otranto</p></div>
<p style="text-align: justify;">Otranto şehrinin Osmanlılarca cebren ele geçirilmesi sırasında yaşandığı iddia edilen mezalimlerin Hristiyan propagandasının uydurmaları olması pek kuvvetli ihtimaldir.</p>
<p style="text-align: justify;">Napolililerin ilk şaşkınlıklarından sonra etkili bir şekilde karşı koydular. Napoli Kralı I. Ferdinand’ın çağırdığı Alfonso’nun takviye edilmiş ordusu Otranto’dan güvenli bir uzaklıkta konuşlandı ve Osmanlıların daha fazla yayılmalarını önlemeyi amaçladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca, Kral Ferdinand yardım için Papa’ya ve Avrupa’daki diğer Hristiyan devletlere müracaat etti. Ama destek veren sadece Papa’ydı. Avrupa devletlerini bir Haçlı seferine çağıran bir tamim yayınladı. Ancak bu çağrı herhangi bir sonuca ulaşmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak Kardinaller Heyeti 50,000 dukanın Macar Kralı Matthias Corvinus’a gönderilmesini ve bunun karşılığında Osmanlılara Balkanların kuzeyinden saldırmasını kararlaştırdılar. Bu İtalyan müttefiklerin Osmanlıları topraklarından atmak için kullanacakları en etkili strateji olacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sırada Arnavut isyanlarının şiddetlenmesi ve Gedik Ahmed Paşa isyanları bastırmak için yolladığı kuvvetin asiler tarafından yenilgiye uğratılması, asileri iyice azdırdı.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed sefer için yola çıktıktan kısa bir süre sonra vefatı ile iki oğlunun, Bayezid ve Cem’in arasında bir iç savaş meydana geldi.</p>
<div id="attachment_15888" class="wp-caption alignleft" style="width: 395px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/0535A40C052E8EC7-1.jpg"><img src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/0535A40C052E8EC7-1.jpg" alt="" width="385" height="295" /></a><p class="wp-caption-text">Gedik Ahmed Paşa&#39;nın Afyon&#39;da Yaptırdığı İmaret ve Cami</p></div>
<p>Gedik Ahmed Paşa Bayezid’in tarafını tuttu Arnavutluk’tan ayrılmak zorunda kaldı. Bu olaylar asilerin şevkini artırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayezid’in kuvvetlerinin başındaki Gedik Ahmed Paşa Cem’in ordusunu mağlup ederek Bayezid’in tahta oturmasına giden yolu açtı. Cem’i yakalayamaması Gedik Ahmed Paşa’nın bir süreliğine hapsedilmesine neden oldu. Böylece Gedik Ahmed Paşa’nın Osmanlıların İtalya seferindeki rolü de sona ermiş oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Gedik Ahmed Paşa’nın yerine Rumeli Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa’yı daha Ahmed Paşa gözden düşmeden tayin etmişti. Bu esnada isyan da şiddetlenmişti. Avlonya’ya vardığında Süleyman Paşa’nın önceliği, Otranto’ya geçmeden önce, Avlonya için bile tehlikeli olmaya başlayan isyanları bastırmaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Süleyman Paşa’nın ordusu gücünü isyan çıkan bütün merkezlere dağıtmak zorunda kaldı. Hadım Süleyman Paşa kuvvetleri çatışmalarda bir mağlubiyet yaşadılar. Bu mağlubiyet Otranto ve Apulia’daki Osmanlı hakimiyeti için bir dönüm noktasıydı. Zira bu mağlubiyet sonrası Otranto’ya yardım ulaşma ümidi ortadan kalkmıştır ve Otranto teslim olmuştur. Otranto ve Apulia’daki Osmanlı hakimiyeti sadece on üç ay sürmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Napoli Kralı I. Ferdinand ve Papa’nın daha sonra, Adriyatik’in öteki yakasına bir Haçlı seferi düzenleme çabaları sonuç vermedi ve Arnavutluk’u kurtarma çabaları akamete uğradı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten, Osmanlıların İtalya çıkartması sözkonusu olunca 1481’de Epir ve Arnavutluk’ta patlak veren isyanları gözardı etmek artık mümkün değildir. Bu isyanların, Osmanlıların Otranto ve Apulia’dan atılmalarında önemli rolleri olmuştur. Ancak bu isyanları Osmanlı’nın Otranto’yu terkindeki esas amil görmek doğru değildir.</p>
<div class="mceTemp mceIEcenter" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_15892" class="wp-caption aligncenter" style="width: 829px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_castello_panorama2.jpg"><img class="size-large wp-image-15892 " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Otranto_castello_panorama2-1024x182.jpg" alt="" width="819" height="146" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Otranto Kalesi Panaroması</dd>
</dl>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/italyaya-sefer-var-gedik-ahmed-pasanin-otranto-yu-fethi-ve-sonrasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bizans&#8217;a Mektup!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2011 00:33:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15842</guid>
		<description><![CDATA[Bizans ismiyle adlandırılan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma Devleti&#8217;nin ikiye ayrılmasından sonra başkent İstanbul olarak 1453&#8242;e kadar devamiyetini sürdürdü. Fakat bu tarihten önce İstanbul çok sayıda kuşatmaya şahit olmuş, başta Türkler olmak üzere Araplar, Bulgarlar ve ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/a950813.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15843" title=" " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/a950813-300x232.jpg" alt="" width="300" height="232" /></a>Bizans ismiyle adlandırılan Doğu Roma İmparatorluğu, Roma Devleti&#8217;nin ikiye ayrılmasından sonra başkent İstanbul olarak 1453&#8242;e kadar devamiyetini sürdürdü. Fakat bu tarihten önce İstanbul çok sayıda kuşatmaya şahit olmuş, başta Türkler olmak üzere Araplar, Bulgarlar ve Ruslar tarafından defeaten muhasara edilmiştir. 11. asırda yaşayan<strong> Kaffâl</strong> isimli âlimin, Romalılarla yapılan muharebeden önce onlardan gelen bir mektuba yazdığı cevap, tarihî kaynaklara şu şekilde geçecektir:</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15842"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Mektup</strong></span></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_15848" class="wp-caption alignright" style="width: 290px;">
<dd class="wp-caption-dd"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Peygamber-Efendimizin-civar-h%C3%BCk%C3%BCmdarlara-g%C3%B6nderdi%C4%9Fi-mektuplardan-bir-tanesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-15848 " title="Peygamber Efendimizin civar hükümdarlara gönderdiği mektuplardan bir tanesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Peygamber-Efendimizin-civar-h%C3%BCk%C3%BCmdarlara-g%C3%B6nderdi%C4%9Fi-mektuplardan-bir-tanesi-300x256.jpg" alt="" width="280" height="236" /></a>Peygamber Efendimizin civar hükümdarlara gönderdiği mektuplardan bir tanesi</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">11. asırda Müslümanlarla Bizanslılar arasında muharebe olmuş, bu savaşa Horasan ve Mâveraünnehr Müslümanları da katılmıştır. Büyük âlim Kaffâl da bunlar arasında bulunuyordu. Bu sırada, Bizanslıların kumandanı bir şiir yazdırıp, İslâm memleketlerine gönderdi. Bu şiirde, Müslümanlar kötülenmeye çalışılıyor  ve içerisinde bir takım tehditler barındırıyordu. Onun için karşılık olarak esaslı bir cevap gerekiyordu. Orduda Horasan, Medâin ve Şamlı edebiyatçı ve şâirler de bulunuyordu. Yazılan cevabî şiirler arasında en beğenileni Kaffâl’inki oldu. Tercüme olarak aldığımız şiirin en mühim kısımlarında düşmana şöyle hitap ediliyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Zulüm yapma!</strong></span></p>
<p><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Procope2b3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15849" title="Procope2b3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/Procope2b3-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" /></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bana münâzara usüllerinden haberi olmayan birinin sözü ulaştı. Kendisine, lâyık olmadığı vasıfları yükleyerek yalanlar söylermiş. Bir de kendisini “temiz kral” diye nitelendiriyor. Halbuki kalbi Allah’a şirk pisliği ve elbiseleri de görünen kirlere bulaşmış bir kimse, nasıl temizlik iddiasında bulunabilir? Bir de “Ben Mesîhîyim” diyor. Halbuki o dediği gibi değildir. Kalbi kaskatı olmuş, çoluk çocuk demeden herkesi öldüren bir kimse, Hazreti Îsa gibi mübârek ve merhametli bir Peygamberin yoluna nasıl tâbi olur? Eğer hakkı bulmak istiyorsan, yavaş hareket et, zulüm yapma! Aslı olmayan elbiseyi giyen gibi, kendinde olmayan şeyle kibirlenme! Biz, sizin bizden aldığınız yerleri fazlasıyla geri aldık. Seni ve askerlerini geldiği gibi kovduk. Biz, sahip olduğumuz Müslümanlık nimetinden dolayı sizden çok üstünüz. Sen, işgal edeceğinizi söylediğin birçok yerler saydın. Halbuki bunlar ancak rüyâ gören kimsenin söyleyebileceği şeylerdir. Kim ki, putperestliği yaymak için şarkı ve garbı almayı dilerse, o kötü ve habîs bir insandır. Hiçbir vakit muvaffak olamayacaktır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Aramızda kılıcı hakem yapalım!</strong></span></p>
<div id="attachment_15853" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/60736585jq3ng5.jpg"><img class="size-medium wp-image-15853" title="60736585jq3ng5" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/07/60736585jq3ng5-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a><p class="wp-caption-text">1453 - Muhasara</p></div>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse kim Bizanslılara benim nasîhatimi iletir! Onun üzerine genç-ihtiyar bütün Horasanlılar geliyor, gâzier, şehid olmak için koşuyor. Eğer haktan yüz çevirirlerse, hak her zaman açık ve ortadadır. Onu kimse yok edemez. Geliniz ey Romalılar! Aramızda kılıcı hakem yapalım. Çünkü o, eğer savaş olacaksa en âdil bir hakemdir. Allahü teâlâ bize mükâfatlar ve iyilikler versin. O, bizim için kâfi ve koruyucudur. O ne güzel mevlâdır! Lütuf ve ihsanıyla, feth-i Kostantiniyye’yi (İstanbul’un fethini) Müslümanlara nasip etmesini temenni ediyoruz!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ffffff;">tarihvemedeniyet.org</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/07/bizansa-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deli Taklidi Yaptı, Hâkimlikten Kaçtı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jun 2011 10:15:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15634</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde Anayasa’nın yeniden düzenlenmesine dâir haberlere televizyonda sık sık rastlıyoruz. Eskiler için söyleyecek olursak, onlar değil kanun yapmaktan, hazır kural ve kâideler üzerinden hüküm vermeye bile çekinmişlerdir. Fakat şüphe yok ki, düzenin devam etmesi için birilerinin bu işi illâki yapması gerekmektedir. Fakat tarihi dönem içerisinde adâletle hükmetmenin ve bu işin mesuliyetinin ne kadar ağır olduğunu bilen bazı kimseler yükünün diğerlerine nispeten daha  hafif olmasını ihtiyar etmişler, yine onların tabiriyle müşârün-ileyh yani parmakla gösterilen kişi olmaktan çekinmişlerdir. Adâletiyle meşhur Hazret-i Ömer’e senden sonra oğlun halife olsun dediklerinde “Bir evden, bir kurban yetişir” diyerek tarihî bir cevap vermiştir. İşte geçmişte hem trajik, hem komik, hem de ibret-âmiz bir hâkim mülâkâtı…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/law.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15635" title="law" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/law-277x300.jpg" alt="" width="277" height="300" /></a>Bugünlerde Anayasa’nın yeniden düzenlenmesine dâir haberlere televizyonda sık sık rastlıyoruz. Eğer eskiler için söyleyecek olursak; onlar değil kanun yapmaktan, hazır kural ve kâideler üzerinden hüküm vermeye bile çekinirlerdi. Şüphe yok ki, düzenin müdâvemeti için birilerinin bu işi yapması gerekmektedir. Fakat tarihî dönem içerisinde adâletle hükmetmenin ve bu işin mesuliyetinin ne kadar ağır olduğunu bilen bazı kimseler, yükünün diğerlerine nispeten daha  hafif olmasını ihtiyar etmişler, yine onların tabiriyle <strong>müşârün-ileyh</strong> yani parmakla gösterilen kişi olmaktan çekinmişlerdir. Adâletiyle meşhur <strong>Hazret-i Ömer’</strong>e &#8220;Senden sonra oğlun halife olsun&#8221; dediklerinde “<strong>Bir evden, bir kurban yetişir</strong>” sözleriyle tarihî bir cevap vermiştir. İşte geçmişte hem trajik, hem komik, hem de ibret-âmiz bir hâkim mülâkâtı…</p>
<p><span id="more-15634"></span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">Kadı Olmak…</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/adalet.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15636" title="adalet" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/adalet-300x292.jpg" alt="" width="211" height="206" /></a>Hâkim, yani eski tabirle <strong>kadı</strong> olmak her zaman imtiyâzlı ve maddi bakımdan getirisi çok olan bir meslekti. Fakat bilhassa dini mânâda yanlış bir karar verip, kul hakkına girmek endişesiyle bu işe ehil pek çok kişi söz konusu maslahattan hazer etmiş, kaçınmışlardır. Çünki “<strong>Kadı tayin edilen, bıçaksız boğazlanmış gibidir</strong>” hadis-i şerifi bu işin ne derece zor, âhirette ise hesabın ne denli ağır olacağına işâret etmektedir. İslam tarihinde bu vebâlin altına girmekten sakınanlar arasında meşhur simalar göze çarpar. Bunlar arasında Hanefi mezhebinin kurucusu <strong>İmam-ı Azam Ebû Hanife</strong> daha başka olarak <strong>Süfyân-ı Sevrî</strong>, <strong>Kadı Şüreyk</strong> ve <strong>Mis’ar bin Kedâm</strong> gibi isimler sayılabilir. Zaten söz konusu anekdotun baş kahramanları da adı geçen şahıslar olmuştur.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong><span style="color: #ffffff;">.</span>Size bir şey söyleyeyim mi?<br />
</strong></span></p>
<div id="attachment_15639" class="wp-caption alignleft" style="width: 329px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/külliye2.jpg"><img class="size-full wp-image-15639" title="külliye" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/külliye2.jpg" alt="" width="319" height="227" /></a><p class="wp-caption-text">Bağdat&#39;taki İmam-ı Azam Külliyesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu zevât İslam fıkhını (hukukunu) muazzam derecede bilen büyük âlimlerdir. Her biri zamanlarında mühim işler yapmış, gerek hizmetleri ve gerekse de yaşayış tarzları ile kendisinden sonra gelenlere örnek birer insan olmuşlardır. Zira bugün dünyadaki Sünni Müslümanların yarısından çoğu İmam-ı Azam’ın kurduğu <strong>Hanefî </strong>mezhebine göre amel etmektedir. Onun için bu kişilere sahip oldukları ilim sebebiyle çok kez kâdılık yani hâkim olmaları teklif edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Muteber tarih kitaplarında adı geçen hâdise şöyle anlatılır: Abbasi halifesi olan Mansur, <strong>Kâdı’l-kudât</strong> denen makama bir âlimi getirecektir. Kâdıl-kudât, <strong>baş-kadı</strong> demek olup, o zamanın hâkimlerinin başkanı olarak tarif edilebilir. Bu iş için kendisine yukarıda ismi verilen dört kişi teklif edilir. O da bunları, sarayına mülâkât için davet eder. “Emir, demiri keser” kelâmı gereğince dördü de yola koyulur. Fakat hiç biri bu işi istememektedir. Kerhen (isteksizce) giderlerken, İmam-ı Azam Ebu Hanife yanındakilere dönerek firasetle, biraz da onlara yol gösterircesine şöyle der: <strong>Ben bu gidişimiz hakkında size bir şey söyleyeyim mi..?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ffffff;">.</span><br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><span style="font-size: medium;"><strong>Bıçaksız Boğazlanmak</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/hukuk6.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15644" title="hukuk6" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/hukuk6.jpg" alt="" width="202" height="202" /></a>Onlar da bunu memnuniyetle kabul ederler. Der ki İmam, <strong>Ben bir çaresini bulup, kurtulacağım. Süfyân da bir şekilde kaçacak, Mis’ar kendisini deli gösterecek, Şüreyk ise kâdı’l-kudât olacaktır.</strong> Biraz sonra hâdise İmam-ı Azam&#8217;ın dediği istikâmette cereyan etmeye başlar. Önce aralarından Süfyan-ı Sevrî ayrılır. Dicle sularında bekleyen bir gemiye binerek: “<strong>Çabuk beni saklayın, yoksa başımı kesecekler</strong>” der. Onun bu sözü yukarıda geçen “<strong>Kadı tayin olunan, bıçaksız boğazlanmış gibidir</strong>” hadis-i şerifinin teviline (izâhına) dayanıyordu. Böyle bir istek karşısında gemidekiler onu gizlerler.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Sen Kadı Olacaksın!</strong></span></p>
<div id="attachment_15647" class="wp-caption alignleft" style="width: 287px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/Osmanlı-şeyhülislamı.jpg"><img class="size-full wp-image-15647" title="Osmanlı şeyhülislamı" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/Osmanlı-şeyhülislamı.jpg" alt="" width="277" height="257" /></a><p class="wp-caption-text">Osmanlı&#39;da Şeyhülislam</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ebu Hanife, Mis’âr bin Kedâm ve Kadı Şüreyk halifenin huzuruna çıkarlar. Halife Mansur önce İmam-ı Azam&#8217;a dönerek: “<strong>Sen kadı olacaksın!</strong>” der. İmam-ı Azam: “<strong>Ey Müminlerin Emiri! Benim verdiğim kararları insanlar kabul etmez. Zaten ben bu işe ehil birisi de değilim</strong>” diyerek cevap verir. Halife de cevâben, “<strong>İnsanların fikri önemli değil. Sen zaten çok büyük bir âlimsin. Merâk etme, herkes kararlarını kabul eder</strong>” der. İmam-ı Azam bu kez, “<strong>Ama ben bu iş için ehil birisi değilim. Eğer bu sözüm doğru ise, bunu bizzat ben söylüyorum ki doğrudur. Eğer yalan söylüyorsam, yalancı birinin hâkim olması zaten uygun olmaz</strong>” der. Sözlerini şu şekilde tamamlar: “<strong>Zaten siz de bu hususta yalancı birini kendinize vekil yapıp, Müslümanların mal, can ve namuslarıyla ilgili meselelerin halledilmesi mevzusunu böyle bir kimseye bırakmazsınız, değil mi?</strong>” Böylece kadı olmaktan kurtulur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Bu Adam Deli!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/minyaturb3px0.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15673" title="minyaturb3px0" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/minyaturb3px0.jpg" alt="" width="187" height="300" /></a>Sıra bu kez Mis’ar bin Kedâm’a gelmiştir. Daha Halife birşey söylemeden doğruca onun elinden tutar ve hiç olmadık bir sepeple Halifeye “<strong>Nasılsın? Çoluk-çocuk ne yapıyor? Hayvanlar otluyor mu?</strong>” diye sorular yöneltir.  Halife hiç beklenmedik bir zamanda bu sözleri duymanın garâbeti bir tarafa, kendi gözlerinin içine tuhaf tuhaf bakan bu kişiden korkar. “<strong>Bu adam deli! Atın bunu çabuk dışarı!</strong>” diyerek Mis’ar bin Kedâm’ı dışarı çıkartırlar. Böylelikle yaptığı bu numara ile Mis’ar da kurtulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <span style="font-size: medium;">Kadı Şüreyk</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak Kadı Şüreyk kalmıştır. Halife Mansur, ona “<strong>Artık sen kadı olacaksın</strong>” der. Şüreyk de “<strong>Ben sevdâvî denen bir hastalığa mübtelâyım. Hem unutkanlığım, hem de anlama yetersizliğim var</strong>” diyerek kurtulmaya bakar. Fakat bu kez Halife “<strong>Olsun,senin için tabiblere ilaç hazırlatırım. Hiç birşeyin kalmaz</strong>” diyerek karşılık verir ve mazaretini kabul etmez. Böylelikle kâdı’l-kudât (baş kadı) Şüreyk olur. Zaten tarih kitaplarına da <strong>Kadı Şüreyk</strong> olarak geçer.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat onun bu koltuğa oturduktan sonra değiştiğini zannetmeyin. Zamanında mühim bir vazife yapan devlet ricâlinden suçlu birinin aleyhinde hiç çekinmeden öyle bir karar verir ki, bununla da yetinmez, cezanın infazını bizzat kendi takip eder.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/deli-taklidi-yapti-hakimlikten-kacti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim’in Gördüğü Bir Rüya</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/yavuz-sultan-selim%e2%80%99in-gordugu-bir-ruya/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/yavuz-sultan-selim%e2%80%99in-gordugu-bir-ruya/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2011 00:03:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15579</guid>
		<description><![CDATA[Hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğimiz rüya, hiç şüphesiz insanoğlu üzerinde bazen müsbet bazen de olumsuz tesirler bırakır. Bunun için bizim geleneğimizde kötü rüyaları kimseye anlatmamak, iyi rüyaları ise “hayra yormak” esastır. Bununla beraber tarih boyunca perde önündeki simaların gördükleri rüyalar meşhur-ı âlem olmuş, herkese ulaşmıştır. Güzelliği ile tanınan Hazret-i Yusuf’un rüya tabir etmede ayrı bir meziyete sahip olduğu kitaplarda geçer. Firavun ise bütün saltanatını kaybedeceğini rüyada görmüş ve tâbircilerin ifadeleri doğrultusunda zalimâne tedbirlere başvurmuştur. Fakat bütün bu önlemler onun gördüğü rüyanın künhünü (özünü) değiştirememiştir. Osmanlı padişahlarından Sultan I. Ahmed’in rüyası ve Aziz Mahmud Hüdâyi’nin tâbiri meşhurdur. Fakat bu kez biraz daha öncesine, yani Yavuz Sultan Selim’in gördüğü bir rüyaya ve ardından yaşananlara göz atalım…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/26.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15585" title="sultan selîm-i evvel fî esnâi'l-şikâr * nevvera'llâhu merkadehû ilâ yevmi'l-kıyâmeh" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/26-292x300.jpg" alt="" width="292" height="300" /></a>Hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğimiz rüya, hiç şüphesiz insanoğlu üzerinde bazen müsbet bazen de olumsuz tesirler bırakır. Bunun için bizim geleneğimizde kötü rüyaları kimseye anlatmamak, iyi rüyaları ise “<strong>hayra yormak</strong>” esastır. Bununla beraber tarih boyunca perde önündeki simaların gördükleri rüyalar meşhur-ı âlem olmuş, herkese ulaşmıştır. Güzelliği ile tanınan <strong>Hazret-i Yusuf</strong>’un rüya tabir etmede ayrı bir meziyete sahip olduğu kitaplarda geçer. <strong>Firavun</strong> ise bütün saltanatını kaybedeceğini rüyada görmüş ve tâbircilerin ifadeleri doğrultusunda zalimâne tedbirlere başvurmuştur. Fakat bütün bu önlemler onun gördüğü rüyanın künhünü (özünü) değiştirememiştir. Osmanlı padişahlarından <strong>Sultan I. Ahmed</strong>’in rüyası ve <strong>Aziz Mahmud Hüdâyi</strong>’nin tâbiri meşhurdur. Fakat bu kez biraz daha öncesine, yani <strong>Yavuz Sultan Selim</strong>’in gördüğü bir rüyaya ve ardından yaşananlara göz atalım…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15579"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Baba ve Oğul</strong></span></p>
<div id="attachment_15593" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/52.jpg"><img class="size-medium wp-image-15593" title="Sultan Selim'in Tuğrası" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/52-300x154.jpg" alt="" width="300" height="154" /></a><p class="wp-caption-text">Sultan Selim&#39;in Tuğrası</p></div>
<p style="text-align: justify;">Yavuz Sultan Selim’in seferde ve hazerde (barışta) yanından ayırmadığı bir sohbet arkadaşı vardır. <strong>Hasan Can</strong> ismiyle bilinen bu zât, âlim ve hikmet ehli birisidir. Onun oğlu <strong>Hoca Sadeddin Efendi</strong> ise hem Sultan III. Murad’ın hem de III. Mehmed Han’ın hocalığını yapacaktır. Sonraki yıllarda şeyhülislamlık makâmına kadar yükselecektir. Hoca Sadeddin Efendi’nin Osmanlı tarihini anlattığı <strong>Tâcüt-Tevârih</strong> isimli eseri meşhurdur. Burada babası Hasan Can ile Yavuz Sultan Selim arasında geçen bir rüya tabiri meselesini bizzat babasından duyarak nakletmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="font-size: medium;">Şeyh Bedhaşi</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/1871.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15613" title="187" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/1871-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Yavuz Sultan Selim’ 1517’de Mısır’ı civarındaki birçok bölgeyle beraber Osmanlı topraklarına katar. Şam da bu yerler arasındadır. Padişah bir ara Şam’da iken buranın büyük âlimlerinden <strong>Muhammed Şeyh Bedahşi</strong> ile tanışır. İki kez bizzat ziyaretine gider ve duasını almaya bakar. İlk sohbette hiç konuşmazlar. İkinci sohbette ise Muhammed Bedahşi, padişaha nasihatlerde bulunur. Saltanatla beraber üzerine çok büyük bir yükün bindiğini hatırlatır. O celalli padişah gâyet edebli bir şekilde söylenenleri dinler ve ayrılırken bu zâtın duasını talep eder. Bundan sonra yaşananları Yavuz Sultan Selim’in musâhibi (sohbet arkadaşı) Hasan Can’dan dinleyelim…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Vefat Haberi</strong></span></p>
<div id="attachment_15606" class="wp-caption alignright" style="width: 282px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/file_668811.jpg"><img class="size-full wp-image-15606 " title="file_66881" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/file_668811.jpg" alt="" width="272" height="204" /></a><p class="wp-caption-text">Yavuz Sultan Selim</p></div>
<p style="text-align: justify;">“Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah Yavuz Sultan Selim Han bana şöyle buyurdu: <em>“Bu gece rüyada Muhammed Bedahşî’yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedalaştı</em>.” Ben ise gençlik atılganlığı ile hemen rüyayı tabire giriştim ve; <em>“Velilerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefat etmemiş ise yakında vefat edeceklerine işarettir.”</em> dedim. Padişah hiçbir karşılık vermedi. Ben de rüyayı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî’nin ölüm döşeğinde olduğu haberi geldi. Yanındakilere; <em>“Harameyn-i Muhteremeyne (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye) hizmetleri ile başlara taç olan Sultan’a benden dua, selâm ve muhabbetlerimi iletirken dünyadan da sefer ettiğimi bildirin.”</em> diye vasiyette bulunmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Bu Rüya Tabirinin Cezası Nedir?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/132.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15616" title="13" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/06/132-220x300.jpg" alt="" width="220" height="300" /></a>Şam vâlisi, durumu Sultan’ın kapısına iletmişti. Bu sırada Yavuz Sultan Selim’in hocası Halîmî Çelebi, padişahın yanına geldi. Konuşurlarken Yavuz Sultan Selim Han; <strong>“Şöyle bir rüya görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyanın gerçekleşmesi, tabirin şekline bağlıdır. Şimdi o veli zât, vefat etmiştir. Böyle olması tabirden ileri gelmiştir. Yani Hasan Can ölüme yorduğu için onun vefatında bu tabirin tesiri vardır. Siz hakem olun. Hasan Can bu yönden cezalandırılmaya lâyık değil mi? Bu şekilde tâbirin cezası da şiddetle bir tazir (azarlama) değil mi?”</strong> dedi. Halimî Efendi ise bana bakıp; <em>“Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin.”</em> dedi. Ben ise utancımdan başımı eğip dedim ki: <strong>“<em>Sultanım, vefat günü ile rüyanın görüldüğü tarih tespit edilsin. Eğer rüya daha önce ise ferman devletlü Padişahımındır. Eğer iş aksi ise gerçek budur ki, gerisi hazretinize kalmış”</em></strong><em> </em>Halimî Efendi, bu sözlerimi doğru bulup dedi ki: “<em>Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Başlara taç olan Padişah, Şam’dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyanın, Muhammed Bedahşî’nin vefatından sonrasına rastladığı meydana çıkınca Sultanımız bana kıymetli bir hil&#8217;at (elbise) ile tam ayar iki yüz dinar altın ihsan buyurdu. Ben de “Bunca lütuf Muhammed Bedahşî’nin kerameti eseridir” diyerek, aziz ruhuna dualar eyledim.”</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/06/yavuz-sultan-selim%e2%80%99in-gordugu-bir-ruya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baruthâne Patladı!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/05/baruthane-patladi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/05/baruthane-patladi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 May 2011 03:21:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15529</guid>
		<description><![CDATA[Tarihte siyasi hâdiselerin yanında gündelik hayata dair çok sayıda vak’a yaşanmıştır. Fakat bu hususiyet çoğu zaman unutulur ve tarihin daha çok savaşlar ve barışlardan müteşekkil bir bilim dalı olduğuna inanılır. Halbuki tarihî kaynaklarda yer alan sosyal olaylar azımsanacak kadar az değildir. Bu tarz anekdotlara hukukî anlaşmazlıkların tutulduğu kadı  defterlerinde, günlük olayların kaydedildiği rûznâmelerde tesadüf edilebileceği gibi o dönemin şahidi olan tarih kitaplarında da rastlanabilir. 16. yüzyıl sonlarında bir Baruthane’ye düşen yıldırımda olduğu gibi…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/toplar.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15530" title="Classical Age" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/toplar-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>Tarihte siyasi hâdiselerin yanında gündelik hayata dair çok sayıda vak’a yaşanmıştır. Fakat bu hususiyet çoğu zaman unutulur ve tarihin daha ziyade savaşlar ve barışlardan müteşekkil bir bilim dalı olduğuna inanılır. Halbuki kaynaklarda yer alan sosyal olaylar azımsanmayacak kadar çoktur. Bu tarz anekdotlara hukukî anlaşmazlıkların tutulduğu kadı  defterlerinde, günlük olayların kaydedildiği rûznâmelerde rastlanabileceği gibi o dönemin şahidi konumundaki tarih kitaplarında da tesadüf edilebilir. 16. yüzyıl sonlarında bir Baruthane’ye düşen yıldırımda olduğu gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span id="more-15529"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;"><span style="background-color: #ffffff;">.</span></span></p>
<div id="attachment_15533" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/Bakırköy-Baruthanesi1.jpeg"><img class="size-medium wp-image-15533" title="Bakırköy Baruthanesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/Bakırköy-Baruthanesi1-300x173.jpg" alt="" width="300" height="173" /></a><p class="wp-caption-text">Bakırköy Baruthanesi</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu tarih kitabının yazarı Selanikli Mustafa Efendi’dir. Kaleme aldığı eserden dolayı, söz konusu kronik (olayları tarihî sıraya göre anlatan kitap) <strong>Selânikî Tarihi</strong> olarak bilinir. 17. yüzyılın başlarında yazılmıştır. Dili o devir için değil, fakat zamanımız için söyleyecek olursak pek sâde sayılmaz. Buna binâen içerisinde anlattığı hâdiseler bakımından mühim bir kaynaktır. Bilhassa gündelik hayatta vuku bulan önemli olaylara da yer verir. İşte bunlardan biri, 1590’lı yılların sonlarında Rumeli’ndeki Vardar Kalası demekle bilinen baruthaneye düşen yıldırım ve ardında bıraktığı yıkımdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<div id="attachment_15543" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/images2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15543" title="baruthane" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/05/images2-300x219.jpg" alt="" width="300" height="219" /></a><p class="wp-caption-text">Baruthâneden bir kesit</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bulutlar gittikçe siyahlaşmış ve nihayet ardından muazzam bir yağmur başlamıştır. Bu yağmur esnasında dehşet veren bir sesle yeryüzüne isabet eden yıldırım kaleyi hedef alır. Akabinde kulakları sağır edercesine bir patlama… İçeride barut, fişek -ki bunların 1300 kantar ağırlığında olduğu belirtilir- ve silah nev’inden her ne varsa bir anda infilâk eder.  Baruthane’nin su kenarında bulunması aslında bir bakıma avantajdır. Çünkü çıkan yangın, yağmurun da tesiriyle kontrol altına alınabilecektir. Fakat cepehâneden eser kalmamıştır. Bazı toplar denize düşmüş, kale burçlarıyla beraber paramparça olmuştur. Olayı müteâkip derhal İstanbul’a haber yollanır ve baruthanenin yeniden inşası için yardım talep edilir. Tâbii olarak imparatorluğun payitahtı olan İstanbul’dan en kısa zamanda yardım eli uzanacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Takvimler hicrî olarak 1005 senesinin Receb ayını göstermektedir. O da Mart 1597’ye tekâbül eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihi bir vesika olması bakımından söz konusu hadisenin aslî şeklini de paylaşalım<em>:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ve bu esnâda evâhir-i şehr-i Receb’de Selânik’de âyin-i saltanat üzre fütûhât-ı celîle ahbârı ile şehr donanması tedârüki mahallinde bir gice nâgehânî kazâu’llâh ile alâmet-i bârân ve berk-i ra’d ve sâi’ka olup, Vardar Kal’ası dimekle meşhûr âfâk rûy-ı zemînde bî-misl ü mânend olan hazâin-i baruta nâzil olup, bin üç yüz kantar top otu kıyâmet-mehîb sadâ ile kal’ayı burc u bârûsıyla ayyûka çıkarup, zerrâta karışdırup ve içinde olan dizdâr ve merdân-ı kal’adan az kimse serâsime-i hayât ile halâs olup leb-i deryâda olmağla toplarun ekseri deryâya düşüp azîm velvele olduğı haberi gelüp, “Kal’anun müceddeden binâ olması lâzım olmışdur” diyü arz olundı.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> Fi selh-i Receb, sene hamse ve elf.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/05/baruthane-patladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yirmili Yaşlarda Padişah Hocası Olmak</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2011 04:50:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15393</guid>
		<description><![CDATA[Eskilerin çok güzel bir sözü var: Şerefü’l-insan bi’l-ilmi ve’l-edeb / Lâ bi’l-mâli ve’l-haseb… Yani demek isterler ki, “İnsanın şerefi sahip olduğu ilim ve edep sebebiyledir. Yoksa üstünlük, mal ve soy ile değildir. Bunun içindir ki âlime ve ilme hürmet eden toplumlar her zamanda pâyidar kalmışlar, bu erdemden mahrum kaldıkları gün ise yok olmaya yüz tutmuşlardır. Tarih boyunca nâmlı hükümdarın yanında her zaman işlerini danıştıkları, onların fikirleriyle karar verdikleri bir bilge kişilik göze çarpmaktadır. İstanbul’un fatihi II. Mehmed’in ise çok sayıda hocası vardır. Fakat bunlardan biri, henüz 20’li yaşlarda bu makama ulaşacaktır…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/1790490672_02d99388212.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15399" title="livresancien" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/1790490672_02d99388212-239x300.jpg" alt="" width="239" height="300" /></a>Eskilerin çok hoş bir sözü var: <strong>Şerefü’l-insan bi’l-ilmi ve’l-edeb</strong> / <strong>Lâ bi’l-mâli ve’l-haseb…</strong> Yani demek isterler ki, “<em>İnsanın şerefi sahip olduğu ilim ve edep sebebiyledir. Yoksa üstünlük, mal ve soy ile değildir.</em>&#8221; Bunun içindir ki âlime ve ilme hürmet eden toplumlar her zamanda pâyidar kalmış, bu erdemden mahrum oldukları gün ise unutulmaya yüz tutmuşlardır. Tarih boyunca nâmlı hükümdarın yanında çok vakit işlerini danıştıkları, onların fikirleriyle karar verdikleri bir bilge kişilik göze çarpar. <strong>Alexandre The Great</strong> olarak bilinen Büyük İskender,<strong> </strong><em>Aristo</em>’dan; Herat bölgesi hükümdarı <strong>Hüseyin Baykara</strong>, <em>Ali Şir Nevâyi</em>’den; Selçuklu hükümdarı <strong>Melikşah</strong> ise şanlı vezir <em>Nizamülmülk</em>’ten her bakımdan istifade etmiştir. İstanbul’un fatihi II. Mehmed’in ise çok sayıda hocası vardır. Fakat bunlardan biri, henüz 20’li yaşlarda bu makama ulaşacaktır…</p>
<p><span id="more-15393"></span></p>
<p><span style="color: #ffffff;"><br />
</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;"><br />
</span></p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Âlimin oğlu yarım âlimdir</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/444px-Gentile_Bellini_003.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15403" title="fatih" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/444px-Gentile_Bellini_003-222x300.jpg" alt="" width="170" height="231" /></a>Bahsettiğimiz kişi<strong> Sinan Paşa</strong>’dır. Peki kimdir bu Sinan Paşa&#8230; Kendisi 1453 senesinde İstanbul alınınca bu şehre ilk hâkim olarak tayin edilen <strong>Hızır Bey</strong>’in oğludur. Asıl ismi <strong>Yusuf’</strong>tur. Fakat lakâbı  <strong>Sinaneddin</strong> şekliyle bilinmiş, ardından yalnızca <strong>Sinan</strong> ismiyle şöhret bulmuştur. Öyleyse ondan bahsederken Yusuf Sinan ismini kullanmak yanlış olmayacaktır. “<em>Âlimin oğlu da yarım âlimdir</em>” sözü gereğince kendisinde okumaya dair muazzam bir kâbiliyet vardı. Küçük yaşta önce babasından, sonra bir çok hocadan zamanının din ve fen ilimlerini tahsil etti. Annesi, Fatih Sultan Mehmed’in bir diğer hocası olan Molla Yegan’ın kızıdır. Fâtih’in başta <strong>Akşemseddin </strong>olmak üzere <strong>Molla Hüsrev</strong>, <strong>Molla Yegan</strong>, ayrıca yabancı dil ve Avrupa tarihlerini öğrendiği <strong>Anconal Giriaco</strong> ve <strong>Giovanni Angioello</strong> gibi mürebbileri vardı.  Fatih Sultan Mehmed ilme ve ilim adamına çok kıymet verdiği için ismini duyduğu âlimi nerede olsa İstanbul&#8217;a davet ederdi. Sinan Paşa ise bu halkaya daha sonraları dahil olacaktır.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong><span style="color: #ffffff;"> </span><span style="color: #ffffff;">.</span>Sahn-ı Semân’da…</strong></span></p>
<p style="text-align: right;">
<div id="attachment_15439" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/sahnıseman2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15439 " title="sahnıseman" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/sahnıseman2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in İstanbul&#39;un fethinin ardından yaptırdığı Sahn-ı Semân Medreseleri. Bu medrese zamanın en önde gelen fakülterini içerisinde barındırmaktaydı.</p></div>
<p style="text-align: right;">
<p style="text-align: justify;">Babasının çevresi sebebiyle mükemmel bir tahsil gören Yusuf Sinaneddin çok küçük yaşta kendini okumaya verir. Yirmili yaşlara ulaştığında medresede talebe okutacak seviyeye ulaşır ve bugünkü mânâda profesörlük derecesini alır. Fatih, bu gençten haberdar olmuştur. Önce onu Edirne’ye tayin eder, bir müddet geçtikten sonra  İstanbul’a çağırır. Devrin en yüksek ilim akademisi olan S<strong>ahn-ı Seman</strong>’da kendisine kürsü verir. Yusuf Sinan 25 yaşına geldiğinde artık hususiyetlerini ispatlamıştır. Üstün zekâsı, çözülemeyen meseleleri ele alışı ve sürat-ı intikali ile dikkatleri üzerinde toplar. Nihayet Fatih, kendisinden yaşca küçük olan bu genci hocaları arasına dahil etmeye karar verir ve sohbetinden istifade etmek ister. Artık padişahın yakınları cümlesindendir. Ayrıca bu gence Fatih tarafından vezirlik de verilecektir.</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>Hâce-i Sultânî</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/38a8d3f68a77daaffe0f13de4619c24d1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15416" title="livresdémode" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/38a8d3f68a77daaffe0f13de4619c24d1-271x300.jpg" alt="" width="225" height="250" /></a>Yusuf Sinan Efendi artık vezirdir. Buna binâen paşa ünvanı da ihsan edilmiş ve artık o<strong> Sinan Paşa </strong>olmuştur. Fakat onu bu pâyeden (rütbeden) daha çok memnun eden şey varsa, o da <strong>Hâce-i Sultânî,</strong> yani padişahın hocası ünvanını almasıdır. Bundan dolayı Sinan Paşa, hem hoca, hem de vezir olması sebebiyle daha sonraki devirlerde “<strong>Hoca Paşa</strong>” sıfatıyla da anılır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın tedvin ettiği meşhur kanunnâmesinde, <em>Hâce-i Sultanî ünvanına sahip olanların birçok vezirden rütbe olarak üstün olduğu ve bayram tebriklerinde padişahın, hocaları için bizzat ayağa kalkmalarının şart olduğu</em> belirtilmektedir. Bu açıdan düşündüğümüzde yirmili yaşlarda olan böyle bir zâtın kendisinden yaşca büyük ve İstanbul’u fethederek dünyanın dikkatlerini üzerine çekmiş olan haşmetli  hükümdar tarafından ne derece hürmet gördüğü anlaşılabilir. Zaten Osmanlı Devleti&#8217;ni altı asır boyunca ayakta tutan en mühim faktörlerden biri bilgiye verilen değer ve sahip olunan tevazu değil miydi?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Sinan Paşa’nın Sahn-ı Semân’da vazife yaparken ders aralarında kaleme aldığı <strong>Tazarrunâme</strong> adında çok hoş bir eseri vardır. Türkçeyi mükemmel bir şekilde kullanarak düz yazıda şiir üslubunu yakalamıştır. Eğer fırsat bulursak bir başka zaman söz konusu eserden güzel pasajlar alıntılayarak köşemizi kıymetlendiririz…</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/yirmili-yaslarda-padisah-hocasi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul’un Fethine Hazırlık</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/istanbul%e2%80%99un-fethine-hazirlik/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/istanbul%e2%80%99un-fethine-hazirlik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Apr 2011 07:57:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15216</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul’un Türklerin eline geçişini dünya tarihinin en mühim hâdiseleri arasında  saymak gerekir. Zîra bu fetihle beraber yalnızca şehir düşmemiş, bunun akabinde bir daha belini doğrultamayacak olan  Doğu Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiştir  Hiç şüphe yok ki tarihte büyük zaferlerin habercisi, her zaman öncesinde yapılan büyük hazırlıklar olmuştur. Bu noktada İstanbul için de aynı şeyi söylemek gerekecektir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/hisar-ı-bogazkesen.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15267" title="hisar ı bogazkesen" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/hisar-ı-bogazkesen-300x200.jpg" alt="" width="294" height="196" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul’un Türklerin eline geçişini dünya tarihinin en mühim hâdiseleri arasında  saymak gerekir. Zîra bu fetihle beraber yalnızca şehir düşmemiş, bunun akabinde bir daha belini doğrultamayacak olan  Doğu Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiştir  Hiç şüphe yok ki tarihte büyük zaferlerin habercisi, her zaman öncesinde yapılan büyük hazırlıklar olmuştur. Bu noktada İstanbul için de aynı şeyi söylemek gerekecektir. Bu kez kutlu fethin hazırlıklarını, bu savaşa katılmış birinin ağzından dinleyelim…</p>
<p><span style="color: #ffffff;"> </span><span id="more-15216"></span></p>
<p><strong><span style="font-size: medium;"><br />
</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: medium;"><br />
</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">Tûr-i Sina &#8211; Tursun Beğ</span></strong></p>
<div id="attachment_15228" class="wp-caption alignright" style="width: 213px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/II.Mehmed-259x3001.jpg"><img class="size-full wp-image-15228" title="II.Mehmed Han" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/II.Mehmed-259x3001.jpg" alt="" width="203" height="236" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in kara kalem tasviri</p></div>
<p style="text-align: justify;">Fatih devrinin önemli simâlarından biri de Tursun Beğ’dir. Asıl adı Tûr-i Sinâ olmasına rağmen, bu isim zamanla galat (hata) olarak Tursun şekline dönüşmüştür. Bu hususu bizzat kendisi söylemektedir. Tursun Beğ tarihî kaynaklar arasında mühim bir mevkiiyi hâizdir. Nitekim kaleme  olduğu <strong>Târih-i Ebu’l-Feth </strong>isimli eseri Fatih Sultan Mehmed&#8217;in yaptığı savaşları konu almaktadır. <strong>Ebu’l-Feth</strong>, kelime anlamı olarak <strong>&#8220;Fethin Babası&#8221;</strong> anlamına gelip, burada Fatih’e bir gönderme vardır. Nitekim bu sıfat, Fatih Sultan Mehmed’in lakâpları arasında yer almaktadır. Otuz küsür yıllık saltanatında otuza yakın sefere çıkması, ona bu ünvânı sonuna kadar hak ettirmektedir. Bu itibarla kendisi Osmanlı sultanları arasında en çok <strong>Sefer-i Hümâyun</strong> düzenleyen, yani bizzat sefere katılan padişahtır. Tarih-i Ebu’l-Feth’i mühim yapan bir diğer taraf, yazarın yaşadığı devri birinci kaynak olarak aktarması ve onun İstanbul’un fethine şâhitlik etmesidir. Yazar, bu eserinde İstanbul’un fethinden önceki hazırlıkları o dönemin üslubuyla şu şekilde anlatmaktadır. Sâdeleştirerek buraya alıyoruz:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> <span style="font-size: medium;">Şanlı Fethe Hazırlık&#8230;</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>F</em><em>etihten önce Sultan, Boğazkesen’i (Rumeli Hisarı’nı) inşâ ettirdi. Plan üzerine akan deryânın kenârında düz bir hat şeklinde hisâr yaptılar ki, ucu yerküresinin merkezidir. Burçlarından ayı ve yıldızları seyretmek mümkündür. Denize açılan yirmi kapı konuldu ve her bir kapıdan içeri ateş saçan ejderha gibi toplar kuruldu ki, bunlar atıldıkça sür’atinden ve sesinden yer gök inler</em></p>
<p style="text-align: center;">Beyt:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong>Deniz üstünde top taşından</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><strong> Köprü yapıldı sanır anı gören</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Fetih-14531.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15245" title="Fetih-1453" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/Fetih-14531-300x200.jpg" alt="" width="313" height="223" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Böylelikle Akdeniz’den Karadeniz’e kuç uçurtmayacak şekilde boğazı kestiler. Çeşitli silah, vâsıtalar ve zâhireyle kale dolduruldu. Saadetli Sultan, saltanat merkezi olan Edirne tarafına göç buyurdu. Göç esnasında Kapu halkından birkaç yiğit İstanbul çobanlarından koyun istediler. Arada kasap savaşı vâki oldu. Göçen sultanın askerlerini seyre çıkan İstanbul halkından ve bazı sarhoş kâfirlerden araya girenlerin tesiriyle, kılıçlar çekildi ve davarlar kovuldu. Vuku bulan bu cengi savaş zuhuru zanneden kale ehli, yağlılık çanlarını çaldırıp, kapılarını kapattılar. Bu esnâda ağırlıklarını önceden orduya gönderen ve İstanbul seyri için kale içinde bulunan askerler esîr oldular. Rûm kayzeri bu hâdiseden gâyet müteessir oldu. Kapanıp kalanları, “Belki sulh (barış) olur” diye tesellî etti.</em></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: medium;"><strong> Vaktine hâzır olsun!</strong></span></p>
<div id="attachment_15271" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/rumeli_hisari2.jpg"><img class="size-medium wp-image-15271" title="rumeli_hisari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/04/rumeli_hisari2-300x155.jpg" alt="" width="300" height="155" /></a><p class="wp-caption-text">Fatih&#39;in eseri Rumeli Hisarı (Boğazkesen)</p></div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Muzaffer pâdişah kalede kalanları hiçe saydı ve onlara iltifat etmedi. Kâfir, kaleden kalan halkı derhal gönderip, pişman oldu. Fakat Pâdişah hazretleri özrü kabul etmeyip, “Bu yapılan düşmanlıktır. Ya kaleyi versin ya da vaktine hâzır olup, başının çâresine baksın” diye cevap gönderdi. Elçi üzgün olarak oradan ayrıldı. Sultan ise saadetle tahtına avdet etti (geri döndü). Artık İstanbul’un fethi için gerekn tedbirin hazır olmasını emretti. O kış, fethin aşkı ve hazzı ile yaşadı.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>1453 baharında Sultan Mehmed Han askerine yeni elbiseler, zırhlar giydirdi ki, bakıp seyretmeye doyum olmaz. Topları ejderha misâli ateş-saçan toplardı. Elburuz Dağı’na dokunsa, birazını havaya, birazını deryâya yollardı</em>.</p>
<p><strong>Kûh-ı Elburuz’a dokunsa bir taşı</strong></p>
<p><strong> Kâg gibi toprağını verir yele</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sultan bu şekil topları yaylara çektirdi. Gümüş madenden yüz tane taş ustası getirtti. Fermanı gereğince gemiler Gelibolu’da hâzır oldu. Padişah bu gemileri deniz levendleri ve çeşitli silahla donatıp, kendisi karadan, gemiler denizden menzil menzil yürüdü. İstanbul üzerine konacağı gün, dünyaya hâkim olan bir hükümdar tavrı ile askerlerini saf, tertip ve alay hâline soktu. Ardından İstanbul’a müteveccih oldu…</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/04/istanbul%e2%80%99un-fethine-hazirlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Osmanlı Kalyonunun Yapımı ve Şehbâz-ı Bahrî</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/bir-osmanli-kalyonunun-yapim-teknolojisi-sehbaz-i-bahri-ornegi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/bir-osmanli-kalyonunun-yapim-teknolojisi-sehbaz-i-bahri-ornegi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2011 22:31:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=15093</guid>
		<description><![CDATA[Bir Osmanlı Kalyonunun Yapım Teknolojisi ve Şehbâz-ı Bahrî Örneği



Şehbaz-ı Bahrî


“XVIII. Yüzyılda Kalyon Teknolojisi ve Osmanlı Kalyonları” adlı teziyle İstanbul Üniversitesi Akdeniz Dünyası Araştırmaları Yüksek Lisans Programı mezunu Sinan Dereli tarafından Osmanlı gemi inşa teknolojisine dair ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Bir Osmanlı Kalyonunun Yapım Teknolojisi ve Şehbâz-ı Bahrî Örneği</strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_15097" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1545.jpg"><img class="size-medium wp-image-15097" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1545-300x176.jpg" alt="" width="300" height="176" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Şehbaz-ı Bahrî</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">“XVIII. Yüzyılda Kalyon Teknolojisi ve Osmanlı Kalyonları” adlı teziyle İstanbul Üniversitesi Akdeniz Dünyası Araştırmaları Yüksek Lisans Programı mezunu Sinan Dereli tarafından Osmanlı gemi inşa teknolojisine dair bir sunum yapıldı.<span id="more-15093"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğünce düzenlenen ve “Bir Osmanlı Kalyonunun Yapım Teknolojisi: Şehbaz-ı Bahrî Örneği” başlığını taşıyan sunum, Prof. Dr. İdris Bostan’ın açılış konuşmasıyla 15.03.2011 tarihinde saat: 15.00’te Deniz Ticaret Odası Meclis Toplantı Salonunda gerçekleşti.</p>
<p style="text-align: justify;">Programa,  Denizcilik Müsteşarlığı Deniz Ticareti Genel Müdürü Mehdi Gönülalçak, Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürü Cemalettin Şevli, İstanbul Teknik Üniversitesi Denizcilik Fakültesi&#8217;nden öğrenciler katıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_15095" class="wp-caption alignright" style="width: 288px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1331.jpg"><img class="size-medium wp-image-15095" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1331-300x200.jpg" alt="" width="278" height="185" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Prof. Dr. İdris Bostan</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sunumdan Özetler&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir Osmanlı Kalyonunun Yapım Teknolojisi: <em>Şehbaz-ı Bahrî Örneği</em>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">XVIII. yüzyıl yelkenli gemilerin, özellikle de kalyonların en parlak dönemlerinden biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalyonların donanmanın bel kemiğini oluşturmasına karar verilmesiyle başlayan yeni dönemde bahriyenin bu yeniliğe göre tanzim edilmesi gerekmişti. İlk ciddi düzenleme 1701 tarihli <em>Bahriye Kanunnâmesi</em> ile hayata geçirilmiş oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Binlerce kerestenin ve yüzlerce topun bir arada uyumlu olacak şekilde tasarlanıp denizlerde seyreden Osmanlı kalyonlarının gövde yapılarının nasıl olduğu konusu bugün hala gizemini korumaktadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde konuyla ilgili dönemde her hangi bir teknik çizime rastlanmamıştır. Fakat Arşivde kalyonlara ait mevcut kereste listeleri ve boyutlarla ilgili kayıtlar kalyonların gizemine büyük ölçüde ışık tutmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_15096" class="wp-caption alignleft" style="width: 271px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1333.jpg"><img class="size-medium wp-image-15096" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/03/1333-300x200.jpg" alt="" width="261" height="174" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">M. Sinan Dereli</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şehbaz-ı Bahrî kalyonunun gövdesinin gerçekte nasıl olduğunu aydınlatacak herhangi bir plan bulunamadığı için gövdenin şekli ve kalyonun özellikleri ancak 1737’de Keyfiyet-i Rusya adlı eserde minyatür şeklinde olan görüntüsünden ve mevcut kereste listelerinden yapılan çıkarımlarla ifade edilebilir. Şehbaz-ı Bahrî kalyonu 1758’de fesh edildiği bilinmektedir. Ortalama kalyon ömrünün yirmi ila yirmi beş sene arası olduğunu kabul edildiğinde geminin yapımına 1733 ya da 1734 tarihinde başlanmış olabileceği düşünülebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalyonların gövdelerini tasarlayanlar ve planlayanlar Tersâne-i Âmire mimarları adı altında örgütlenen mimarlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk etapta kurulan parça omurgaydı. Omurgada ve gemi yapımında kullanılan en sert kerestelerden biri meşe ağacıydı. Bu ağacı omurga yapımı için elverişli olan karaağaç izlerdi. Baş bodoslama, kıç bodoslama ve omurga bileşimi geminin omurgasını formüle ederdi. Omurganın üzerine binen kaburgalar ıskarmoz olarak adlandırılırdı. Kalyonlarda kullanılan borda keresteleri ortalama 5 ila 7 m arasında değişmekteydi. Kaburgalar bu kerestelerle birbiriyle örtüşecek şekilde montelenirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm kalyonlarda olduğu gibi Şehbaz-ı Bahrî kalyonu da direkleri sağlama almak için sabit donanıma, yelken ve serenlere kumanda edebilmek için hareketli donanıma sahipti.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sabit donanım<strong> </strong>sisteminin direklerin gerilimini emen bir fonksiyonu vardı. Bunlar genel olarak çarmıklar, istralyalar ve patrisalardı. Bu halatlar her zaman gergin ve sabit bir pozisyondaydı. Şehbaz-ı Bahrî’nin toplam 16 çarmığı vardı. Patrisalar tam olarak kestirilmese de 10 tane ana istralyası bulunmaktaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hareketli donanım sisteminin fonksiyonu ise seren direkleri ve yelkenler arası kumandayı sağlamaktı. Mevcut liste ve belgelerde bu halat sistemleri hakkında bilgi olmadığı için Şehbaz-ı Bahrî’nin minyatüründen çıkarım yapmak gerekmektedir. Minyatürde iskota yakaları, gradinler ve camadan halatları son derece doğru çizildiği görülmektedir. Bu halatlar 9 yelkene kumanda etmekte olup bu geminin en az 9 yelken açabileceğini göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak Şehbaz-ı Bahrî 44 toplu karavele kalyon sınıfına dahil bir kalyondu. Döneminin en güçlü gemilerinden olmasa da gemi donanmadaki diğer ana harp gemilerinden çok daha hızlı ve kıvraktı. Şehbaz-ı Bahrî’nin yirmi senelik ömrünü 1758 tarihinde tamamlandığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>M.Sinan DERELİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kaynak: www.aktueldeniz.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/03/bir-osmanli-kalyonunun-yapim-teknolojisi-sehbaz-i-bahri-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İdam Ettiren Şiir</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/idam-ettiren-siir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/idam-ettiren-siir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Feb 2011 11:15:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13475</guid>
		<description><![CDATA[Şiir,  ilk insandan beri vardır. Bilindiği üzere ilk insan olan Hazret-i Âdem aynı  zamanda bir peygamberdi. İlahi kitaplarda anlatıldığı üzere iki oğlundan Hâbil  ve Kâbil arasında geçen hadise en nihayetinde bir cinayet ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/divan-siiri.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13477" style="border: 1px solid black" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/divan-siiri.jpg" alt="" width="237" height="224" /></a><span class="cap" title="Ş">Ş</span>iir,  ilk insandan beri vardır. Bilindiği üzere ilk insan olan Hazret-i Âdem aynı  zamanda bir peygamberdi. İlahi kitaplarda anlatıldığı üzere iki oğlundan Hâbil  ve Kâbil arasında geçen hadise en nihayetinde bir cinayet ile neticelenmişti.  Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürmüştü. Bir baba olarak üzüntüsünü dile getiren  getiren  Hazret-i Âdem’in bu olayı müteakip söylediği bir <strong>mersiye</strong> ile (ölüm  üzerine yazılan manzume) onun şiir söyleyen ilk kişi olduğu belirtilir.</p>
<p style="text-align: justify">Öyleyse  şiir çok etkili ve hislerin terennümünde pek tesirlidir. Ama şiir kimi zaman  kişinin başına çok dertler de açmıştır. 16. asır şairlerden olan Figani’de olduğu gibi…<span id="more-13475"></span></p>
<p style="text-align: justify">Figani,  Kanuni Sultan Süleyman devri şairlerindendir. O dönemde Türk şiiri büyük  yükselme göstermiş, Bâki, Hayalî ve Fuzulî gibi şahsiyetler hep bu devirde  yetişmişlerdir. Figani, Trabzon doğumludur. 1500’in  başlarında doğmuş ve 1532’de idam edilmiştir. Buna bakarak otuzlu yaşlara yakın,  dünyadan ayrıldığı anlaşılır. Çok kuvvetli bir şairdi. Eğer daha çok yaşasa idi  bir Fuzuli kadar şiir gücünü ispat edecekti. Ama olmadı, genç yaşta ölümü tattı.  Peki neden?</p>
<div id="attachment_13479" class="wp-caption alignright" style="width: 304px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/ibrahim-Pasa-Sarayi-Bugun-Turk-islam-Eserleri-Muzesi-olarak-kullaniliyor.jpg"><img class="size-full wp-image-13479" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/ibrahim-Pasa-Sarayi-Bugun-Turk-islam-Eserleri-Muzesi-olarak-kullaniliyor.jpg" alt="" width="294" height="220" /></a><p class="wp-caption-text">Bugün İslam Eserleriş Müzesi Olarak Kullanılan İbrahim Paşa Sarayı</p></div>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: medium"><strong>Dü</strong><strong> (İki) İbrahim&#8230;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Bir  ara devlette kâtip olmuş daha sonra kendisini şiire vermiştir. Devlet erkânı  şiirden ve sanattan anlayan, edebiyatın gücüne inanan kişilerden oluştuğu için,  Figani yazdığı manzumeleri onlara takdim ediyor ve  karşılığında mükâfatlar alıyordu. Bunlar arasında Kanuni’nin önemli veziri  İbrahim Paşa da bulunuyordu. Fakat yaşanan bir hadise her şeyi tersine  çevirmişti.</p>
<p style="text-align: justify">1526 senesinde Mohaç meydan muharebesi cereyan etmiş ve büyük bir zafer  kazanılmıştı. Alınan ganimetler arasında çok sayıda mal-mülk olduğu gibi bunlar  arasında üç adet büyük heykel de bulunuyordu. Budin  şehrinden alınan bu heykeller gemilerle İstanbul’a getirildi. Şimdi Sultan Ahmed meydanın olduğu yerde, o zamanlar İbrahim Paşa’nın  sarayı bulunuyordu.</p>
<div id="attachment_13481" class="wp-caption alignleft" style="width: 274px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/Mohac-Muharabesi-ni-temsil-eden-bir-tablo.jpg"><img class="size-full wp-image-13481" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/11/Mohac-Muharabesi-ni-temsil-eden-bir-tablo.jpg" alt="" width="264" height="170" /></a><p class="wp-caption-text">Mohaç Savaşını Tasvir Eden Bir Tablo </p></div>
<p style="text-align: justify">İbrahim Paşa bu üç heykeli (ki onlar <strong>Herkül</strong>, <strong>Apollon</strong><strong> </strong>ve <strong>Diyana</strong>’dır) teşhir amacıyla sarayının  yakınlarına koydu. Halk gelir, bu heykellere bakıp giderlerdi. Ama zamanla  şehirde dedikodular yayılmaya başladı. Bazı kesimler bu durumu hoş karşılamadı  ve İbrahim Paşa aleyhinde dedikodular her tarafı kapladı. Konuşulan mevzu şuydu:  Müslüman diyarında putları andıran bu heykellerin ne işi  vardı?</p>
<p style="text-align: justify"><strong> <span style="font-size: medium">Biri Yıktı, Biri  Dikti…</span></strong></p>
<p style="text-align: justify">İşte tam bu sırada Figani’ye ait olduğu söylenen bir beyit olayları iyice  kızıştırdı. Artık bu iki mısra bütün halk arasında okunuyor ve söz konusu  manzaraya atıfta bulunuyordu. Şiir İbrahim Paşa’nın kulağına kadar gitti. Bunun,  kendisi için bir hakâret olduğu açıktı. Nitekim  paşanın gazabını tetikledi ve Figani yakalanıp idam  edildi. Söz konusu şiir farsça olup, şu şekilde  idi:</p>
<p style="text-align: center"><span style="font-size: medium"><strong>Dü</strong><strong> İbrâhîm âmed be-dâr-ı cihân<br />
Yekî büt şiken şûd yekî büt nişân</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Şiirde,  kendi zamanındaki putları kıran ve peygamber olan Hazret-i İbrahim ile bağlantı  kuruluyordu. Bu sebeple şöyle demek isteniyordu: Dünyaya iki İbrahim geldi. Biri  peygamberdi ve putları devirdi. Diğeri ise bizim İbrahim Paşa oldu, ama o da  aksine gelip yine put dikti.</p>
<p style="text-align: justify">İşte  bu şiirle Figani genç yaşta hayatını kaybetti. Ne  diyelim, belki de bir başka şair Yunus Emre’nin sözü tezahür etmişti. Nasıl  diyordu kendisi:  <strong>Söz ola kese savaşı, söz ola kestire  başı…</strong></p>
<p style="text-align: justify">﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/02/idam-ettiren-siir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Kahire’sinden Bir Tüccarın İlginç Serüveni</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/osmanli-kahire%e2%80%99sindeki-bir-tuccarin-ilginc-seruveni/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/osmanli-kahire%e2%80%99sindeki-bir-tuccarin-ilginc-seruveni/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Jan 2011 20:14:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=14570</guid>
		<description><![CDATA[17. yüzyıl Mısır'ından ilginç bir tablo... Osmanlı mahkeme kayıtlarından bir tüccarın biyografisi çıktı. Prof. Nelly Hanna, yaptığı araştırma ile Mısır'daki ticarî faaliyetleri ve bu faaliyetlerin içinde olan Ebu Takiyye adındaki Halep'ten Kahire'ye göçmüş bir tüccarın yaşayışını, sosyal, ekonomik ve kültürel faaliye...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Osmanli_Misir1.jpg"><img class="size-medium wp-image-14582 alignright" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Osmanli_Misir1-262x300.jpg" alt="" width="262" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mısır, tarihimizde her zaman için önemli bir konumda olmuştur. Osmanlı vesikalarında “eyâlet-i mümtâze” (seçkin eyalet) adıyla anılan Mısır, gerek ticarî bakımdan gerek siyasî bakımdan stratejik önemini -1517’den beri- sürekli muhafaza etmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Küre Yayınları, 2006&#8242;da klâsik dönem Osmanlı Kahire’sindeki ticarî hayatı ele alan bir kitap yayınladı. Kahire Amerikan Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Nelly Hanna’nın kaleme aldığı kitapta, 17. yüzyıl Kahire’sindeki tüccarlar ve faaliyetleri ele alınıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nelly Hanna, bu eserinde 1600’lerin Kahire’sini, İsmail Ebu Takiyye ismindeki bir tüccarın ardında bıraktığı kadı sicillerindeki bilgiler ışığında inceliyor. Ve gerçekten yeni bilgiler sunarak Mısır tarihinin, Napolyon gibi birisinin hareketlendirmesine ihtiyaç duyacak kadar durgun olmadığını gözler önüne seriyor.<span id="more-14570"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kadı Sicillerinde Saklı Bir Hayat</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yedi kısım ve bir sonuçtan oluşan eser, Peter Gran’ın takdimiyle başlıyor ve ardından yazarın, eserin kaynaklarını ve izlediği metodu açıkladığı bölüm yer alıyor. Philadelphia Temple Üniversitesi, Tarih Bölümü’nden Peter Gran, takdim yazısında eserle ilgili oldukça önemli tespitlerde bulunuyor. Gran, bu çalışmada ortaya konulanların, dünya sistemleri araştırmalarında kullanılan hâkim paradigmadan yakasını kurtardığını belirtiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Son 500 yılı araştıran çağdaş tarihçilerin izlediği paradigma, hala <em>“Batı’nın Yükselişi”</em> olarak tanımlanabilir. Bu tabir, Kuzeybatı Avrupa’nın dünyayı değiştirdiğini ve ilerlemesine neden olduğunu ileri sürmektedir. Bu paradigma ve takipçileri İtalyan Rönesansı’ndan itibaren Avrupa’nın rolünü vurgulamaktadırlar. Ancak yeni nesil tarihçilerden birçoğu, bu paradigmaya karşı çıkmaktadır. Bunlardan biri olan Hanna, eserinde Mısır tarihinin zaten oldukça hareketli olduğunu gözler önüne sermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_14587" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><em><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/1672_Osmanli1.jpg"><img class="size-medium wp-image-14587" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/1672_Osmanli1-300x239.jpg" alt="" width="300" height="239" /></a></em></dt>
<dd class="wp-caption-dd">1672&#8242;de Osmanlı İmparatorluğu</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Batı’nın yükselişi </em>paradigmasını eleştirenlere göre, bu paradigma meşru olmayan ününün avantajıyla bazı bölgelere hoyratça davranmış ve kendi kusurlu varsayımları yüzünden gerçekleri örtbas etmiştir. Bu bölgelerden biri de Akdeniz ve Mısır’dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nelly Hanna kitabın ilk bölümlerinde, İsmail Ebu Takiyye’nin yaşadığı dönemi ana hatlarıyla anlatarak, Ortadoğu’nun ve genel olarak da 17. asrın tarihi içerisinde değerlendiriyor. Daha sonra Ebu Takiyye’nin hayatı kronolojik olarak anlatılıyor. Çeşitli gruplar arasında yaptığı geçişler ele alınıyor. Ayrıca ailesiyle, ortaklarıyla, diğer tüccar gruplarıyla kurduğu temaslardan bahsediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabı okurken özellikle ticarî hayatta mahkemelerin rolünün büyüklüğünü hissediyorsunuz. Bunun yanı sıra malî kaynak teminini ve ticarî bağlantıların tesisini görerek, aslında o devirde oldukça hareketli bir ticarî hayatın yaşandığına şahit oluyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kahire’den Dünyaya Karabiber ve Kahve Ticareti</strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_14589" class="wp-caption alignright" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/ticaret_agi1.jpg"><img class="size-medium wp-image-14589" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/ticaret_agi1-300x172.jpg" alt="" width="300" height="172" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd"><strong>İsmail Ebu Takiyye&#8217;nin Ticaret Ağı</strong></dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yazar kitabın dördüncü kısmında, ticarette sürekli bir hareketin ve değişikliliğin yaşandığı gözler önüne sermiş. Özellikle Kızıldeniz ticaretindeki (bilhassa karabiber) devlet tekelinin 1517’den itibaren Osmanlı tarafından sona erdirilmesi ve bunun neticesinde Kızıldeniz ticaretinin gelişmesi ele alınarak, tüccarların ekonomik koşullarını etkileyen büyük değişimler incelenmiş. Ebu Takiyye’nin ticaretten kazandığını tarıma yatırması ele alınarak, kahve ve şeker ticaretine girmesine de değinilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu değişikliklerin ve gelişmelerin birtakım sosyal sonuçlar doğurması gayet doğaldır. Kahire’de de tüccarların devletle ilişkilerindeki konumlarının değiştiği görülüyor. Yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkinin tek yönlü olduğu yönündeki yaygın kanaat sorgulanıyor ve artık tüccarların devletin veya yönetimdeki bürokrasinin temsilcileri olmak yerine, ciddiye alınacak bir grup halini aldıkları belirtiliyor. İktidardakilerle bazen menfaat ilişkisine girdikleri, bazen de ciddi rekabete tutuştuklarından bahsediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüccarların bu şekilde ortaya çıkışının en önemli sonuçlarından biri olarak şehir coğrafyasının şekillenmesinde de önemli roller aldıkları gözlenmektedir. Ebu Takiyye ve onun gibi varlıklı tüccarların şehirde önemli izler bırakan devasa inşaat projelerini yerine getirmeleri ve daha önceki dönemlerde yönetici sınıfın üstlendiği bu görevi, artık tüccarların ele almaya başlamaları açıkça ifade edilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mahkeme Sicillerine Yansıyan Özel Hayat</strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_14586" class="wp-caption alignleft" style="width: 223px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/cairo_17thcentury.jpg"><img class="size-medium wp-image-14586" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/cairo_17thcentury-213x300.jpg" alt="" width="213" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">17. yüzyıl Kahire&#8217;sinde Bir Ev</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Kitapta Ebu Takiyye’nin evi de anlatılıyor, ailesi ile özel hayatı inceleniyor. Ebu Takiyye’nin evliliği, çocukları, ev içi yaşayışı anlatılıyor. Burada bir tüccar evinde hayatın nasıl yaşandığını görülüyor ve sosyoekonomik gelişmelerin aile yapısını ve aile üyeleri arasındaki ilişkileri nasıl etkilendiğini gözlemleniyor. Ebu Takiyye’nin hayatının son devresinde iş hayatındaki en yüksek noktaya ulaşması ve Ebu Takiyye’nin ölümünden sonra ailesinin durumu, burada ayrıca ele alınıyor. Ölümden sonra çeşitli sebeplerden dolayı ailesinin evlerini bir yabancıya kiraya vermek zorunda kalması ve ailenin dağılıp ayrı yerlerde hayatlarını sürdürmeleri ele alınıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Orta Doğu Tarihi Ne Kadar Durağandı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın sonuna Ebu Takiyye’nin şeceresinin eklenmiş olması, ayrıca kaynakça ve dizin bölümlerinin eklenmiş olması, eserin araştırmacılar tarafından rahatlıkla kullanılabilir olmasını sağlamaktadır. Ayrıca haritaların eserde yer yer kullanılması da eserin anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Mesela Ebu Takiyye’nin ticaret güzergâhının haritada gösterilmesi çok önemli…</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_14572" class="wp-caption alignright" style="width: 191px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/kitap2.jpg"><img class="size-medium wp-image-14572 " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/kitap2-181x300.jpg" alt="" width="181" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Osmanlı Kahire&#8217;sinde Tüccar Olmak &#8211; Nelly Hanna</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Nelly Hanna, eserde <em>“Batı’nın yükselişi”</em> olarak lanse edilen tarih anlayışı gibi, umumiyetle doğru kabul edilen birtakım şeyleri tahlil ediyor. Bu tahliller neticesinde Batılı tarihçilerin kendi tezlerini su götürmez doğrular olarak bugüne kadar öne sürdüklerini, ama bu konularda farklı pencerelerden bakmanın, bakış açısını değiştirmenin öneminden bahsediyor ve sağlam argümanlarla okuyucunun ufkunu genişletiyor. Mısır tarihinin ve genel olarak da Orta Doğu tarihinin hiç de durağan bir yapı arz etmediğini, “<em>Mısır tarihinin Napolyon’un hareketlendirmesine ihtiyaç duyacak kadar durgun olmadığını”</em> gözler önüne seriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabı okuduğunuzda, kadı sicillerinin kudretini -verdiği bilgiler açısından- açık şekilde gözlemleme fırsatı elde ediyorsunuz. Hanna, burada sicillerle adeta bir biyografi yazmış. Eserde sadece Ebu Takiyye hakkında değil; ailesi, iş çevresi, evi, ticarî malları hakkında da oldukça detaylı bilgiler yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı’nın farklı bir coğrafyasını, sosyal ve ekonomik açıdan ele alan eser, ilginç ayrıntılarla sizi farklı bir serüvene davet ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ömer Faruk CAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/osmanli-kahire%e2%80%99sindeki-bir-tuccarin-ilginc-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrıstiyanlar Fatih’i Nasıl Tasvir Etti?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/hristiyanlar-fatih-i-nasil-tasvir-etti/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/hristiyanlar-fatih-i-nasil-tasvir-etti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Jan 2011 19:55:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13782</guid>
		<description><![CDATA[İşte ben İstanbul’un alınışını anlatıyorum. Cereyan tarzını, nasıl görmüşlerse öyle kaleme alan yazarların eserlerinden çıkarıyorum. Çünkü görülen şeyler başka, işitilen şeyler başka türlü yazılır.
Bu hadiseler Midilli’nin piskoposu Khioslu Leonardo tarafındann doğru dürüst bir şekilde kaleme ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Sultan-Mehmed.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13821" style="border: 1px solid black" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Sultan-Mehmed.jpg" alt="" width="175" height="217" /></a></strong><span class="cap" title="İ">İ</span>şte ben İstanbul’un alınışını anlatıyorum. Cereyan tarzını, nasıl görmüşlerse öyle kaleme alan yazarların eserlerinden çıkarıyorum. Çünkü görülen şeyler başka, işitilen şeyler başka türlü yazılır.</p>
<p style="text-align: justify">Bu hadiseler Midilli’nin piskoposu Khioslu Leonardo tarafındann doğru dürüst bir şekilde kaleme alınmıştır. O İstanbul’un alınışı esnasında esir düştü. Sonra fidye ödenerek kurtarıldı. Bu fethi tasvir eden bir diğer şahıs da Korfu’dan Filippo da Rimano’dur. İşte ben bizzat görenlerden aktarıyorum. <strong><em>(Zorzo Dolfin)</em></strong></p>
<p style="text-align: justify"><span id="more-13782"></span><strong>Büyük Türk</strong></p>
<p style="text-align: justify">Ve ilk olarak Mehmed’in (Fatih) vasıflarından ve tabiatından bahsedeceğim. <strong>Jacomo Veneto</strong>’ya göre bu adam Hristiyan âlemi için büyük bir tehlike olacaktı. “<strong>Büyük Türk</strong>” denen hükümdar Mehmed, 24 yaşında bir gençtir. Vucudu yerinde, ortadan biraz uzun boylu, savaşçı, saygıdan ziyade korku telkin eden görünüşlü, az gülen, temkinli kararlarında sâbit ve atılgan biridir<strong>. Makedonyalı İskender</strong> kadar şan ve şerefe düşkündür.</p>
<p><strong> </strong><strong>İşte Böyle Bir Adamdır!</strong></p>
<p style="text-align: justify"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Fetih-1453.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13822" style="border: 1px solid black" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Fetih-1453.jpg" alt="" width="278" height="246" /></a>Her gün kendisine arkadaşı <strong>Chirriaco d’Ancona</strong> ve diğer bir İtalyan tarafından Roma tarihlerini ve daha başka tarihler okutur. İtalyanca bildiğinin delili kendi sarayıdır. Burada bu kitaplar öyle bir İtalyan lehçesi ile kaleme alınmışlardır ki, bu el yazmalarını ele geçiren âlimlerin büyük bir kısmı, Katalanca yazıldıklarına hükmetmişlerdir. Mehmed’in okuması için yazılmış <strong>Ciriaco</strong>’nun el yazması kitapları muhafaza edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify">Büyük bir merakla İtalya’nın yeri, papanın ve imparatorun yaşadığı merkezler hakkında, Avrupa’daki krallıklar hakkında bilgi edinir. En çok sevdiği şeyler arasında coğrafya ve harp sanatları vardır. İşte biz Hristiyanların karşısına çıkan böyle bir adamdır.</p>
<p style="text-align: justify">Adamları ile İstanbul’n zaptı için görüşürken büyük bir itina ile her türlü cepehane ve silahı hazırlattı. Paşalarına ve komutanlarına muhteşem bir ziyafet verdi. Oraya çok sayıda mücevher getirterek onları paylaştırdı. Çünkü Hükümdar, Hristiyanların bazı devlet adamlarına hediyeler göndererek onların zihinlerini çelmeye çalıştıklarını işitiyordu. Böyle bir rüşvet olayı olmasın diye bu kadar mücevheri dağıttı.</p>
<div id="attachment_13823" class="wp-caption alignleft" style="width: 240px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Sultan-Mehmed-kabri.jpg"><img class="size-full wp-image-13823" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2011/01/Sultan-Mehmed-kabri.jpg" alt="" width="230" height="222" /></a><p class="wp-caption-text">Sultan Mehmed&#039;in İstanbul Fatih Semtindeki Kabri</p></div>
<p style="text-align: justify">Sultan Mehmed uyanık zekâlı bir adamdır. Yorgunluğa, soğuğa, sıcağa, susuzluğa ve açlığa dayanıklıdır. Hristiyanları mahvetmek için çalışır. Ser konuşur, kimseden korkmaz. Şehvet düşkünü bir insan değildir. Ramazan ayı geldiği vakit nefsine düşkünlük etmez.</p>
<p style="text-align: justify">Bir şehri zaptettiği zaman kendi kanunları ile yönetilmesine müsaade eder. En elverişli gençleri yetiştirir, silah kullanmaya alıştırır ve bunlara <strong>Yeniçeri</strong> der.</p>
<p style="text-align: justify">Vaktiyle Batılıların Doğuya geçtikleri gibi, kendisi de Doğudan Batıya geçecek; iddiasınca dünyada bir tek saltanat olmalıdır. Bir tek iman ve tek hükümdarlık…</p>
<p>﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2011/01/hristiyanlar-fatih-i-nasil-tasvir-etti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Papa’nın Hrıstiyanlık Teklifi ve Cem Sultan’ın Cevabı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/papanin-hristiyanlik-teklifi-ve-cem-sultanin-cevabi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/papanin-hristiyanlik-teklifi-ve-cem-sultanin-cevabi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Dec 2010 13:01:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=13587</guid>
		<description><![CDATA[ Fatih Sultan Mehmed vefât ettiğinde taht için iki vâris geride kalmıştı. Bunlardan biri Sultân II. Bâyezid iken, bir diğer Cem Sultan’dı. Her iki şehzade arasında süren mücadele, Bâyezid Han’ın tahta çıkması ile neticelendi.
Cem Sultan’ın ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: medium;"> </span></span><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Sultan-Cem-.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13635" style="border: 2px solid black;" title="Sultan Cem -" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Sultan-Cem-.jpg" alt="" width="352" height="213" /></a><span class="cap" title="F">F</span>atih Sultan Mehmed vefât ettiğinde taht için iki vâris geride kalmıştı. Bunlardan biri <strong>Sultân II. Bâyezid</strong> iken, bir diğer<strong> Cem Sultan</strong>’dı. Her iki şehzade arasında süren mücadele, Bâyezid Han’ın tahta çıkması ile neticelendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Cem Sultan’ın da taht mücadelesi için haklı sebepleri vardı. Nitekim<strong> Bursa’</strong>ya geldi, adına para bastırıp, hutbe okuttu. Fakat daha sonra İstanbul’dan gelen kuvvetler sebebiyle <strong>Konya</strong>’ya çekilmek zorunda kaldı. Ardından daha güneye indi,<strong> Mısır</strong>’a ve derken <strong>Hicaz</strong>’a…</p>
<p style="text-align: justify;">Hanedan arasında hac farizasını ifa eden tek erkek oldu. Akabinde taht için mücadelesini bırakmadı.Bazı teşebbüslerde bulundu, fakat sonra kendisini<strong> Rodos Adası</strong>’nda, ardından<strong> Fransa</strong>’da ve daha sonra <strong>Roma</strong>’da Papa’nın karşısında buldu…<span id="more-13587"></span><span style="font-size: medium;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Vâkıât-ı Cem Sultan</strong></span></p>
<div id="attachment_5939" class="wp-caption alignright" style="width: 213px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/12/Bayezid-II.jpg"><img class="size-full wp-image-5939" title="Bayezid II" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/12/Bayezid-II.jpg" alt="" width="203" height="244" /></a><p class="wp-caption-text">Bâyezid&#39;in Bir Minyatürü. Fatih Sutan Mehmed Vefat Ettiğinde; Oğlullarından Bâyezid 33, Cem ise 22 Yaşındaydı. </p></div>
<p style="text-align: justify;">Rodos o zamanlar Hristiyan şövalyelerinin elinde idi. Onların üstad-ı âzamı olan <strong>Pierre d&#8217;Aubusson </strong>genç şehzadeyi muazzam bir merasimle karşıladı. Aslında Cem Sultan’ın hedefi bir vesile ile Rumeli’ye geçip, oradan kardeşi Sultan Bâyezid ile tekrar karşılaşmaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat hiç bir şey planladığı gitmedi ve kendisini bir anda Fransa’da buldu. Çünkü Hrıstiyanlar, bilhassa Papa için Cem Sultan bulunmaz bir fırsattı. Onu kullanarak İslam diyarına tekrar bir haçlı seferi düzenlenebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim hedefleri doğrultusunda hareket ederek Cem Sultan’ı yıllarca şehirden şehire, kaleden kaleden gönderdiler. Yazarı belli olmayan, fakat bu Avrupa macerası esnasında şehzadenin yanında olan bir zât, Cem Sultan’ın yaşadıklarını kaleme aldı. <strong>Vâkı’ât-ı Cem Sultan</strong> ismiyle bilinen bu eserde bahtsız şehzadenin karşılaştığı güçlükler ve gördüğü şehirler anlatılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Fransa’dan İtalya’ya</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Fransa’dan İtalya’nın Roma şehrine götürüldü.<strong> Papa VIII. Innocent</strong>’in döneminde <strong>St. Angelo</strong> kulesinde sıkıntılı bir dönem geçirdi. Papa’nın 1492’de ölümü üzerine yeni<strong> papa Alexandre Burgia</strong> zamanında daha serbest bir hayat sürmeye başladı. Ama yine esareti andıran bir hayattı bu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/cem-djem-zizim.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13636" style="border: 1px solid black;" title="cem djem zizim" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/cem-djem-zizim.jpg" alt="" width="252" height="265" /></a>Nitekim artık genç şehzadenin ölümüne üç sene kalmıştı. Venediklilerin yeni bir haçlı ittifakına çıkacağını sezen Fransa kralı Charles, ordusunu İtalya’ya çevirdi. Hedefi, Napoli Krallığını ele geçirdikten sonra Cem’i de yanına alarak Kudüs’e bir haçlı seferi düzenlemekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Cem Sultan’ın ölümünden bir ay evvel Charles, Papa’dan şehzadeyi istedi. Papa, onu şartlı olarak verdi. İşte tam<strong> St. Germano </strong>Kalesi elde edildiği bir sırada Cem’de hastalık belirtileri görülmeye başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir zaman sonra vücudunun belirli yerlerinde (yüz, boyun, göz) şişlikler meydana gelerek daha kötü bir hâle geldi. Artık ölüm emâreleri başlamış ve at üstünde değil; sedye ile hareket etmek zorunda kalmıştı.Ve nihayet Cem Sultan, Charles’ın gayretlerine rağmen kurtarılamadı. 25 Şubat 1495’te Çarşamba günü hayata gözlerini kapadı. Öldüğünde henüz 36 yaşlarındaydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>Size Kardinallik Veririm!</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/12/cem-zizim-djem-sultan.jpg"><img class="size-full wp-image-5945 alignright" style="border: 1px solid black;" title="cem zizim djem sultan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/12/cem-zizim-djem-sultan.jpg" alt="" width="207" height="542" /></a>Vâkıat isimli eserde, Cem Sultan’ın çok sıkıntılar çektiğinden bahsedilir. Bir ara <img id="wp_delimgbtn" title="Görseli sil" src="../wp-includes/js/tinymce/plugins/wpeditimage/img/delete.png" alt="" width="24" height="24" />Papa Inonncent ona hristiyanlığı teklif etti. Bu hadise ise Cem Sultan’ın hristiyan fakirlere verdiği sadakalar sebebiyle gelişti. <em>“Cem bizim hristiyan fakirlere çok yakınlık gösteriyor. Galiba dediler, bu dine meyli vardır, ona Hristiyanlığı teklif edelim.”</em> Bu olay eserde şöyle zikredilir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Roma’da olan kâfir fukârasına tasadduk ihsan eylerdi. Küffâr anı göricek, “Beg merhûmun Hristiyan ya’ni Nasarâ dinine meyli var” deyü zann-ı bâtıl eylemişler.</strong></p>
<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Topkapı-Sarayinda-muhafaza-edilen-Cem-Sultanin-elbisesi.jpg"><img class="size-full wp-image-13596 alignleft" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Topkapı-Sarayinda-muhafaza-edilen-Cem-Sultanin-elbisesi.jpg" alt="Topkapı Sarayında muhafaza edilen Cem Sultanın elbisesi" width="160" height="181" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Bu manzaradan ümitlenen Papa, Hrıstiyanlığa onu açıkça davet eder ve Cem’in Mısır’da bulunan oğlunu da getirip, ona kardinallik vaadinde bulunur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Bir gün Papa, esnâ-ı kelâmda merhûmun muvâcehesinde fukarâya muhabbeti olduğu tahsinleyüp, merhûmı kendü dînine da’vet idüp, eydür ki: “Mısr’dan oglın getür, oglına kırdınâllik virelüm. Bizüm dinimüze dönün diyicek…</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong> </strong><strong>Ben Dinimden Dönmezem</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu teklif karşısında çok üzülen Sultan Cem, göz yaşlarına hakim olamayarak Papa’ya şu cevabı verir: <em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ben sizden Mısır’a ailemin yanına dönmeyi talep ederken siz bana bâtıl, doğru olmayan bir yolu teklif ediyorsunuz. Bilirsiniz ki, herkese kendi dininden başkası bâtıldır. Şimdi İslamiyet doğru din iken, siz bu batıl dininizi bırakıp, bizim dinimize girer misiniz? </em></p>
<div id="attachment_13595" class="wp-caption alignleft" style="width: 190px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/papa-Innocent.jpg"><img class="size-full wp-image-13595" title="papa-Innocent" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/papa-Innocent.jpg" alt="papa-Innocent" width="180" height="214" /></a><p class="wp-caption-text">Papa VIII. Innocent</p></div>
<p style="text-align: justify;"><em>Değil Kardinallik ve Papalık, bütün dünyanını malını mülkünü verseniz, ben dinimden dönmem. Eğer bu teklif, benim hristiyan fakirlere olan merhametimden kaynaklandı ise, bizim dinimiz zaten hiçbir bir kimseyi ayırt etmeksizin herkese iyilik yapmayı emreder. </em><strong> </strong></p>
<div id="attachment_13637" class="wp-caption alignright" style="width: 196px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Cem-sultanin-turbesi.jpg"><img class="size-full wp-image-13637" title="Cem sultanin turbesi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/12/Cem-sultanin-turbesi.jpg" alt="" width="186" height="247" /></a><p class="wp-caption-text">Cem Sultan ve kardeşi Mustafa&#39;nın Bursa&#39;daki Türbeleri</p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu cevap karşısında şaşıran Papa ve adamları Cem Sultan’ın dinine olan bağlığını görerek, bir daha bu çeşit bir teklif yapmacaklarına dair anlaştılar. Yukarıda sadeleştirmiş olarak verdiğimiz kısım, eserde şu şekilde geçmektedir. Bu orijinal alıntıyı yaparak yazımızı sonlandıralım…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Merhuma gayret ü rikkat galebe idüp, ögüri ağladı. Eyitdi: “<em>Şol günlere kaldık ki, bizi dîne da’vet eylersiz. Ben sizden Mısır yolın isterdüm, siz bana bâtıl yol mı gösterürsiz? Bilürsiz hod her kişiye kendi dînünden gayrisi bâtıldur. İtikâdınca şimdi Muhammed aleyhisselâmın dîni hakk iken siz hîç dîninüzden dönüp, Muhammed aleyhisselamun dînine girebilür misiniz? İmdi kırdınâllik ve papalık degil, cemî’-i dünyanun saltanatın virseler, ben dînümden dönmezem.</em>&#8220;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/12/papanin-hristiyanlik-teklifi-ve-cem-sultanin-cevabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Tarihimizin İlk Tek Partisi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/modern-tarihimizin-ilk-tek-partisi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/modern-tarihimizin-ilk-tek-partisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Oct 2010 07:09:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>muteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12971</guid>
		<description><![CDATA[İleride, Cumhuriyet tarihinin dönün noktası olacak addedeceğimiz, hararetli bir referandum sürenci geride bıraktık. Bu oylama, önemi itibariyle, cumhuriyetin ilk çok partili seçimini hatıra getiriyor. Merhum dedelerimizin “rey” denince ilk aklına gelen, fakat fiyaskoyla neticelenen 1946 ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/modern-tarihimizin-ilk-tek-partisi.png"><img class="alignright size-full wp-image-12974" title="modern tarihimizin ilk tek partisi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/modern-tarihimizin-ilk-tek-partisi.png" alt="" width="400" height="162" /></a><span class="cap" title="İ">İ</span>leride, Cumhuriyet tarihinin dönün noktası olacak addedeceğimiz, hararetli bir referandum sürenci geride bıraktık. Bu oylama, önemi itibariyle, cumhuriyetin ilk çok partili seçimini hatıra getiriyor. Merhum dedelerimizin “rey” denince ilk aklına gelen, fakat fiyaskoyla neticelenen 1946 seçimlerini.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span id="more-12971"></span>Açık Oy Gizli Tasnif</strong><br />
Dedelerimizin kuşağı o günlerde bu seçimi “tarihi fırsat” olarak niteliyor, kendi lisanlarınca “mühim intihâb” (önemli seçim) diyorlardı. Zira ilk çok partili seçim olacaktı. Bu açıdan halk, memuruyla, işçisiyle, çiftçisiyle, söz konusu seçimlere yoğun katılım göstermişti.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Sandik-burda-secmen-yok.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12983" title="Sandik burda secmen yok" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Sandik-burda-secmen-yok.jpg" alt="" width="202" height="185" /></a> Ancak her daim topluma demokrasiyi bahşetmekle övünen zevat, bir cilve yaptı ve oyları kendi ters terazisiyle tarttı.  Sayımda açık oy gizli tasnif usulü uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İktidar Kendi Kendini Seçti</strong><br />
Sandık başına giden halk görevliye ve çevresine hangi partiye oy vereceğini açıkça gösteriyor, ancak ne garâbettir ki oyların tasnifi, Tek Parti azâlarından oluşan sandık kurulunca kapalı bir odada yapılıyordu. Sayımdan sonra ise oylar yakılıyor, böylece tahmin edilen sandık sonucuna halkın itiraz fırsatı kalmıyordu.  Neticede dedem neslinin “<strong>mühim intihâp</strong>” yakıştırması lafta kaldı. Evcilik oyununa dönem oylamada iktidar kendi kendini seçti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Modern Tarihimizin İlk Tek Partisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/19081.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12995" title="1908" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/19081.jpg" alt="" width="359" height="199" /></a>Aslında açık oy gizli tasnif yöntemi bir yerde pratik ve demokratik bir seçim sayılırdı. Zira İttihatçılar 1912 seçimlerinde işi kaba kuvvetle halletmişti. Birkaç yıl önce istibdat dedikleri, despot olarak niteledikleri Sultan Hamid’i hürriyet, eşitlik, adalet nidalarıyla, deviren İttihatçılar, 1912’de sandık kurulunca fikir değiştirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Oyları halktan neredeyse tekme-tokatla alıyor, muhalif adayların evlerini tutarak seçmene ulaşmalarını engelliyordu. Böylece bütün muhaliflerini tavsiye eden İttihat ve Terakki, modern tarihimizin ilk <strong>Tek Parti</strong>’si oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yüz Yıl Önceki Zihniyet</strong><br />
1912’den 46’ya, haleften selefe seçimlerde pek bir şey değişmedi. Halk sadece sandığa gitme tenezzül ve zahmetini gösterdi. Neyse ki değişen dünya konjonktürü bu madrabazlıkların kısmen de olsa önünü kapadı. Zira aradan 100 yıl geçmesine rağmen meşum zihniyetin olaya bakışında pek fark olduğunu söylenemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/1908-secimleri.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-12989" title="1908 secimleri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/1908-secimleri.jpg" alt="" width="595" height="286" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/modern-tarihimizin-ilk-tek-partisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiç Evlenmeyen Kadın Şairimiz Kimdi?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/hic-evlenmeyen-kadin-sairimiz-kimdi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/hic-evlenmeyen-kadin-sairimiz-kimdi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Oct 2010 09:13:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12930</guid>
		<description><![CDATA[


Osmanlı Son Dönemi Kadın Şairlerinden Nigar Hanım ve Yakınları


Gerek tarihimize ve gerekse de edebiyatımıza damgasını vurmuş bazı şahıslar vardır. Bu kişiler yaşadıkları hayat ile devirlerinde ve sonrasında birer cazibe merkezi olmasını bilmişlerdir. Tarihimizde edebiyat sahasına ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_12931" class="wp-caption alignleft" style="width: 346px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Osmanli-Son-Donemi-Kadin-Sairlerinden-Nigar-Hanim-ve-Yakinlari.jpg"><img class="size-full wp-image-12931 " title="Osmanli Son Donemi Kadin Sairlerinden Nigar Hanim ve Yakinlari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/Osmanli-Son-Donemi-Kadin-Sairlerinden-Nigar-Hanim-ve-Yakinlari.jpg" alt="Osmanli Son Donemi Kadin Sairlerinden Nigar Hanim ve Yakinlari" width="336" height="250" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Osmanlı Son Dönemi Kadın Şairlerinden Nigar Hanım ve Yakınları</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Gerek tarihimize ve gerekse de edebiyatımıza damgasını vurmuş bazı şahıslar vardır. Bu kişiler yaşadıkları hayat ile devirlerinde ve sonrasında birer cazibe merkezi olmasını bilmişlerdir. Tarihimizde edebiyat sahasına baktığımızda birçok şairin erkek olduğunu görürüz. Klasik Edebiyat dediğimizde ise akla ilk olarak Bâkiler, Fuzûliler ve Nedimler gelir. O dönemin sosyal yapısından olsa gerek, kadın şairlerimiz yok denecek kadar azdır. Bunlar arasında ismini bugüne kadar ulaştırmış, fakat çoklarınca unutulmuş bir kadın şairimiz vardır: <strong>Mihri Hatun<span id="more-12930"></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mihri Hatun, II. Bâyezid dönemi şairlerindendir. Osmanlı döneminde yetişen şairlerinin hayat hikayeleri hakkında bilgiler bulduğumuz “tezkire”lere müracaat ettiğimizde, Mihri Hatun’un Amasya’da doğduğunu öğreniyoruz. Kendisi dönemine nispeten elit bir ortamda büyümüştür. Babası, devrin hukuki işlerinden sorumludur ve “<strong>Bahayî</strong>” mahlası ile şiirler yazmaktadır. Belki de Mihri Hatun’un şiire merakı buradan gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sultan II. Bayezid, Amasya vilayetinde sancakbeyi iken Mihri Hatun’un kendisine takdim ettiği şiirlerden haberdar olmuş ve dönemin diğer erkek şairlerine yaptığı gibi Mihri Hatun’a pek çok ihsanda bulunmuştur. Çünkü Bayezid Han da bir şairdi ve “<strong>Adlî</strong>” mahlasıyla şiirler yazıyordu. Bu itibarla şairin ve şiirin kıymetini bilmekteydi. O döneme ait, sanat erbabına yapılan ihsanları gösteren bir <strong>in’âmât defterinde</strong> padişahın Mihri Hatun’a beş kez olmak üzere toplamda <strong>13.000 akçe</strong> gönderdiği kayıtlıdır. Bu nokta önemlidir ve o devirde şiire verilen değeri göstermesi bakımından dikkat çekicidir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_12937" class="wp-caption alignright" style="width: 160px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/2.Bayezid_Han.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-12937 " title="2.Bayezid_Han" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/2.Bayezid_Han-150x150.jpg" alt="2.Bayezid_Han" width="176" height="175" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">II. Bayezid Han</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: large;"><strong>Çok güzeldi fakat evlenmedi</strong></span></p>
<p>Mihri Hatun ömrü boyunca hiç evlenmemiştir. Kaynaklarda çok güzel olduğu yazılıdır. Buna rağmen bekârlığı tercih etmiştir. Kendisinin ismi tâ İstanbullardan duyulmuş ve Mihri Hatun’a çok sayıda talip çıkmıştır. Bunlar arasında paşalar, müderrisler gibi devrin ileri gelenleri yer almaktadır. Fakat o yalnızlığı tercih etti. Kimi zaman beşeri aşkı terennüm ettiği şiirlerinde bir sevgiliden bahsetse de bu, hayalî bir sevgiliden öteye geçmedi. Bazı zaman mısralarında kendisine taliplerin çıktığı şu şekilde de belirtmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aşk bâbında bizimle eyledi ol yâr bahs<br />
Can ile verdik cevabı itmedi tekrar bahs</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>(Aşk hususunda o sevgili bizimle bahse girdi, fakat samimi olarak verdiğimiz cevaptan sonra tekrar bu meseleden bahsedemedi bile.)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/ferman1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-12945" title="ferman" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/10/ferman1-300x283.jpg" alt="ferman" width="240" height="226" /></a>Neden evlenmediği üzerine şiirlerinde bir kayda ya da işarete rastlamadık. Bununla beraber tezkire kayıtları Mihri Hatun’un edep ve hayasının yüksekliğinden bahsederken, söz konusu durumu çok hoş benzetmelerle dile getirmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlardan biri şudur:<strong><br />
Açılmamış bir çiçek olarak Cennet bahçesine gitti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Diğer dikkat çeken benzetme ise;<strong><br />
Altın gerdanlıktan başka, hiçbir nesne boynuna kol salmamıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat tarihimiz açısından üzücüdür ki, böyle bir şairimizin varlığı ilk olarak Rus kadın Türkologu Maştakova tarafından dünyaya duyurulmuştur. Hatta ve hatta yakın bir tarihte <strong>Uluslar Arası Astronomi Birliği (IAU)</strong> tarafından <strong>Venüs</strong> gezegeni üzerinde keşfedilen bir kratere “<strong>Mihri Hatun”</strong> adı verilmiştir. Bu noktada büyük şairimizi rahmetle anıyor ve belki de daha o zamandan bugünleri gören Mihri Hatun’un şu mısrası ile yazımızı sonlandırıyoruz</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Erdi çün âb-ı hayâta Mihrî ölmez haşre dek</strong><em><br />
(Mihri ölümsüzlük suyuna kavuştu artık o, kıyamete dek ölmez.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/10/hic-evlenmeyen-kadin-sairimiz-kimdi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modernleşme Lale Devriyle Başladı</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/modernlesme-lale-devriyle-basladi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/modernlesme-lale-devriyle-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Jul 2010 16:15:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hattab</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Çağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12382</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı modernleşmesi tam olarak nedir? Modernleşme hareketleri neye dayanır, bu modernleşme mefhumu salt Batı taklitçiliği midir, Japon yahut Rus modernleşmesi bizim için model oluşturabilir mi, oluşturmalı mıdır?
Lale Devri olarak isimlendirilen devir Batıyı sadece kasırlar, eğlence, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Patrona-Halil.jpg"><img class="size-full wp-image-12513 alignleft" title="Patrona Halil" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Patrona-Halil.jpg" alt="" width="160" height="223" /></a>Osmanlı modernleşmesi tam olarak nedir? Modernleşme hareketleri neye dayanır, bu modernleşme mefhumu salt Batı taklitçiliği midir, Japon yahut Rus modernleşmesi bizim için model oluşturabilir mi, oluşturmalı mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Lale Devri olarak isimlendirilen devir Batıyı sadece kasırlar, eğlence, çırağan sefaları olarak algılamak mıydı? Aksine bilinçli bir yenileşmeden, revizyondan mı söz etmemiz gerekir? Soruları uzatmak mümkün. Ancak bunlara sağlıklı cevaplar verebilmek hiç de o kadar basit değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı modernleşmesini ele almak için nereye kadar gitmeliyiz? III. Selim ya da II. Mahmud’a değil, III. Ahmed saltanatına, 18. asrın başına gitmeliyiz. Bu devirde vezaret-i uzma makamını işgal etmiş Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın hayatını, faaliyetlerini incelemek modernleşme mefhumunu daha açık biçimde anlamamız için elzemdir.<span id="more-12382"></span></p>
<table class="shutter" style="width: 364px; height: 528px;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="bio_dig">
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000000;"><span style="background-color: #c0c0c0;"><strong><span style="font-size: small;">Nevşehirli İbraim Paşa ?</span></strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #c0c0c0;">&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;">Eski adı Muşkara olan Nevşehir&#8217;de tahminen 1073&#8242;te (1662) dünyaya geldi. İş bulmak için İstanbul’a geldi ve bir akrabasının yardımıyla 1689’da evvela sarayın Helvacılar ve daha sonra Baltacılar Ocağına girdi. Zamanla yükseldi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Birçok defa vezirlik teklifi aldığı halde kabul etmedi. Padişaha olan yakınlığını çekemeyenlerin çabaları sonucunda malları müsadere ettirilip saraydan uzaklaştırıldı. Birkaç yıl sonra tekrar İstanbul’a gelmeye muvaffak oldu. Sultan III. Ahmed bundan sonra İbrahim Efendi&#8217;yi yanından ayırmadı. Kendisini süratle terfi ettirdi. Sadrazam Şehid Ali Paşadan dul kalan kızı Fatma Sultan ile dünya evine soktu. Böylece İbrahim Paşa dâmâd-ı şehriyârî oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Avusturya ve Venedik ile savaşa son verecek mütarekenin görüşülmesi sırasında III. Ahmed&#8217;in ısrarı üzerine sadrazamlık teklifini kabul etti. III. Ahmed, diğer sadrazamlardan farklı olarak damadına kendi kullandığı tuğralı zümrüt mührü &#8220;mühr-i hümâyun&#8221; olarak vermişti.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nevşehirli Reformları </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Damad İbrahim Paşa daha çok içtimaî ve malî meselelerle uğraşmak istiyor, uzun yıllardan beri yenilgiyle biten savaşları unutturacak bir barış dönemini özlüyordu. Böylece  ilk iş olarak Avusturya ile savaşa son verilerek 1718&#8242;de Pasarofça Antlaşması imzalandı.</p>
<p style="text-align: justify;">İmar işlerine önem verdi, bazı tasarruf tedbirleri aldı. Ancak ülkenin sosyal sefaletini önleyecek ciddi tedbirler almak yerine daha çok zevk ve sefahat vesilesi olarak imar işine önem veren Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi&#8217;nin Paris&#8217;ten dönüşünde sunduğu sefâretnâmesinin de tesiri altında kalıp Fransa&#8217;dan getirtilen saray ve bahçe planlarına göre İstanbul&#8217;un çeşitli mevsirelerinde inşaata girişti; bilhassa Kâğıthane&#8217;yi <em>Versailles</em> ve <em>Fontainebleau</em>&#8216;ya benzetmek için uğraştı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Patrona&#8217;nın Patlattığı İsyan</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir taraftan siyasî olayların getirdiği sonuçlar, diğer taraftan iktisadî ve içtimaî meseleler, Damad İbrahim Paşa&#8217;nın günden güne yıldızının sönmesine sebep oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı adı verilen olayın içine sürüklendi. 1730&#8242;da patlak veren, bir bakıma halk ayaklanması sayılabilecek olaylar sonucunda III. Ahmed çok sevdiği damadı İbrahim Paşa ile onun damatlarını feda etmek mecburiyetinde kaldı. 1 Ekim 1730 sabahı sarayda öldürülen İbrahim Paşa&#8217;nın cesedi damatlarının cesetleriyle birlikte âsilere teslim edildi.</p>
<p style="text-align: justify;">İbrahim Paşa&#8217;nın cesedi İstanbul sokaklarında dolaştırılarak çeşitli hakaretlerden sonra paraçalanmış bir halde Sultanahmet Meydanı&#8217;nda  III. Ahmed Çeşmesi civarına terk edildi.  İbrahim Paşa&#8217;nın bu acınacak sonuna destanlar bile yazıldı:</p>
<table class="shutter" style="width: 693px; height: 111px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>Perşembe gün koptu büyük kıyamet<br />
Otaklarım cümle oldu harabe<br />
Leşimi çıkardı bilin araba<br />
Uryan Oldup kaldığıma yanarım</td>
<td>Varın söylen oğlum giysin karayı,<br />
Çırağlarım gitsin beni arayı<br />
Harâb olsun üsküdarın sarayı<br />
Düşmanlara kaldığıma ağlarım</td>
<td>İmdad edin bana kırklar yediler<br />
İbrahim Paşa&#8217;ya &#8220;maktûl&#8221; dediler<br />
Leşimi cümle köpekler yediler<br />
Namazınmın kılınmadığına ağlarım</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="shutter" style="width: 687px; height: 109px;" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>On üç yıldır bende ettim vezaret<br />
Bunca evkaaf yaptım ettim akaaret<br />
Lâyık mıdır bana bunca hakaaret<br />
Hakaaretle öldüğüme ağlarım</td>
<td>Yaşa Sultan Mahmud tahtında yaşa<br />
Fermanın yürüsün dağ ile taşa<br />
Öksüz kaldı oğlum Mehmmed Paşa<br />
Anın yetim kaldığına ağlarım</td>
<td><span style="color: #ffffff;">Yaşa Sultan Mahmud tahtında yaşa<br />
Fermanın yürüsün dağ ile taşa<br />
Öksüz kaldı oğlum Mehmmed Paşa<br />
Anın yetim kaldığına ağlarım</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Nizâm-ı Kadimden Nizâm-ı Cedid&#8217;e Doğru</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Pacha.jpg"><img class="size-full wp-image-12522 alignleft" title="Pacha" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Pacha.jpg" alt="" width="229" height="454" /></a>Hayat hikayesine baktığımızda İbrahim Paşa’nın iyi bir siyasetçi olduğunu anlıyoruz. Kendisine birkaç defa sadrazamlık teklifi yapılmış, lakin ortamı müsait bulmadığından kabul etmemiştir. Daha sonra ise bu teklifi kabul ettiği görülüyor. Ayrıca o, imparatorluğun içinde olduğu ekonomik, askeri ve siyasi buhranın  -bir nebze de olsa- farkında ydı. O sebeple sadrazam olunca savaşı devam ettirme taraftarı olmamış, bir barış yapılması için gerekli şartları sağlamaya çalışmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu sadece kasırlar inşa ettirmiş, laleler diktirmiş, zevk ve sefahat âlemlerine dalmış bir şahıs olarak tasvir eden kaynaklar vardır. Kısmen de doğrudur. Biraz israfı oldu diye İbrahim Paşa hakkında dedikodu yapılıyor. Problem şu ki; bu ‘yaptı’ lafı geniş zamana teşmil ediliyor, ‘yapılıyordu’ oluyor. Mesela vakanüvis diyor ki “Kuklacı Mustafa vardı. Birtakım şabıemret oğlanlarını kadın kılığına sokup milletin haremine, köşklere soktu, kadın çengi oldu. Sonunda rezalet anlaşılınca skandal çıktı, boşanmalar arttı”. Bu ‘oldu’ denen şeye oluyordu denirse yaşam tarzı için yanlış bilgi edinilir.  Bu, bir kere olmuş ki kaç kişiyi kapsadığı ise belli değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Keza tarihçi Şemdanizade&#8217;ye göre, <em>&#8220;Mirasyedi meşrep, gece ve gündüz zevk ve sürur icad edip halkı aldatacak şeyler lazımdır deyü bayramlarda meydanlara dönmedolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurup erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, hubbaz yiğitlere kadınları kucaklattıran, hoş-sada şarkılar söylettiren&#8221;; dahası Zülali Hasan Efendi&#8217;nin fingirdek hanımının göğsüne çil altınlar sokuşturan Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa bu nezahetin tadını kaçırmıştır.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Grand-vezier1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12527" title="Grand vezier" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Grand-vezier1.jpg" alt="" width="231" height="297" /></a>Damad İbrahim Paşa şüphesiz birtakım yeniliklere önayak olmuştur, ama onu da yenileşmenin tüm şubelerinin nüvesi saymak doğru değildir. Nitekim Tanpınar’ın da belirttiği gibi o “<em>ne bir yenileşme programını hazırlayabilecek kadar iradeli bir şahsiyetti, ne de devri buna müsaitti</em>”.  Bu itibarla batı ile bu ilk temas daha ziyade zevk ve sanat sahasında eser verir. Nasıl, Yirmisekiz çelebi sefaret heyetinin ve İstanbul’a gelen Madam Montagu gibi bazı seyyahların batıda bize uyandırdığı alaka yavaş yavaş Avrupa merkezlerinde Frenklerin “Turquerie” dedikleri bize ait bir zevk, giyim-kuşam, dekor ve zarafet modasını tesis ederse, İstanbul’da vezir Damad İbrahim Paşa’nın etrafında da ecnebi temasların verdiği yeni ve mukabil bir zevk oluşmaya başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Paşa’nın devrine baktığımızda, artık bazı şeylerin değiştiğini, yenileşme yolunda adımlar atıldığını müşahede ediyoruz. Nedir bunlar? Lale Devri’nin yeni bir kurum oluşturma açısından en çarpıcı başarısı, matbaanın kurulmasıydı. Matbuat on sekizinci yüzyıl başında Türkler için yabancı bir şey değildi. Tabii ki ilk matbaa Müteferrika  matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; ancak harfleri hakkıyla tanzim edilemediğinden devam ettirilememiştir. Düzenli çalışır halde ilk resmî matbaa, III. Ahmed devrinde Damad İbrahim Paşa’nın teşvikleriyle kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Ottomans.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12530" title="NPG 3797, The Audience of the Grand Signor (A Sultan of Turkey receiving a British Ambassador)" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Ottomans.jpg" alt="" width="281" height="169" /></a>Buna paralel olarak çeşitli tercümeler yapıldığını görüyoruz. Bunlar arasında İbn Haldun’un tarih bilimsel incelemesi Mukaddime, İbn Hallikan’ın biyografik eseri Vefayat’ın muhtasar bir versiyonu, Timur’un Tarih-i Timurlenk isimli biyografisi ve şair Nedim tarafından tercüme edilen ve en bilindik adıyla Müneccimbaşı tarihi denilen Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin dünya tarihi vardı. Ayrıca İbrahim Paşa tarafından Fransa’ya ilk daimi elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin görüşlerini sunduğu rapor da sathî olmasına rağmen önemlidir. Bunlar gösteriyor ki; Türkler, siyasi olarak elçiler göndererek ve dünyevi olarak tarihi inceleyerek bilinçli bir biçimde o dünyanın içindeki kendi yerlerini tanımlamaya çalışıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Damad İbrahim Paşa’nın sadrazamlık makamında bulunduğu devir Osmanlı için bir kabuk değiştirmenin başlangıcını ifade eder. Biz bunu minyatürde Levni’de, şiir ve edebiyat anlayışında Nedim’de, verdiği fetvalar ile yeniliklere bakış açısında Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi’de açık şekilde görürüz.Değişim normaldir, olağandır, hatta gereklidir. Osmanlı bir durağanlık içinde zaten değildi. Kuruluşundan yarım asır sonra Avrupa topraklarında sağlam bir biçimde ilerlemeye başlamış, Viyana önlerine kadar giderek Avrupa’nın içine yerleşmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Ottomans-vezirs2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12537" title="Ottomans vezirs" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Ottomans-vezirs2.jpg" alt="" width="265" height="381" /></a>Farklı din, dil, mezhep ve ırktan insanların barış içinde yaşamalarını sağlamıştır. Buna Pax Ottomana diyoruz. Pax Ottomana, Osmanlı’daki değişimi gösterir. Nasıl bir değişimdir bu? Fütuhat ile elde edilen yeni yerlerin, katı bir politika ile değil, oranın eski durumunu da göz önünde bulundurarak, oraya has bir yönetimin, vergilendirmenin yapılmasıydı bu değişim. Açıkçası yeknesaklık hüküm sürmemekteydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, klasik dönemdeki referanslar ile Lale Devri’ndeki referanslar artık değişmeye başlamıştır. Sesli olarak ifade edilmemiş olsa da “Kanun-ı Kadim”den “Nizam-ı Cedid”e bir yöneliş vardır. Bunun adı henüz bu şekilde konulmamıştır ama bunun habercisi olmuştur. İşte burada bilmemiz gereken bir şey var: Maalesef 18. asrı Türk insanı iyi etüd edip tam anlamadığı içindir ki 19. asırdaki değişmeyi emperyalist bir dayatma olarak değerlendirdi. Tıpkı dünyanın çeşitli ülkelerinin 19. Yüzyılda kolonyal istilayla değişmeye zorlanması gibi bir Osmanlı Devleti tarihi yazıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hissi tarihlerdir, ciddi tahlillerden uzaktır bunların ekserisi. Çünkü, biz 18. Asrı bilemedik. İmparatorluğun 16. Asrı muhteşem oluşundan, 19. Asrı hem bize daha yakın ve hem de çöküş asrı olduğundan bu asırlar üzerine epeyce çalışma yapıldı/yapılıyor. Ama 17 ve 18. Asırlar için bunu söyleyemiyoruz. 18. Yüzyılın dünyasında Osmanlı İmparatorluğu, değişen gelişen toplumlarla kavga etmek, direnmek zorunda olan bir toplumdur. Fransız İhtilali’nden önceki dünya yoktur artık karşılarında. Bu çok önemlidir ve bunu anlamıştır. Bunun adını da “Islahat” olarak koymuştur. Bu kelime 18. Yüzyıla ait bir kelimedir. Bu ıslahatı durgunluk içinde bir değişme olarak görüyor ama değildir. İnkılap lafını kullanmıyor, öyle bir durum yok zira ortalıkta. İhtilal Osmanlı için zaten kelime anlamıyla karışıklık fitne demek</p>
<p style="text-align: justify;">
<div id="bio_mavi" style="text-align: justify;">Bibliyografya:<br />
Mehmet İpşirli, “Lale Devri’nde Yenilikçe Bir Alim: Şeühülislam Yenişehirli Abdullah Efendi”, İstanbul Armağanı 4 – Lale Devri, Ed.: Mustafa Armağan, İstanbul 2000, s. 249; Ali Budak, “Osmanlı Modernleşmesi ve Edebiyat”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 18 (Ağustos 2007), s. 17; Mustafa Armağan, “Prof. İlber Ortaylı ile Konuşma: Bir Kabuk Değiştirme Dönemi”, İstanbul Armağanı 4 – Lale Devri, Ed.: Mustafa Armağan, İstanbul 2000, s. 62;  Necdet Sakaoğlu, “Osmanlı Marjinalleri: Hokkabazlar”, Popüler Tarih Dergisi, 1 (Haziran 2000), s. 56; Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 10. baskı, İstanbul 2003, s. 44; Ahmet Evin, İstanbul Armağanı 4 – Lale Devri, Ed.: Mustafa Armağan, İstanbul 2000, s. 48; M. Aktepe, “Nevşehirli İbrahim Paşa”, İA, c. 9, s. 235; M. Aktepe, “Damad İbrahim Paşa, Nevşehirli”, DİA, c. 8, s. 442; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. VI, s. 310; M. Aktepe, “Damad İbrahim Paşa, Nevşehirli”, DİA, c. 8, s. 441</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/modernlesme-lale-devriyle-basladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şehzade Selim&#8217;in Seferleri</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/sehzade-selimin-seferleri/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/sehzade-selimin-seferleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 07:35:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>muteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=12136</guid>
		<description><![CDATA[
Yavuz Sultan Selim babası Bayezid’in sancakbeyi olduğu Amasya’da 1470’te dünyaya gelmiş, 1512’de 42 yaşında çıktığı tahtta 8 sene hüküm sürmüş 1520 yılında “Şirpençe” denilen şarbon hastalığı dolayısı ile hayata gözlerini yummuştur.
O, 8 senelik kısa hükümdarlığı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_12139" class="wp-caption alignright" style="width: 267px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Selim-Shah.jpg"><img class="size-full wp-image-12139" title="Selim Shah" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Selim-Shah.jpg" alt="" width="257" height="305" /></a><p class="wp-caption-text">Şah Selim </p></div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="Y">Y</span>avuz Sultan Selim babası Bayezid’in sancakbeyi olduğu Amasya’da 1470’te dünyaya gelmiş, 1512’de 42 yaşında çıktığı tahtta 8 sene hüküm sürmüş 1520 yılında “<strong>Şirpençe</strong>” denilen şarbon hastalığı dolayısı ile hayata gözlerini yummuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">O, 8 senelik kısa hükümdarlığı esnasında Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye gibi üç büyük meydan savaşı sonrasında Orta Doğu’ya 4 asır sürecek bir düzen getirmiştir.  Bu yazıda Sultan Selim’in seferlerinden ziyade Şehzade Selim’in seferlerinden bahsedeceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Fatih Sultan Mehmed 1461’de Trabzon’u alarak bölgeyi Osmanlı idaresine katmıştı. Trabzon sancağına ilk olarak Şehzade Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Abdullah tayin edilmişti. Şehzade Abdullah, Fatih Sultan Mehmed’in vefat tarihi olan 1481’e kadar bu görevde kalmıştır. Şehzâde Abdullah’tan sonra Trabzon sancak beyliğine bu görevde 29 yıl kalacak olan Bayezid’in oğullarından Şehzade Selim atanmıştır.<span id="more-12136"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yavuz Selim’in şehzâdelik devri seferlerinin en meşhurları Gürcistan taraflarına yaptığı 3 sefer ve bunlardan özellikle 1508 yılında çıktığı Kutayis seferidir.Trabzon ile Kutayis mevkisinin kuş uçuşu mesafesi 280 kilometre olup sarp dağlar arasından geçen karayolu ile bu mesafe neredeyse ikiye katlanmaktadır ki bu rakamlar seferin ciddiyetini göstermek açısından mühimdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Gurcistan.gif"><img class="size-full wp-image-12143 alignleft" title="Gurcistan" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Gurcistan.gif" alt="" width="271" height="217" /></a>Gürcistan seferleri oldukça çetin şartlar altında gerçekleşmiştir. Bölgenin ne derece zorlu olduğunu Yavuz Selim devrinin tanınmış âlimlerinden Kemalpaşazade’den dinleyelim;</p>
<p style="text-align: justify;">“<em>Trabzon civarında olan küffar diyarına Gürcistan derler. İçi çalılık ve ormanlık, kenarı dağlık, yolları ve geçitleri zor ve dardır. Diğer bir kenarı ise geçilmesi pek güç dağlarıdır. Üzerinden kuş uçmaz, kolan yürümez. Tepelerden duman eksik olmaz. Bir tarafı da âdem zindanı gibi derin derelerdir ki içine cin peri giremez. Derinliğinden kimse haber veremez. Yakın zamanda oraya kimse saldıramamıştır. Eski çağlarda saldıranlar da bir iş elde edememişlerdir.</em>”</p>
<p style="text-align: justify;">Kemalpaşazade ilerleyen satırlarda bölgedeki Gürcü halkın savaşçılığından ve civar ahalilere korku saçtığından, Şah İsmail’in dahi “diş bilemesine rağmen” bölgede tutunamadığından bahsederek Şehzâde Selim’in giriştiği seferin ciddiyetinden dem vurmaktadır.</p>
<div id="attachment_12148" class="wp-caption alignleft" style="width: 209px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/shah-ismail.jpg"><img class="size-full wp-image-12148" title="shah-ismail" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/shah-ismail.jpg" alt="" width="199" height="268" /></a><p class="wp-caption-text">İsmail Şah</p></div>
<p style="text-align: justify;">Şehzâde Selim, Trabzon’dan yaptığı üç Gürcistan Seferi ile Gürcistan’ın bir kısmını hâkimiyeti altına almıştı.1499 yılında Acem diyarında yepyeni bir şahsiyet ortaya çıktı; Şah İsmail. İsmail 1499’da başladığı mücadele neticesinde İran’da Safevi devletini kurmuştu.Artık en mühim hedefi Osmanlı Türkiyesiydi. Bunun için II. Bâyezid’den çekinmeden Şiîliği “halife” adı verilen dâileri vasıtası ile Anadolu Türkleri arasında büyük isyanlara ve  göçlere sebep olacak derece de yaymaya çalışıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Padişahı II. Bâyezid karşısında yumuşak ve ılımlı bir politika izleyerek, O’na mektuplarında “baba” diye hitâbederek, Osmanlı ülkesinde bütün siyasi emellerini gerçekleştirmek isteyen ve adetâ riyakâr bir tavır sergileyen Şah İsmail’in yegâne endişesi ve kaygısı, başına bir kaç defa da problem açan, Trabzon Sancak Beyi Şehzâde Selim idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Şehzâde Selim Trabzon’da valiyken, İran’daki meydana gelen saltanat değişimini, Şah İsmail’in, karakter ve şahsiyetini, emellerini çok iyi biliyordu. Şehzâde Selim, Trabzon’dan yaptığı üç Gürcistan Seferi ile Gürcistan’ın büyük bir kısmını hâkimiyeti altına almıştı.</p>
<div id="attachment_12153" class="wp-caption alignright" style="width: 289px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/ismail-sah.jpg"><img class="size-full wp-image-12153" title="ismail sah" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/ismail-sah.jpg" alt="" width="279" height="293" /></a><p class="wp-caption-text">İsmail Şah</p></div>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca Anadolu’da Akkoyunlu Türkmen Devleti’nden Safevîlere geçen topraklarında bir kısmını ele geçirmişti. Bayburt, Erzincan, Kemah, İspir, Çemişgezek, gibi yerleri idaresi altına almıştı. Şah İsmail’in Dulkadırlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in üzerine giderken, yanında ağır olduğu için taşıyamayıp Erzincan’da toprağa gömdürmüş olduğu top ve cephanelere de el koymuştu. Bu duruma da çok sinirlenen İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın yanına asker katarak, Trabzon’a Selim üzerine gönderdi. Şehzâde Selim’de İbrahim Mirza’yı mağlup ederek, onu Trabzon’da hapsetti.</p>
<p style="text-align: justify;">Şah İsmail, kardeşi İbrahim Mirza’nın esareti üzerine, Erzincan’a kadar gelerek Erzincan Kalesini almak istemiş, fakat Şehzâde Selim, daha Safevî ordusu yolda iken haber alarak, yanında oğlu Şehzâde Süleyman ile birlikte güneye inerek, Trabzon’dan Erzincan’a gelmiş ve ansızın yaptığı bir gece baskını ile 1508 yılında, Şah İsmail’i bozguna uğrattı.Safevî Devleti hükümdarı Şah İsmail, Taşkent ile Diyarbakır arasında hükmederken, Trabzon Valisi Şehzâde Selim’e kardeşini esir verdiği gibi, kendisi de mağlup olmuştu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osmanli-Genislemesi-1301-1520.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12156" style="border: 1px solid black;" title="Osmanli Genislemesi 1301-1520" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/Osmanli-Genislemesi-1301-1520.jpg" alt="" width="279" height="256" /></a>Bu gelişmelerden şaşkına dönen Şah İsmail,  II. Bâyezid’e tehditler içeren bir mektup göndermiş ve kendisini, Akkoyunlular’ın meşru vârisi sayarak, Şehzâde Selim’in aldığı toprakları geri vermesini, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında bir savaş bulunmadığını, Şehzâde Selim’in Trabzon’dan alınarak cezalandırılmasını talep etmiştir. Şehzâde Selim, başta Erzincan olmak üzere, bu toprakların büyük dedesi Yıldırım Bâyezid Han devrinden beri, meşru Osmanlı toprakları olduğunu ileri sürmüş ise de, Divân-ı Hümâyun, Bayburt, Kemah, Erzincan ve İspir’in Safevîlere geri verilmesini Şehzade Selim’e emretmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Müneccimbaşı bu durumu Sahâifu’l-Ahbar isimli eserinde şöyle anlatır; “<em>Şehzâdelerden Sultan Selim Trabzon Eyaletine mutasarrıflar olub ekser-i evkaatda Gürcistânı gâret ü tahrîb ve Kızılbaşlar [Şahismail mensubu] ile ceng ü pürhâşdan hâlî değil idi. Hattâ Erzincan ve Bayburdu anlarun elinden aldı</em>&#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;<em>Sultan Selim Hanı itaatten hurûc ve dâ’vây-ı istiklâl etmek töhmeti ile ithâm ve bu dâ’vây-ı kâzibeyi müşârun ileyhi bilâ izin Gürcistâna etdüğü seferler ve Devlet-i Aliyye ile musâlaha üzere olan Kızılbaş tâifesi ile etdüğü cengler ile istişhâd etdüler. Osmanlı Sultanı (II. Bâyezid Han) Sultan Selim tarafına müekked “Emr-i âlî” ısdâr buyurdular ki “ancak Sancağunu muhâfazaya meşgul olub ziyâde tecâvüz eylemeye</em>”.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/selim-II.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-12158" title="selim II" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/07/selim-II.jpg" alt="" width="274" height="360" /></a>Şehzade Selim Gürcistan seferlerinden sonra elde edilen ganimeti 5’te 1’i hükümdarın hakkı olması usülden iken almamış ve tamamını askere dağıtmıştır. Daha sonra bir kısım askerine çok etkili bir konuşma yapmış ve onları Anadolu ile Rumeli’nin dört bir yanına dağıtmıştır. Selim Şah Göstermiş olduğu bu muvaffakiyetler halk arasında sarsılmaz bir itibar ve askeri zümrede büyük bir destek kazandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gürcistan taraflarına yaptığı kuvvetli akınlarda elde edilen başarılar halk nazarında geniş yankı bulmuş, Hopa’nın üzerindeki ve kuzeydoğusundaki 1441 metre yükseklikte bulunan dağa da, öteden beri halk arasında “Sultanselim Dağı”, denilmekteydi. Halk şehzadenin başarılarından ötürü “<em>Yürü bre Sultan Selim devran senindir</em>” diye türküler söylemeye başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısa zaman sonra şehzadeler arasında şiddetli bir taht mücadelesi başladı. Şehzade Selim’in Yeniçerilerin yoğun desteğiyle ve uzun uğraşlar neticesinde tahta çıkmasında Gürcistan taraflarında yaptığı fetihlerin ve Şah İsmail tehdidini erken fark edip onu engellemeye yönelik yaptığı girişimlerin büyük etkisi vardır. Şehzade Selim Sultan Selim olmuş ve 8 sene süren kısa saltanatında şaşırtıcı işler yapmış, adeta dünya tarihini yeniden yazmıştır.<br />
﻿</p>
<div id="bio_mavi" style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><strong>Bibliyografya</strong>: Yılmaz Öztuna, Yavuz Sultan Selim, BKY, İstanbul 2006.; Ahmet Şimşirgil, Birincil Kaynaklardan Osmanlı Tarihi Kayı III, KTB Yayınları, İstanbul 2009.; Yaşar Yücel, Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı, Fatih, Yavuz, Kanuni, TTK Basımevi, Ankara 1991.; Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim İle Kırım Hanı Mengli Giray ve Oğlu Muhammed Giray Arasında Geçen İki Konuşma,s.1-5.; Remzi Kılıç, Trabzon Valisi Şehzade Selim ve Faaliyetleri, s.1-17.</span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/07/sehzade-selimin-seferleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Seyyidler ve Şerifler</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 May 2010 19:47:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10578</guid>
		<description><![CDATA[


Resimde Elinde Kitap Tutan Rumeli Kadıaskerinin Yanında Nakibü&#8217;l-Eşraf Tasvir Edilmektedir


Altı asır boyunca Dünya tarihinin mukedderatında mühim bir vazifeyi hamleden  Osmanlı Devleti, gerek siyasi ve gerekse de bürokratik anlamda son derece  sistematik bir düzen ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10589" class="wp-caption alignleft" style="width: 401px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Resimde-Elinde-Kitap-Tutan-Rumeli-KadıaskerininYanında-Nakibül-Eşraf-Tasvir-Edilmektedir.jpg"><img class="size-full wp-image-10589        " title="Resimde Elinde Kitap Tutan Rumeli KadiaskerininYaninda Nakibul-Esraf Tasvir Edilmektedir" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Resimde-Elinde-Kitap-Tutan-Rumeli-KadıaskerininYanında-Nakibül-Eşraf-Tasvir-Edilmektedir.jpg" alt="Resimde Elinde Kitap Tutan Rumeli KadıaskerininYanında Nakibü'l-Eşraf Tasvir Edilmektedir" width="391" height="276" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Resimde Elinde Kitap Tutan Rumeli Kadıaskerinin Yanında Nakibü&#8217;l-Eşraf Tasvir Edilmektedir</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="A">A</span>ltı asır boyunca Dünya tarihinin mukedderatında mühim bir vazifeyi hamleden  Osmanlı Devleti, gerek siyasi ve gerekse de bürokratik anlamda son derece  sistematik bir düzen içerisinde varlığını devam ettirmiştir. Bu teessüsün iz  düşümleri, bugün yine yerli ve yabancı birçok araştırmacının dikkatini çekmektedir.  Akademik anlamda -az da olsa- son yıllarda müesseseler üzerine etraflı çalışmalar yapılmaktadır. Fakat nedense popüler mânâda Osmanlı Devlet düzeni anlatılmamakta yahut da ikinci plana itilmektedir. Binaenaleyh  imparatorluğu ayakta tutan dinamiklerin en önemli kolunu teşkilat sistematiği ile  müesseseler oluşturmaktadır. Öyleyse bu nokta önemlidir ve üzerinde durulmalıdır.  Biz bu yazımızda Osmanlı devlet ve toplum düzeninin ilgi çeken bir kolu olan Hazreti Peygamber’in torunlarını (seyyidler ve şerifler) ve bunlara nezaret eden  “Nakibü’l-Eşraflık” müessesesini ana hatlarıyla ele almaya çalışacağız.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-10578"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devleti’nin İslam hukuku etrafında icra edilen devlet düzenini  göz önünde bulundurduğumuzda, İslam geleneğinde Hazreti Peygamber’in  torunları olan Seyyid ve Şerifler ehemmiyeti haiz bir noktayı teşkil  etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç şüphe yok ki bir devlet için sahip olduğu müesseseler, o devletin yönetim ve idarî teşkilatı hakkında bize bilgi verir. Bu, ne derece düzenli olur ise, o anlamda adı geçen nizamı tahlil edebiliriz. Aynı zamanda müesseseler, geçmiş hükümranlıkların birer tercüme-i halleri gibi bu zamana akseder. Konuya başlamadan önce, yazımızın temelini teşkil eden birkaç terminolojik kelime üzerinde durmamız gerekecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Nakibü’l-Eşraflık kurumunun temelini oluşturan “Seyyid” ve “Şerif” tabirleri ne anlamlara gelmektedir ve hangi ıstılahî terminoloji içinde ele alınmalıdırlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10595" class="wp-caption alignright" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Mescid-i-Nebi.jpg"><img class="size-medium wp-image-10595" title="Mescid-i Nebi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Mescid-i-Nebi-300x224.jpg" alt="Mescid-i Nebi" width="300" height="224" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Mescid-i Nebi</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Seyyid:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Arapça’da “sâde” fiilinin masdarlarından biri “siyâdet”tir. Bu fiil “<em>büyük oldu</em>”, “<em>şerefli oldu</em>”, “<em>kavmine ve başkalarına seyyid oldu</em>” anlamlarına gelir.<sup> [<a href="http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/#footnote_0_10578" id="identifier_0_10578" class="footnote-link footnote-identifier-link" title="Şemseddin Sami, K&acirc;mus-ı T&uuml;rk&icirc;, I-II, İst, 1318, II, s.775.">I</a>]</sup>  Bu umumî anlamlardan başka, aynı kelime bir başka açıdan hususi bir mânâ da içermektedir. Bizim makalemiz boyunca zikredeceğimiz sözcük de bu anlama tekabül eder: Seyyid bu mânâsı ile Hazreti Peygamberi’in neslinden gelenlerin ünvanıdır ve ekseriyetle Hazreti Hüseyin’in torunlarına verilen bir sıfattır.</p>
<p style="text-align: justify;">Biri seyyid, biri şerif ana babaya sahip olan çocuğa “<em>Seyyid Şerif</em>” ünvanı verilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Seyyidetü’n- Nisa</em> (Kadınların Efendisi) Hazreti Fatma için kullanılan bir ünvandır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Şerif:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kelime, şimdiki zaman için “şerefli olan” demektir.  Şerif ünvanı ayırt etmek amaçlı kullanılır ise Hazreti Hasan’ın soyundan gelenleri ifade eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün de Peygamber Efendimiz, Hazreti Hasan için “<em>Allahım, ben onu seviyorum. Sen de onu sev ve onu sevenleri sev”</em>; Hazreti Hüseyin için ise “<em>Hüseyin bendendir, ben ondanım. Hüseyin’i seveni Allah sevsin</em>” buyurmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazreti Peygamber’in torunları olan seyyid ve şerifleri muhafaza eden bir müessese Osmanlı’dan önceki İslam devletlerinde de (Abbasi, Emevi, Gazneliler, Selçuklular…) farklı isimler altında mevcut idi. Netice itibariyle nikabet, yani Hazreti Peygamberin torunlarına göz kulan olan müessese Osmanlı hanedanına diğer devletlerden miras kalan bir değer olarak görülebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10605" class="wp-caption alignleft" style="width: 238px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Binlerce-el-yazması-kitabını-milletine-vakfeden-son-devrin-entelektüellerinden-Seyyid-Ali-Emiri-Efendi.jpg"><img class="size-medium wp-image-10605" title="Binlerce el yazmasi kitabini milletine vakfeden son devrin entelektuellerinden Seyyid Ali Emiri Efendi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Binlerce-el-yazması-kitabını-milletine-vakfeden-son-devrin-entelektüellerinden-Seyyid-Ali-Emiri-Efendi-228x300.jpg" alt="Binlerce el yazması kitabını milletine vakfeden, son devrin entelektüellerinden Seyyid Ali Emiri Efendi" width="228" height="300" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Binlerce el yazması kitabını milletine vakfeden, son devrin entelektüellerinden Seyyid Ali Emiri Efendi</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Osmanlı İlk Döneminde Seyyidlerin Durumu</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kuşkusuz Selçuklu Devleti’nin güç kaybetmeye başlamasıyla beraber, henüz bir beylik durumundan çıkmaya başlayıp, büyüyen Osmanlılar, zamanla ilim adamlarının da cazibe merkezi haline gelmeye başlamıştı. Nitekim Osman Gazi’den itibaren başlayan beylikten ayrılış, artık kendisini bir devlet düzenine doğru götürüyordu. Bu itibarla alimler, şeyhler ve  “sâdat-ı kiram” olarak tabir edebileceğimiz Hazreti Peygamber torunları, daha ilk hükümdarlardan itibaren görülmeye başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">, Selçuklu sultanı III. Keykubat tarafından Osman Gazi’ye gönderilen menşurun ortalarında seyyidlerle alakalı bazı ibarelere yer verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osman Bey’e tablhane ve sancakla gelen bir ikinci Türkçe menşurda da buna benzer tavsiyeler vardır: Feridun Bey’in münşeatında yer verdiği bu kısmı şu şekilde iktibas edebiliriz. Bu alıntıda özet olarak seyyidlerin tabiri yerindeyse, peygamberlik ağacının birer meyveleri oldukları ve onlara gereken hürmetin gösterilmesi gerektiği vurgulanmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sâdat-ı Izâm ki, semere-i şecere-i neseb-i Mustafavî ve netice-i mukeddemât-ı haseb-i Nebevî’dirler. Anları muazzez ve muhterem tutup, mezak-ı cânı anların riâyetleriyle şehdkâm ve revâk-ı revânı anların himayeti sebebi ile sidre-makâm edüp, i’zâz ve ikramlarını zahr-i ahret ittihâz eyleye…”<sup> [<a href="http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/#footnote_1_10578" id="identifier_1_10578" class="footnote-link footnote-identifier-link" title="Feridun Bey, M&uuml;nşe&acirc;t, I, s.58.">II</a>]</sup></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu müessese (Nakibü’l-Eşraflık) akademik anlamda etraflıca ele alınmamıştır. En azından M. Sarıcık’ın çalışmasında yer alan şu tespit, bizim için oldukça önem arz etmektedir. I. Murad Han zamanında bir şikayet üzerine sultan tarafından, Osmanlı tarihinden elde olan ilk belge hasebiyle seyyid ve şeriflerin vergi muafiyetine değinilmektedir. Mesele biraz uzun olduğu için alıntıya müracaat edecek vaziyette değiliz. Fakat hükümde belirtilen noktaları tahlil etmek, bizlere bir nebze yardımcı olacaktır kanaatindeyiz.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Seyyid Ali adında bir şahıs vergi vermesi için taciz edilmiştir. Yeniçerilerin hırpalaması neticesinde adı geçen kişi vefat etmiş ve Malkara’ya defnedilmiştir. Bu olay üzerine, söz konusu seyyidin oğulları, padişaha müracaat etmişlerdir. O zamana kadar vergi ve koyun hakkı vermediklerinden, kendilerinin de babaları gibi bu vergilerden muaf tutulmalarını istemektedirler. Buradan şu yargıya varabiliyoruz: Demek ki Murad Han zamanından önce de –sonraki dönemlerde de olduğu gibi- Osmanlı toprakları içinde meskûn bulunan seyyid ve şerifler vergilerden muaf tutulmakta idiler. Aynı zamanda vergi muafiyetinin nesilden nesile devam ettiğini anlıyoruz. Seyyidler Anadolu ve Rumeli ayrımı olmaksızın devletin muhtelif yerlerine dağılmışlardır. Nitekim adı geçen belgede de iskan olarak Malkara zikredilmektedir.</em></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10634" class="wp-caption alignleft" style="width: 217px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Yildirim-Bayezid.jpg"><img class="size-medium wp-image-10634" title="Yildirim Bayezid" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Yildirim-Bayezid-207x300.jpg" alt="Yildirim Bayezid" width="207" height="300" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Nikabet Müessesesi Yıldırm Beyazid Devrinde Resmi Olarak Kuruldu</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Müessese Ne Zaman Kuruldu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devleti’nde zamanla seyyid ve şeriflerin sayısındaki artış, bazı problemleri de beraberinde getirmiştir. Çünkü evlad-ı Resul’a karşı tanınan imtiyazlar oldukça önemlidir. Bunların başında vergilerden muafiyet gelmektedir. Yalnızca vergi bağlamında değil, padişahların da yaptıkları izzet ve ikramlar bunun devamıydı. Ayrıca az sonra göreceğimiz üzere, devlet büyüdükçe bu müessese de gelişme göstermiş, ihtiyaç halinde olan seyyid ve şerifler devlet hazinesinden de yardım görmeye başlamışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Padişahların seyyid ve şeriflere olan ikramından söz ettik. Bu ibare ilk dönem Osmanlı kroniklerinde yer almaktadır. Bunların başında Neşri gelmektedir. Cihan-nüma adlı eserinde bu mevzuya şöyle temas eder:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sultan II. Murad’ın her yıl kendi âdeti idi kim, olduğu şehirde bin flori seyyidlere kendi mübarek eliyle üleştirirdi(dağıtırdı). Her şehirde kim olurdı, atası, dedesi de (Çelebi Mehmed ve Yıldırım Bayezid Han) akça üleştirirdi. Bu dahi ziyadeler üleştirirdi.”</em><sup> [<a href="http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/#footnote_2_10578" id="identifier_2_10578" class="footnote-link footnote-identifier-link" title="Neşri, Kitab-ı Cihan-n&uuml;ma, I, K&ouml;ymen-Unat, 1987, s.186.">III</a>]</sup></p>
<p style="text-align: justify;">Resmi olarak bu müessesenin Yıldırım Bayezid döneminde kurulduğu belirtilmektedir. Bu vazifeye ilk tayin edilen şahıs ise, Hazreti Hüseyin’in soyundan olan ve Bağdadî ismiyle maruf <em>Seyyid Ali Natta</em>’dır. Bu kişi, Bayezid döneminde Bağdat’tan Bursa’ya hicret etmiş ve Nakibü’l-Eşraf tayin edilmiştir. Daha o zaman Seyyid ve Şeriflerin ön planda bulunduğu, Yıldırım Bayezid’in damadının <em>Emir Sultan </em>–ki o da Seyyid’tir-<em> </em>olması hasebiyle önem taşımaktadır.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10640" class="wp-caption alignright" style="width: 213px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/2.murad-han.jpg"><img class="size-medium wp-image-10640" title="2.murad han" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/2.murad-han-203x300.jpg" alt="2.murad han" width="203" height="300" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">II. Murad Han bizzat kendi eliyle Seyyidlere altın dağıtırdı</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Niçin Kuruldu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu müessesenin niçin kurulduğuna bakacak olursak, bunda şu ibarenin önemi büyüktür: “<em>Seyyid namında bazı ahdâstan nâ sâyestlerin vaz’sudur</em>”<sup> [<a href="http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/#footnote_3_10578" id="identifier_3_10578" class="footnote-link footnote-identifier-link" title="Sarıcık, Nakib&uuml;&rsquo;l-Eşraflık, s.74.">IV</a>]</sup> Yani seyyid olarak bilinen bazı birtakım gençler, toplumda hoş karşılanmayacak bazı uygunsuz hareketlerde bulunmuşlardır. Bunun üzerine devlet adamları böyle bir müesseseye ihtiyaç duymuşlardır. Nitekim onlar aynı zamanda İslam dinini tebliğ eden bir peygamberin torunları durumundaydılar ve bazı değerlerin mümessili konumdaydılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Nakibü’l-Eşraflık’ın teşekkülünde bir başka önemli etken de sahte seyyid ve şeriflerin zuhur etmeleriydi. Çünkü düşünüldüğünde evlad-ı Resul, gerçekten de önemli bir statü ve imtiyaz sahibi kimselerdi. Bununla beraber yukarıda da belirttiğimiz gibi vergilerden muaf bir konumda bulunmaktaydılar. Ayrıca padişah ve devlet hazinesinden gördükleri ihsan ve ikramlar da oldukça önemliydi. Bu sebeple aynı imtiyazlardan yararlanmak isteyen sahte sâdâtın (müteseyyidlerin) çıkma ihtimali yüksekti. Nakibü’l-Eşraflık ile seyyid ile müteseyyidlerin ayırt edilmesi sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık Osmanlı ülkesinde Sâdât’ın soy kütükleri <em>Nakib Efendi Ceridesi</em>’ne kaydediliyor, te’dibi lazım gelen seyyid ve şerifler, der-dest edilip Nikabet Dairesi’ne gönderiliyordu. Osmanlı, onlara olan şefkat ve merhametinden ceza tatbik olunmazdan evvel başlarındaki yeşil sarığı çıkartır, evvela salavat getirerek ve öperek bir kenara koyar, daha sonra ne lazım geliyorsa onu icra ederdi. Onların cezalarının tatbikinde böyle muamele görmelerinin yegâne sebebi, hiç şüphesiz Hazreti Peygambere ve onun iki torununa olan muhabbet ve edepti.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid ve şeriflerin temsilcisi ve çok sayıda evlad-ı Resul aynı zamanda ordu sefere gideceği zaman belli bir yere kadar merasimlere katırlırdı. Nitekim onların dualarının kabule şayan olduğu herkesce bilinirdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Nakibü’l-Eşraf’ın Katıldığı Törenler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Nakibü’l-Eşrafların (Seyyidlerin Reisi) teşrifatta ön plana çıktığı en önemli yerlerden biri padişahların cülus, yani tahta oturma merasimleri idi. Kılıç kuşanma töreninde seyyidlerin büyüklerinin ve Nakib’in bulunması Yıldırım Bayezid dönemine kadar uzanan bir gelenektir. II. Murad Han’a, Emir Sultan hazretleri kılıç kuşandırmıştır. Diğer Nakibü’l-Eşraf tarafından kılıç kuşanan padişahları ise şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<p style="text-align: justify;">1-      III. Ahmed Han</p>
<p style="text-align: justify;">2-      I. Mahmud Han</p>
<p style="text-align: justify;">3-      III. Mustafa Han</p>
<p style="text-align: justify;">4-      I. Abdülhamid Han</p>
<p style="text-align: justify;">5-      II. Mahmud Han</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca padişah, onların seyyidliğine ve ilmine hürmeten kendilerini ayağa kalkarak karşılardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlük hayatta seyyidler başlarına yeşil sarık sararlardı. Nitekim yeşilbaşlık, Osmanlı İmparatorluğu müddetince her zaman seyyidleri sembolize etmiştir. Hatta seyyid olmayanların bu şekilde başlarına yeşil sarmaları yasak idi. Çünkü toplum içerisinde tefrik edilebilmeleri için ilk İslam devletlerinden itibaren geçerli bir kanun olarak yeşil başlık giymek onların âdeti idi. Bu da devlet denetimde olmaktaydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10601" class="wp-caption alignleft" style="width: 309px;">
<dt class="wp-caption-dt"><strong> </strong><strong><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Seyyidleri-Tasvir-Eden-Bir-Minyatür.jpg"><img class="size-full wp-image-10601" title="Seyyidleri Tasvir Eden Bir Minyatür" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Seyyidleri-Tasvir-Eden-Bir-Minyatür.jpg" alt="Seyyidleri Tasvir Eden Bir Minyaür" width="299" height="171" /></a></strong></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Seyyidleri Tasvir Eden Bir Minyatür</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Ve Osmanlı&#8230;</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada Nakibü’l-Eşraflık’ın önceki devletlerden bir miras gibi Osmanlı’ya tevarüs ettiğini belirtirsek hata etmiş olmayız. Bununla beraber kendisine kalan bu mirası Osmanlı Devleti’nin layıkıyla muhafaza ettiğini de söylemekte bir beis görmüyoruz. Sanki seyyidler ve şerifler Osmanlı Devleti’nde ayrı bir itibarı temsil etmişler, bilhassa devletin başı olan padişahlar, Sâdât-ı Kiram’a hususi bir tazim ve muhabbet beslemişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazreti Peygamber’in torunlarına gereken saygıyı gösteren Osmanlı, onlar için hususi bir teşkilat yapılandırmış ve giyim kuşamlarını bile tanzim etmekten geri kalmamıştır. Bu durum ilk bakışta belki ilginç gelebilir. Fakat biraz düşünüldüğünde kıyafete bile dikkat olunmasının altında nice ince düşünceler mevcut olduğu fark edilecektir. Seyyid ve şeriflere has olan “başa yeşil sarma” ile onların toplum içinde ayırt edilebilmesi sağlanmış ve kendilerini ilk görüşte dahi tanıtma fırsatına imkan sağlanmıştır. Böylelikle onlara karşı vaki olabilecek herhangi bir hata veya kusurun önüne geçilmiştir. Ayrıca kendilerine tanınan vergi muafiyetinin, Sâdât’ın dünyevi geçimlerine katkıda bulunduğu bir gerçektir. Herhangi bir mesleğe mensubiyeti olmayanlar, devlet tarafında istihdam edilmiş ve rızıklarının temininde her zaman kolaylık yolu gösterilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin üzerinde çalıştığımız bir mühimme defterinde şu kayda rastladık. Padişah tarafından İstanbul’dan Mısır’a varıncaya kadar yol üzerindeki kâdılara vasıl olan bu hüküm, seyyid ve şeriflere gösterilen itibarın bir vesikasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Gurre-i Şaban/1001    Mahrusa-yı İstanbul’dan Mısır’a varınca yol üzerinde olan kadılara hüküm:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> Mekke-i Mükerreme şeriflerinden Seyyid Hasan, adamları ile beraber Mısır’a hareket etmiştir. Taht-ı kazalarına uğradıkça kendisine parası ile erzak ve sairenin(diğerlerinin) tedariki, menziller ve merhallerde(duracağı yerlerde) kendisine, adamlarına ve hayvanlarına herhangi bir zarar gelmemesinin temini hakkında.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Elde olan belgeler, kaynaklar ve vesikalar nispetinde bu durumun ilk padişahtan son padişaha kadar câri olduğunu söylemek, kuşkusuz onlar ve sultanlar için bir hakkı iade etmek olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;">
<ol class="footnotes"><li id="footnote_0_10578" class="footnote">Şemseddin Sami, Kâmus-ı Türkî, I-II, İst, 1318, II, s.775.</li><li id="footnote_1_10578" class="footnote">Feridun Bey, Münşeât, I, s.58.</li><li id="footnote_2_10578" class="footnote">Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma, I, Köymen-Unat, 1987, s.186.</li><li id="footnote_3_10578" class="footnote">Sarıcık, Nakibü’l-Eşraflık, s.74.</li></ol>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/osmanli%e2%80%99da-seyyidler-ve-serifler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuyucu Murat Paşa Kimdir, Kim Değildir?</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/kuyucu-murat-pasa-kimdir-kim-degildir/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/kuyucu-murat-pasa-kimdir-kim-degildir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 09:19:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10496</guid>
		<description><![CDATA[Her ilmin kendine ait bir metodoloji vardır. Bunlar arasında tarihi de saymak artık bir zaruret halini almıştır. Nitekim tarih ilmi, yalnızca savaşların ve ardından imzalanan barışların zamanlarını bilmekten ibaret değildir. Bunun yanında yaşanan hadiseler üzerinden ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_10503" class="wp-caption alignright" style="width: 250px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Kuyucu-Murat-Pasa.jpg"><img class="size-full wp-image-10503" title="Kuyucu Murat Pasa" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Kuyucu-Murat-Pasa.jpg" alt="Kuyucu Murat Pasa" width="240" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Kuyucu Murat Paşa</p></div>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="H">H</span>er ilmin kendine ait bir metodoloji vardır. Bunlar arasında tarihi de saymak artık bir zaruret halini almıştır. Nitekim tarih ilmi, yalnızca savaşların ve ardından imzalanan barışların zamanlarını bilmekten ibaret değildir. Bunun yanında yaşanan hadiseler üzerinden tahlil ve sentez yapabilmek –fakat belli kalıpları kırıp, tarafsız yaklaşabilmek şartıyla- son derece önemlidir. Bizde “Celali İsyanları veya Fetreti” olarak bilinen ve bu isyanlar esnasında faal bir rol oynayan Kuyucu Murat Paşa, çoğu zaman belli ideolojiler çerçevesinden ele alınmış ve aslında olduğundan çok daha farklı bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Fakat bu noktada akla şu soru gelmektedir: Acaba manzara zannedildiği gibi midir ve Paşa’nın yaptıkları sadece keyfi bir idarenin neticeleri midir?</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-10496"></span></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10508" class="wp-caption alignleft" style="width: 243px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Devlete-isyan-Eden-Celaliler1.jpg"><img class="size-medium wp-image-10508" title="Devlete isyan Eden Celaliler" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Devlete-isyan-Eden-Celaliler1-233x300.jpg" alt="Devlete isyan Eden Celaliler" width="233" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Devlete isyan Eden Celaliler</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devleti’nde yaşanan bazı hadiseler, yapısı itibariyle hassasiyet arz eder. Bunların başında “kardeş katli” mevzusu gelir. Bunun gibi imparatorluğun en sıkıntılı dönemlerine tekaddüm eden bir zamanda ortaya çıkan Celali ayaklanmaları da söz konusu gruba dahil edilmelidir. Peki imparatorluğa ısyan eden bu kişiler kimdi ve neden bunlara Celali denmektedir, önce onu ele alalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı sultanları, devlet menfaatine çalışan imtiyazlı şahsiyetlere hak ettikleri değeri her zaman göstermeye çalışmışlardır. Söz konusu şahıslardan bir tanesi de etrafına topladığı müritleri ile tanınan ve sevilen Safiyüddin-i Erdebelî’dir. Bundan sonra gelen kişiler için de, -hallerini değiştirmediği sürece- söz konusu imtiyazlar devam etmiştir, tâ ki Şeyh Cüneyd’e kadar. Şeyh Cüneyd ile Anadolu’da teşekkül eden fikrî ve itikadî ayrılıklar bir zaman sonra Şah İsmail ile şahikaya ulaşmış, nitekim Yavuz Sultan Selim zamanında (1514) bu ihtilaflar bir müddet sükun bulmuş ise de, daha sonra 1519’da mehdilik iddiası ile ortaya çıkan Bozoklu Şeyh Celal, etrafına topladığı kişiler ile Ankara üzerine yürümüştür. Bu ayaklanma da Şahsuvaroğlu Ali Bey’in müdahalesi ile yatıştırılmıştır. İşte bundan sonra tarihçiler, Anadolu’da çıkan isyanlara Bozuklu Celal’in adına nispeten <em>Celalilik</em>, bu ısyanı çıkaranlara da <em>Celalî </em>demişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">17. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu sıkıntı günler yaşamaya başlamıştır. Nitekim Batıda Avusturya ile uzun süredir</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10500" class="wp-caption alignright" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Donemi-Tasvir-Eden-Bir-Gravur.jpg"><img class="size-medium wp-image-10500" title="Donemi Tasvir Eden Bir Gravur" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Donemi-Tasvir-Eden-Bir-Gravur-300x221.jpg" alt="Donemi Tasvir Eden Bir Gravur" width="300" height="221" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Dönemi Tasvir Eden Bir Gravür</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">savaşılmaktadır. Doğuda ise bu durumdan istifade etmek isteyen Safevileri görüyoruz. Safeviler fırsat buldukça Osmanlı topraklarına saldırmakta, aynı zamanda “düşmanın düşmanı dostumdur” fehvasınca hareket ederek, benimsedikleri dinî saplantılarını –Şii propagandacılar vasıtası ile-  Anadolu’ya yaymaktaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Anadolu tam bi kaos içindeydi. Haçova Savaşı’na katılmaları emredildiği halde, savaştan kaçarak tam bir korkaklık gösteren bir takım sipahi grupları, bu kez Anadolu’da yiğitlik(!) göstermeye başlamış, gerek dağa çıkmak suretiyle ve gerekse de İran desteği ile eşkıya gerillaları meydana getirmişlerdi. Halkın malına, ırzına ve canına zorla tecavüz etmeye başlayan bu Celali grupları Anadolu’nun belli başlı bölgelerinde toplanmıştı. Bunların başında Karayazıcızade Abdülhalim, Canpolatoğlu, Kalenderoğlu, Meymun, Muslu Çavuş gibi kişiler gelmekteydi. Abdülhalim etrafındakiler ile Sivas’tan Urfa’ya kadar uzanan topraklarda adeta saltanatını ilan etmiş ve hatta civar vilayetlere “Halim Şah Muzaffer Bada” ibareli tuğralı fermanlar bile göndermişti. Anadolu halkı önüne geçilmesi zor bir baskı altındaydı. Kimi çocuklar zorla ailelerinden kaçırılıp dağa kaldırılıyor, evlere hunhara baskınlar yapılarak halka zulmediliyor, öldürülüyor, eşyaları yağmalanıyordu.  Ve işte bundan sonra Kuyucu Murat Paşa ortaya çıkıyordu.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10502" class="wp-caption alignleft" style="width: 256px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Kuyucu-Murat-Pasa-nin-Restore-Ettirdigi-Selcuklulardan-Kalam-Alaeddin-Camii.jpg"><img class="size-medium wp-image-10502" title="Kuyucu Murat Pasa nin Restore  Ettirdigi Selcuklulardan Kalam Alaeddin Camii" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Kuyucu-Murat-Pasa-nin-Restore-Ettirdigi-Selcuklulardan-Kalam-Alaeddin-Camii-246x300.jpg" alt="Kuyucu Murat Pasa nin Restore Ettirdigi Selcuklulardan Kalam  Alaeddin Camii" width="246" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Kuyucu Murat Pasa&#8217;nın Restore Ettirdiği Selçuklulardan Kalan Alaeddin Camii</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Neden Kuyucu?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yaptığı çeşitli devlet görevlerinden sonra Avrupa’daki savaşların bir çözüme bağlanması sebebiyle o bölgeye yollanan Murat Paşa, 1606’da Zitvatorok anlaşmasını imzaladıktan bir müddet sonra İstanbul’a çağırılmış ve artık büyük bir problem haline dönüşen Celali isyanlarını bastırması için padişah tarafından tam salahiyetle görevlendirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Murat Paşa 1585 senesinde Safevilere karşı yapılan Tebriz seferinde, atı ile savaş meydanındaki kuyuya düşmüş ve düşman tarafından esir edilmişti. Safeviler elinde rehin kalan paşa, 1590’da imzalanan anlaşma ile serbest bırakılmıştı. İşte Murad Paşa’ya Kuyucu sıfatı verilmesindeki birinci etken, savaş meydanındaki kuyuya atıyla düşmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim yıllarca bu sıfat kendisinde kalmıştır. İkinci rivayet ise Anadolu’da ektikleri fitne ve fesat tohumları ile devlete ve tebaaya büyük zararları dokunan âsilerin işini gördükten sonra kuyuya doldurmasıdır. Bu ikinci rivayetin de doğru olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim hukuken devlete “âsi ve bâgi” olan ve on binlerce insanın ölümüne sebep olan bu kişiler için değil defin işlemi yapılması, yıkanıp kefenlenmesi bile uygun görülmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk dönem tarih kroniklerine baktığımızda Paşa için kimi zaman aşırı ithamlar olduğu söylenir. Fakat bunun yanında kendisi için “yapılması gerekeni yaptığı” tespiti hep görmezlikten gelinir. Örneğin Peçevi Tarihi’nde paşa için asileri murdar gibi kuyulara doldurttuğu belirtildikten sonra “<em>Cesaretli, gayretli, saltanatın namusunu korumakta çok gayretli, bir devlet sahibi idi”</em> denilmektedir.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10501" class="wp-caption alignright" style="width: 235px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/isyanar-Bastiran-Murat-Pasa-nin-iktidara-Gelmesinde-Onemli-Bir-Rol-Oynayan-Buyuk-ilim-Adami-Sunullah-Efendi.jpg"><img class="size-medium wp-image-10501" title="isyanar, Bastiran  Murat Pasa   nin iktidara Gelmesinde Onemli Bir Rol Oynayan Buyuk ilim  Adami   Sunullah Efendi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/isyanar-Bastiran-Murat-Pasa-nin-iktidara-Gelmesinde-Onemli-Bir-Rol-Oynayan-Buyuk-ilim-Adami-Sunullah-Efendi-225x299.jpg" alt="isyanar, Bastiran Murat Pasa nin iktidara Gelmesinde Onemli Bir    Rol Oynayan Buyuk ilim Adami Sunullah Efendi" width="225" height="299" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">İsyanı bastıran Murat Pasa&#8217;nın iktidara Gelmesinde Önemli Bir Rol Oynayan Büyük ilim Adami Sunullah Efendi</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Olayı ideolojik saplantılar perspektifinden tahlil etmeye çalışanları bir kenara koyacak olursak, hemen hemen bütün muteber kaynak ve biyografiler onun devleti adına çok büyük hizmetler gördüğünde ve hatta Anadolu’da dağılan birliği yeniden kurduğunda müttefiktir. Paşa, devrin padişahı I. Ahmed Han tarafından büyük iltifatlara kavuşmuş, bir kangren haline dönüşen isyankârları, bütün bir vücuda (imparatorluğa) sirayet etmeden ber-taraf etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine ilk dönem kroniklerde onun “<em>Merd-i mülhid (dinden çıkan) tövbekar olmaz</em>” düsturuyla hareket ederek çok sıkı tedbirler aldığı belirtilir. Bunun yanında bu kaynaklardan Naima’yı, Peçevi’yi, Zübdet’üt-Tevarihi’i, Solakzade’yi Kirkor’u tam manasıyla okumayıp, sadece işine gelen tarafları alarak delil olarak sunmak, ilmi bir yaklaşım olmadığı gibi, o döneme olan vukufiyetin de ne kadar zayıf ve eksik olduğunu gösterir. Kaldı ki, uç birer örnek olarak gösterilen ve düşünüldüğünde bile sadece bir fanteziden yahut bilmem kaçıncı ağız rivayetten öteye gidemeyecek olan hadiseleri kritik etmeden ve yorumlamadan sindirmek, tarih metodolojisine de ters düşmektedir. Bütün bunlardan sonra Celali ayaklanmalarının Osmanlı İmparatorluğu’na getirdiği zararları birkaç kısa madde halinde sıralayıp yazımızı sonlandıralım.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #800000;"><strong>Neticeler</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">1) On üç, on dört sene devam eden Celâlî şakaveti dolayısıyla; Suriye, Irak ve Anadolu âdeta elden çıkmış gibi bir vaziyete gelmişti. Asayiş kalmamış, ticaret durmuş ve iktisadî durum çok gerilemişti. Nitekim tarihçi Hammer, Avusturya savaşının devlete Celâlî fetreti derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10504" class="wp-caption alignright" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Pasa-nin-Antalya-da-Yaptirdıgı-Camii.jpg"><img class="size-medium wp-image-10504" title="Pasa nin Antalya da  Yaptirdıgı Camii" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/05/Pasa-nin-Antalya-da-Yaptirdıgı-Camii-300x211.jpg" alt="Pasa nin Antalya da Yaptirdıgı Camii" width="300" height="211" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Paşa&#8217;nın Antalya&#8217;da Yaptırdığı Camii</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">2) Celali isyanlarının yıkıcı faaliyetleri, 1603’ten sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu sıralarda Ankara’dan başlayarak, Afyon, Kütahya, Isparta, Kastamonu, Amasya, Tokat, Malatya, Harput, Maraş, daha pek çok şehir ve kasaba büyük felâketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler, hanlar, dükkanlar hattâ mescid ve medreseler, âsilerin çıkardıkları yangınlarda harap oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">3) Bu yıllarda köylü halk, kasaba ve şehirlere kaçtığından, tarlalar ekilmez oldu. Ticaret durduğu gibi Anadolu’da büyük bir kıtlık baş gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">4) Sadrazam Kuyucu Murad Paşa, İran üzerine yürüyeceği halde Celâlî isyanlarının bir kangren hâlini alması yüzünden dört yıl boyunca âsilerle uğraştı. Bunu fırsat bilen İran şahı I.Abbâs, bir taraftan Celalilere destek sağlarken, diğer yandan Osmanlı hâkimiyeti altındaki Şirvan, Şemahi ve Gence kalelerini ele geçirdi. Daha sonra Kuyucu Murad Paşa 1610 yılında çıktığı İran seferinde bu kaleleri geri aldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/05/kuyucu-murat-pasa-kimdir-kim-degildir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Osmanlı Elçisi, Fransa’da İşte Böyle Karşılandı!</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-osmanli-elcisi-fransa-da-iste-boyle-karsilandi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-osmanli-elcisi-fransa-da-iste-boyle-karsilandi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 21:18:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=10212</guid>
		<description><![CDATA[


Fransa &#8211; Toulouse Şehri


Altı asır boyunca üç kıta, yedi iklimde at koşturan, ilmî alanda da kalem  oynatan Osmanlı Devleti, bugünkü onlarca ülkenin yöneticisi konumundaydı. Bir uç beyliği iken, sahip olduğu gaza ruhu ile topraklarını ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10218" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Fransa-Toulouse_2.jpg"><img class="size-medium wp-image-10218" title="Fransa Toulouse" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Fransa-Toulouse_2-300x198.jpg" alt="Fransa_toulouse_sehri" width="300" height="198" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Fransa &#8211; Toulouse Şehri</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="A"><span>A</span></span>ltı asır boyunca üç kıta, yedi iklimde at koşturan, ilmî alanda da kalem  oynatan Osmanlı Devleti, bugünkü onlarca ülkenin yöneticisi konumundaydı. Bir uç beyliği iken, sahip olduğu gaza ruhu ile topraklarını kısa zamanda  genişletmiş ve belki Osman Gazi’nin bile hayal edemeyeceği yüksekliğe kavuşmuştu.  Klasik dönem olarak adlandırabileceğimiz, kuruluşundan üç asır sonraya kadar  uzanan devre, Osmanlı’nın en ihtişamlı dönemidir. 17. asrın ortalarından  itibarendir ki, artık bellik başlı çözülmeler kendisini göstermiş ve nihayet  müteakip yüzyıllardan sonra devlet, kendisine artık bir çeki düzen vermesi  gerektiğini anlamıştır. <span id="more-10212"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer şartlar müsait olursa bir başka yazıda, bu iç  dinamiklerde meydana gelen aksamaları, o dönemin eserlerinden yola çıkarak tespit  etmeye çalışalım, fakat şimdilik biz bu yazımızda bir Osmanlı elçisinin  Paris’te yaşadığı biraz enteresan, biraz da eğlenceli gözlemlerini paylaşmak  istiyoruz.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10217" class="wp-caption alignright" style="width: 226px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sultan-3.-Ahmed.jpg"><img class="size-medium wp-image-10217" title="Sultan 3.Ahmed" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sultan-3.-Ahmed-216x300.jpg" alt="Sultan 3. Ahmed" width="216" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Sultan 3.Ahmed</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">28 Çelebi Mehmed, III. Ahmed Han zamanında yaşamıştır. Yeniçeri ocağında  yetişmiş ve sahip olduğu istidat ile kısa zamanda yükselmiştir. Gençliğinde,  yeniçeri ocağında iken 28. ortaya mensup olduğu için, bu rakam kendisinde âdeta  bir sıfat olarak kalmıştır.  Ve nihayet aradan geçen bazı görevlerden sonra  1720 senesinde, devlet tarafından Fransa’ya gönderilmekle vazifelendirilir.  Amaç oranın yöneticileri ile siyasi ve aynı zamanda dostluğu pekiştirici müzakerelerde bulunmaktır. Sefer dönüşünde aldığı notları “Paris  Sefaretnamesi” adı altında devrin padişahı ve sadrazamına takdim etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aylar süren  bu yolculuğun, İstanbul’dan kendilerine tahsis edilmiş bir Fransız ticaret kalyonu ile 1720 senesinde başladığını şu cümlelerle anlatır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu hakîr-i pür-taksîr Devlet-i Aliyye-i ebed-peyvend cânibinden, Fransa  padişahına elçi tayin olunmağla Fransa elçisi tarafından bezirgan kalyonlarından  bir Fransız sefinesi verilip, sene-i mezbure Zilhiccesi’nin dördüncü isneyn  günü ki, yevm-i mezburede sefineye süvâr ve ol gün hengâm-ı mağribde sevb-i  maksûda bâdbân-ı güşâ-yı azîmet olduk.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Biz bundan sonraki metin alıntılarımızı, Abdullah Uçman’ın  sadeleştirmelerinden yola çıkarak yapacağız.</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10216" class="wp-caption alignleft" style="width: 260px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sefaretnamenin-bir-nushası-kendisine-de-takdim-edilen-devrin-sadrazam-Damat-ibrahim-Pasa.jpg"><img class="size-medium wp-image-10216" title="Sefaretnamenin bir nushası kendisine de takdim edilen devrin sadrazam, Damat ibrahim Pasa" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Sefaretnamenin-bir-nushası-kendisine-de-takdim-edilen-devrin-sadrazam-Damat-ibrahim-Pasa-250x300.jpg" alt="Sefaretnamenin bir nushası kendisine de takdim edilen devrin sadrazam, Damat ibrahim Pasa" width="250" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Sefaretnamenin bir nushası kendisine de takdim edilen devrin sadrazam, Damat İbrahim Paşa</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">Çelebi ve  ekibi kırk günden fazla süren bu deniz yolculuğundan sonra Fransa’nın  güney kıyısına ulaşırlar. Bugünkü Toulan bölgesine çıkan ekip, bölgede yaygın  olan bir veba salgını ile karşılaşır. Aynı zamanda yazar, “karantina”  kelimesini ilk defa burada duyar. Bölge görevlileri tarafından oldukça güzel şekilde karşılanan elçilik heyetinin yaşadıklarını Çelebi’nin ağzından  dinleyelim:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Tulon şehrine  geldik. Nazarto limanından demirleyip, on bir adet selam topu attık. Çevredeki kalelerden ve limanda bulunan burçlardan atılan üç yüz adet  topla hem bizi karşıladılar, hem de ortalığı şenlendirdiler. Top atışı bitince,  bölgenin liman idarecisi tarafından, sandal içinde bir kaptan geldi. Kalyonumuza  yakın bir yerde durup, selam vererek hal ve hatırımızı sordu: “Hoş geldiniz,  safa geldiniz!” Günlerden beri uğurlu gelişinizi bekliyorduk” diyerek  memnuniyetini belirtti.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Henüz ayak  bastığımız bu şehirde veba hastalığı salgın halinde olduğunda, halk dışarıdan gelenlere uzun süre yanaşmayıp, onlarla herhangi bir  münasebette bulunmaksızın konuşup, sohbet ediyorlarmış. Bizim buraya ayak bastığımız  sırada takdir-i ilahi neticesinde Marsilya’da büyük bir veba salgını çıkmış ve  aşağı yukarı seksen bin kişi ölüp gitmiş. Salgın Provanca şehrine de yayılmış.  Tulon da buraya bağlı olduğundan, halk hastalığın kendilerine de bulaşacağı korkusuyla, yabancılara otuz-kırk gün geçmeden yanaşmıyordu. Bu ayrı  durma günlerine Nazarto’da “Karantina” diyorlar.</em></p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10213" class="wp-caption alignright" style="width: 260px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/28-Celebi-Mehmed.jpg"><img class="size-medium wp-image-10213" title="28 Celebi Mehmed" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/28-Celebi-Mehmed-250x300.jpg" alt="28 Celebi Mehmed" width="250" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">28.Çelebi Mehmed</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">İlerleyen günlerde  yavaş yavaş Paris’e yakalaşan heyete, Fransızlar tarafından yapılan karşılamalar oldukça ilginçtir. Özellikle halk, yüzyıllardan beri adını duydukları, fakat bir türlü göremedikleri “Osmanlıları” çok merak  ediyordu. Nitekim ileride de değineceğimiz üzere özellikle Fransız kadınları, bu  Osmanlı erkeklerini görebilmek için adeta merasimler düzenlemektedir. Fransa’nın  bugünkü Toulouse şehrine gelindiğinde yine halkın heyecanlı bakışlarıyla  karşılaşırlar:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Biz kanal yoluyla gelirken, halk bizi seyredebilmek için zaman zaman  olağanüstü denebilecek çaba harcıyordu. Öyle ki, geçtiğimiz bazı yerlerde, sırf  bizi görebilmek için dört-beş saat uzaktan gelenler vardı. Bunlar Kanal  boyunca dizilmişlerdi; birbirlerinin önlerine geçebilmek için itişip kakışmadan  suya düşenler bile oluyordu. Hatta Yers şehrine geldiğimizde kalabalık o  haldeydi ki, askerle müdahale etmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu ara kazarâ bir  asker, seyircilerden birini yaralamıştı. Bunun üzerine adamın kardeşi de askeri vurmuştu!</em></p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü üzere  Çelebi Mehmet ve maiyeti, Fransa’da her kaldığı konak ve menzilde  olağan üstü denebilecek izdihamlara şahit olmaktadır. Bu durum, kralla  karşılaşıncaya kadar devam etmiştir. Ve hatta diyebiliriz ki, kral ve devlet adamları  ve onların aileleri bu Osmanlı heyetini son derece merak etmektedir. Kimi  zaman bugünün zaviyesinden baktığımızda garip ve belki de komik  diyebileceğimiz tekliflerde bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de heyetin yemek yerkenki halini  merak eden soylu kadınların, vasıtalı bir şekilde kendilerini izlemek için izin istemesidir. Şu an itibariyle zaman ve zemin müsait olmadığı için bu  kısmı bir dahaki yazımıza bırakalım ve elçilik heyetinin Paris’e gelinceye  yaşadığı bir iki merasimi daha paylaşarak satırlarımıza son verelim:</p>
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_10214" class="wp-caption alignleft" style="width: 232px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bugunku-Toulon-Sehrinden-Bir-Gorunus.jpg"><img class="size-medium wp-image-10214  " title="Bugunku Toulon  Sehrinden  Bir Gorunus" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Bugunku-Toulon-Sehrinden-Bir-Gorunus-300x199.jpg" alt="Bugunku Toulon Sehrinden Bir Gorunus" width="222" height="146" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Bugünkü Toulon Şehrinden  Bir Görünüş</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;"><em>Fransa’ya ayak  basışımızdan beri birçok şehir ve kaleye uğruyorduk. Bunların hemen hepsinde, tâ bir saatlik mesafeden atlılar karşılıyor, şehre girince de  misafir kalacağımız eve gelinceye kadar alaylar düzenliyorlardı. Halk, vilayet konsolosları ve şehrin ileri gelenleri ellerinde meyve ve şekerlemelerle  gelir, gelişimizi kutlarlardı. Kadın ve erkeklerden oluşan halk, şehir ve kale  yollarında öyle büyük kalabalıklar meydana getiriyorlardı ki, ben ‘herhalde  gideceğimiz şehrin hemen bütün insanları buraya toplanmış, şehirde hiç kimse kalmamış’  sanırdım. Misafir kalacağımız eve girdiğimizde de bizi görmek isteyen halkın  hücumunu askerler bile önleyemiyordu. Zaman zaman karışıklıktan sıkışıp, feryat  edenler bile oluyordu. Bazı kadınlar ise yanımıza izdiham dolayısıyla bayılmış  olarak getirilmişti. Halkın bazısına dikkat ettim, bin bir güçlükle, üç dört  defa yanımıza girdiklerini gördüm. Biz ise onların bu iştiyaklarını sadece hayranlıkla seyrediyorduk&#8230;</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-osmanli-elcisi-fransa-da-iste-boyle-karsilandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir İngiliz Kızının İstanbul Hatıraları</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-ingiliz-kizinin-istanbul-hatiralari/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-ingiliz-kizinin-istanbul-hatiralari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Apr 2010 21:46:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=9801</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Türklerin eline geçtiğinden beridir ki, içerisinde çok çeşitli etnik grupları barındırmayı bilmiştir. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti daha fethin ilk günlerinden itibaren her türlü renkten, milletten ve dinden insanı tam bir imparatorluk mozaiğine yaraşır biçimde ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_9800" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Yildiz-sarayi-sale-kosku.jpg"><img class="size-medium wp-image-9800" title="Yildiz-sarayi-sale-kosku" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/Yildiz-sarayi-sale-kosku-300x236.jpg" alt="yildiz-sarayi-sale-kosku" width="300" height="236" /></a><p class="wp-caption-text">Yildiz Sarayı - Sale Köşkü</p></div>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="İ">İ</span>stanbul Türklerin eline geçtiğinden beridir ki, içerisinde çok çeşitli etnik grupları barındırmayı bilmiştir. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti daha fethin ilk günlerinden itibaren her türlü renkten, milletten ve dinden insanı tam bir imparatorluk mozaiğine yaraşır biçimde ağırlamıştır. Bundan dolayı çok sayıda yabancı, gerek münferiden ve gerekse de aileleri ile gelip yerleştiği İstanbul’dan kopamamış, bir gün görevlerinden dolayı çekip gitmek zorunda kalsalar bile az önce adını zikrettiğimiz intibalarını çeşitli şekillerde de dile getirmekten geri kalmamışlardır. <em>Busbecq, Pancaldi, Lamartine, Pierre Loti, von Moltke</em> ve bizler için önemli bir kaynak teşkil eden <em>Tableau Général de l&#8217;Empire Othoman</em> adlı eseriyle <em>d&#8217;Ohsson</em> ve daha niceleri… <span id="more-9801"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu sefer biz, devletin en kritik zamanlarında (Sultan II. Abdülhamid) İstanbul’da tam 26 sene kalmış bir İngiliz kızının kaydettiği hatıralardan dikkat çeken noktaları birkaç seri halinde sizlerle paylaşmak istiyoruz.</p>
<div id="attachment_9799" class="wp-caption alignright" style="width: 241px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/sultan-abdulhamid.jpg"><img class="size-medium wp-image-9799" title="sultan-abdulhamid" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/sultan-abdulhamid-231x300.jpg" alt="sultan-abdulhamid" width="231" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Sultan Abdülhamid Han</p></div>
<p style="text-align: justify;">Dorina L. Neave, kuvvetli bir tahsil görmüş, uzun yıllar İstanbul’da yaşamış İngiliz elçisinin kızıdır. Çocukluk ve gençlik yılları, babasının görevi münasebetiyle devletin başşehri olan İstanbul’da geçmiştir. 1881 senesinde doğduğu anlaşılan yazarın, dönemin en çalkantılı zamanlarında kaydettiği enteresan anekdotlar, Osmanlı’ya bir yabancı perspektifle bakışın önemli temsillerindendir. Örneğin 17 bölümden oluşan hatıralarının sadece bir kısmını Sultan Hamid için ayırmıştır. Özellikle katıldığı bir Cuma Selamlığı çıkışında dünya Müslümanlarının halifesini ilk kez görebilmenin heyecanını satırlarına aksettirmiştir. Padişahı, yayılan her türlü dedikodulara rağmen “Doğuştan diplomat”, “kurnaz” ve “olağanüstü zeki” olarak göstermektedir. Bir diğer önemli nokta, bazı kesimlerce kendisine “korkak” yaftası yapıştırılan sultan hakkında şu görüşleri belirtmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sultan Abdülhamid, tehlike karşısında yaşayan bir insandı, ama büyük bir soğuk kanlılık ve cesaret gösterebiliyordu. Saray dışına çıktığı günlerde, alınan büyük tedbirlere karşılık, Cuma selamlığına gittiği bir seferinde, atılan bir bomba yüzünden </em>(yazar, 1905’te  Ermeniler’in hazırladığı Yıldız’daki suikast teşebbüsünü kastediyor) <em>ölümden kıl payı kurtulabilmişti. Bomba gereğinden birkaç dakika önce ve Sultanın arabasının önünde patlamıştı. Kendisine bir şey olmamıştı ama birkaç muhafızı atlarıyla birlikte ölmüşlerdi. En ufak bir korku belirtisi göstermeksizin, bombanın atıldığı yerde, adamlarının ve atların parçalanmış cesetleri arasında arabasını durdurmuş, yaverlerini çağırarak, masrafı kendisine ait olmak üzere yaralıların en iyi şekilde bakılmasını emretmişti. Böylesine yürekli davranışı, alaylarını öylesine sevindirmiş ki, Padişah uzaklaşırken, müthiş bir alkış kopmuştu. Korkak denilen padişah bu muydu?”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bunun yanında Neave, dehşetengiz bomba hadisesinden sonra padişahın aynı gün içinde dört büyükelçiyi kabul ettiğini belirtir. Yazar, Sultan Hamid’in cesaretine bir başka olayla daha şahadet eder. Bu sefer yer Dolmabahçe Sarayı’dır ve meydana gelen bir deprem, herkeste büyük bir korkuya sebebiyet vermiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9798" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/galakoprusu.jpg"><img class="size-medium wp-image-9798" title="galata_koprusu" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/galakoprusu-300x204.jpg" alt="galata_koprusu" width="300" height="204" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Galata Köprüsü</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Abdülhamid bir de Dolmabahçe Sarayı’nda yüzlerce kulunu ve yabancı elçilik heyetlerinin bir kısmını kabul ettiği muhteşem merasim sırasında emsalsiz bir cesaret örneği vermişti. Merasimin orta yerinde şiddetli bir zelzele bütün sarayı sallamaya, sarsıntıdan yüksek tavanda asılı olan heybetli kristal avizenin </em>(yaklaşık 5 ton ağırlığında)<em> parçaları aşağıdakilerin kafasına düşmeye başlamıştı. Depremi takip eden umumi panik ve karışıklık esnasında, tanınan bir paşa, büyük bir pencereye koşarak, kılıcıyla camı tuzla buz etmişti. Sultan ise, saray sallanırken sadece tahtından kalkmış, sonra yine oturarak paşanın tutuklanıp huzuruna getirilmesini emretmişti… Bu olay sırasında salonda bulunan en büyük ağabeyimin anlattığına göre Sultan, önceden prova edilmemiş, dramatik sahne boyunca soğukkanlı ve aklı başında davranışıyla, sükûneti temin etmiş, merasimde sanki hiçbir olağanüstü olay cereyan etmemiş gibi davranmıştı.</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9797" class="wp-caption alignright" style="width: 306px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/eski_istanbul_evleri.jpg"><img class="size-medium wp-image-9797" title="eski_istanbul_evleri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/eski_istanbul_evleri-296x300.jpg" alt="eski_istanbul_evleri" width="296" height="300" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Eski İstanbul Evleri</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Padişahın günlük hayatına dair de bilgiler paylaşan yazar, muhtemelen kulaktan duyduklarıyla birkaç bilgiye yer verir. Bunlar arasında ise Sultan Hamid’in marangozluk mesleği ile bu işi “usta” mesabesinde ifa edebilecek derecede mahareti, zaten bütün herkesin mâlumu olmuştur. Nitekim bugün Yıldız Sarayı’nı gezenler padişahın saatlerini geçirdiği hususi atölyesini ve çalışma malzemelerini görebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Erken uyanma alışkanlığından olan sultanın sabahları süslenmeye çok uzun zaman ayırdığı bilinirdi. Kına ile boyanıp, kırçıl telleri gizlenen sakalının bakımına özel bir itina gösterirdi. Yumurtalar, süt, meyve bisküvilerden meydana gelen kahvaltısından sonra her zaman için memleket işlerinde önce gelen jurnalleri incelerdi. Anlatıldığına göre tek merakı şehzadelik döneminde öğrendiği marangozculuk idi.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Saray’da yıllarını geçirmiş olan Tahsin Paşa’nın da hatıralarında belirttiği gibi Yıldız’da padişaha mahsus bir tiyatro mevcuttu. Edebiyatın gücüne inanan ve bu sahaya ilgisi ile tanınan padişahın özel kalemine dünyaca ünlü –özellikle polisiye- romanları çevirttiğini biliyoruz. Tiyatro noktasında da yazar şunları paylaşır:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Yıldız Parkı’nda sultanın bazı imtiyazlı misafirlerini davet ettiği hususi bir tiyatro vardı. Saray içinde bile takip edilip, saldırıya uğramak korkusuyla yaşadığından dolayı, fark edilmeden gelip gidebilmek için, bir perde arkasında oturur, davetlilere görünmezdi.</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="mceTemp" style="text-align: justify;">
<dl id="attachment_9796" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/ayasofya.jpg"><img class="size-medium wp-image-9796 " title="ayasofya" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/04/ayasofya-300x219.jpg" alt="ayasofya" width="300" height="219" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Ayasofya</dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sultan Hamid alakalı bölümde az önce belirttiğimiz gibi kulaktan duyma diyebileceğimiz ve pek tabi olarak özellikle ecnebiler arasında yayılmış inanışlar mevcuttur</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak Neave’in bu konuda değindiği nokta, yabancılara ayrılan bölümde bir defa şahit olduğu padişahın Cuma namazından sonraki haşmetli ve debdebeli merasimidir. Fakat yine belirtmekten geri kalmaz ki, yıllardan beri yalnızca duydukları ile kafasında canlandırdığı bir padişah hiç de zannedildiği gibi korkunç ve acımasız bir görünüşe, bir ruh haline sahip değildir. Aksine onca ihtişam ve azamet içinde giyimiyle ve hareketleriyle takındığı mütevazı tavırlar bütün herkesin dikkatini çekmiş, padişaha karşı duyulan hayranlığı ister istemez arttırmıştır</p>
<p>Bu biraz da diplomasi ve siyasetle ilgili olan anılardan sonra bir başka yazımızda Dorina Neave’ın İstanbul’un gündelik hayatı ile ilgili hatıralarını paylaşalım…</p>
<p><em>Bibliyografya</em></p>
<p><em>Dorina L. Neave, Eski İstanbul’da Hayat</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/04/bir-ingiliz-kizinin-istanbul-hatiralari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhteşem Süleyman&#8217;ın Estargon Seferi</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/muhtesem-suleymanin-estargon-seferi/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/muhtesem-suleymanin-estargon-seferi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2010 04:17:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>muteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8978</guid>
		<description><![CDATA[
Kanunî Sultân Süleyman Hân&#8217;ın onuncu seferi, Osmanlı tarihlerinde &#8220;Estergon Sefer-i Hümâyûnu&#8221; diye anılır. Bu sefer, Macaristan&#8217;da Estergon ve İstolni &#8211; Belgrad kalelerinin fethi kadar, Türk ordusunun gösterdiği ihtişamla da meşhurdur. 23 nisan 1543&#8242;te Orduy-ı Hümâyûn, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Muhtesem-Suleyman.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9603" style="border: 1px solid #5D5650;" title="Muhtesem Suleyman" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Muhtesem-Suleyman.jpg" alt="" width="237" height="214" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><span class="cap" title="K">K</span>anunî Sultân Süleyman Hân&#8217;ın onuncu seferi, Osmanlı tarihlerinde &#8220;Estergon Sefer-i Hümâyûnu&#8221; diye anılır. Bu sefer, Macaristan&#8217;da Estergon ve İstolni &#8211; Belgrad kalelerinin fethi kadar, Türk ordusunun gösterdiği ihtişamla da meşhurdur. 23 nisan 1543&#8242;te Orduy-ı Hümâyûn, Macaristan&#8217;a gitmek üzere Edirne&#8217;den ayrılırken yapılan geçit resmi ve tören, tarihe, Türk debdebe ve gösterişinin parlak bir örneği olarak geçmiştir.<span id="more-8978"></span></p>
<p style="text-align: justify;">En önde, ordunun su taşıyan saka sınıfına mensup bölükleri ilerliyordu. Bunların ardından, padişaha mahsus hazineyi, parayı ve eşyayı taşıyan 2.100 katır geliyordu. Bu hayvanlar, 300&#8242;erden 7 bölük teşkil edecek şekilde düzenlenmişti. Sonra 900 kişilik bir atlı hassa taburu bunları takip ediyordu. Bu tabur 100 diziden kurulmuştu ve her dizide 9 atlı vardı. Ordunun bir kısım yiyecek ve cephanesini taşıyan 5.400 deve, her dizide 6 hayvan bulunmak üzere 900 sıra halindeydi. Bu hecinsüvar levazım tugayım 1.000 kişilik cebeci taburu, 500 kişilik lâğımcı (istihkâm) taburu, 400 kişilik arabacı (nakliye) taburu takip ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/asakir.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-9604" style="border: 1px solid black;" title="asakir" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/asakir.jpg" alt="" width="344" height="172" /></a>Her birliğin başında, tören üniformalarını giymiş subaylar yer alıyordu. Daha sonra, ordunun ruhu ve esası olan tımarlı sipahi tümenleri geliyordu. Bunlar, Anadolu tımarlıları idi. Rumeli tımarlıları, Sofya&#8217;da katılmak üzere bu şehirde toplanmışlardı. Tımarlıların ardından, bütün maiyet halkı ile muhteşem bir kalabalık teşkil eden nişancı (devlet bakanı), başdefterdâr (maliye bakanı), Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nihayet 4 vezir at sürüyordu. Her vezirin önünde tuğlarını taşıyan 3 tuğcu, beylerbeyilerin önünde 2 tuğcu, sancak beylerinin önünde ise 1 tuğcu görünüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu generallerin hemen arkasında, kalabalık bir kurmay subaylar, yaverler ve emir subayları yer alıyordu. Bunlardan sonra padişahın şahsına bağlı saray birlikleri geliyordu. Hükümdarın şahsî hizmetkârları, sonra &#8220;çavuş&#8221; ve &#8220;kapıcıbaşı&#8221; denen ve sayıları 300&#8242;ü bulan hassa yaver ve emir subayları ilerliyordu. Bunlar, göz kamaştırıcı üniformalar giymişlerdi; elbiseleri en usta terziler elinden çıkmış ve en değerli kumaşlardan dikilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Suleymanin-tugrasi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9611" style="border: 1px solid black;" title="Suleymanin tugrasi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/Suleymanin-tugrasi.jpg" alt="" width="273" height="237" /></a>12.000 kişilik tam kadrolu Türk ağır piyade tümenini teşkil eden Yeniçeriler, ortalar (taburlar) hâlinde yürüyorlardı. Bazı Yeniçeri birlikleri tüfekli, bazıları sadece kılıç, ok ve yaylı idi. Yeniçerileri 7 sırmalı sancak ve 7 tuğ taşıyan 14 sancakdar ve tuğcu izliyor ve hükümdarın şahsına mahsus olan bu &#8220;7&#8243; sayısı, padişahın yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">200 kişilik mehter takımı, mehterbaşının başkanlığında, yeri ve göğü inleten havalar çalarak, korkunç denecek derecede muhteşem ve muntazam adımlarla ilerliyordu. Mehterlerin sazları, altın zencirlerle boyunlarına asılmıştı. Daha sonra 400 kişiden ibaret &#8220;solak&#8221; denen başka bir hassa taburu yer alıyordu. Solakların kılık kıyafeti, bahar güneşi altında pırıl pırıl yanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlarında tavus tüyünden sorguçlar vardı. Yalnız böyle bir birliği geçirmek, o devirde, ancak büyük bir imparatorluğun harcıydı. Ardlarından gelen 150 hassa yaveri ve protokol subayının üniformaları ise mücevhere boğulmuştu. Elbiselerinin düğmeleri elmastandı. Geçtikleri yere, gözleri, kör eden bir ışık deryası yayılıyordu. Bunların başında &#8220;çavuşbaşı&#8221; denen mâbeyn-i hümâyûn mareşali vardı. Daha sonra, 70 kişiden ibaret &#8220;peyk&#8221; denen bir hassa takımı geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/yeniceri_rodos_kusatmasi1.jpg"><img class="size-full wp-image-9627 alignleft" style="border: 1px solid black;" title="yeniceri_rodos_kusatmasi" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/03/yeniceri_rodos_kusatmasi1.jpg" alt="" width="294" height="331" /></a>Bunlar, 35&#8242;i sağda, 35&#8242;i solda olmak üzere yürüyor ve aralarında &#8220;Cihan Padişahı&#8221; Kanunî Sultân Süleyman Hân at sürüyordu. Bilhassa yabancılar padişahın mücevherler içinde geçeceğini sanırlarken ilk defa olarak hayal kırıklığına uğruyorlardı. Çünkü hükümdar, sade bir elbise giymişti. Bütün ihtişamı, görülmemiş güzellikteki atındaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu at, akıl almaz büyüklükte inci, pırlanta ve zümrütler kakılmış koşumlar taşıyordu. 48 yaşına gelen ve 46 yıllık saltanatının 23. yılında bulunan Kanûnî&#8217;nin yüz ifadesi çatık çehreli denecek kadar ciddî ve ve-karlı idi. Hafifçe önüne bakıyor, buna rağmen, bütün ordusuna hâkim bir başkumandan olduğu hemen anlaşılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra topçu, &#8220;azab&#8221; denen hafif piyade alayları geçiyordu. Ordunun diğer birlikleri, bitmek tükenmek bilmez diziler hâlinde yürüyüşlerine devam ediyorlardı. O zaman dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Edirne&#8217;nin halkı, biri-birleri üzerine yığılmış azametli bir kitle hâlinde, fakat dikkat çekici bir sessizlik içinde, ordularını seyrediyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız gözlerinden bu manzara ile öğündükleri anlaşılıyordu. Alkış ve gösteri yoktu. Atların nal sesleri bile hafifçe duyuluyordu. İşitilen tek şey, Mehterhâne-i Hâkaanî&#8217;nin ceng havaları idi. Ordunun geçişini izlemek için İstanbul&#8217;dan gelmiş olan yabancı diplomat ve tacirleri en çok şaşırtan, bu mutlak sessizlikti. Avrupa ordularının kulakları sağır eden gürültülerine alışan yabancılar, Türk ordusunun ve milletinin sükûneti karşısında, başka bir âleme geçmiş gibi oluyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;">Bibliyografya:<br />
Yılmaz Öztuna, <em>Cumhuriyet Dönemi Öncesinde Türkler</em>, Babıali Kültür Yayıncılık</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/03/muhtesem-suleymanin-estargon-seferi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yahya Kemal’in Ziya Gökalp’a Verdiği Sert Cevap</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/yahya-kemal%e2%80%99in-ziya-gokalp%e2%80%99a-verdigi-sert-cevap/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/yahya-kemal%e2%80%99in-ziya-gokalp%e2%80%99a-verdigi-sert-cevap/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 16:31:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>murekkep</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=9028</guid>
		<description><![CDATA[Yahya Kemal Beyatlı son dönem yakın tarihimiz açısından oldukça önemli simalardan bir tanesidir. O, daha çok şiirleri ve şiire olan bağlılığı ile tanınır. Nitekim onun en yakın dostları kendisinin vefatından sonra kaleme aldıkları hatıralarda bu ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_9031" class="wp-caption alignright" style="width: 241px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Enver-Pasa.jpg"><img class="size-full wp-image-9031" title="Enver Pasa" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Enver-Pasa.jpg" alt="enver paşa tarih" width="231" height="310" /></a><p class="wp-caption-text">Enver Paşa</p></div>
<p class="first-child" style="text-align: justify;"><span class="cap" title="Y"><span>Y</span></span>ahya Kemal Beyatlı son dönem yakın tarihimiz açısından oldukça önemli simalardan bir tanesidir. O, daha çok şiirleri ve şiire olan bağlılığı ile tanınır. Nitekim onun en yakın dostları kendisinin vefatından sonra kaleme aldıkları hatıralarda bu meseleye çok kez temas etmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat şiire olan yakınlığının yanında onun tarihe olan merakı daha çok ikinci planda kalmıştır. Yine onun yakın dostları, Yahya Kemal’in şahsi kütüphanesinde, sadece İstanbul’un fethiyle alâkalı olmak üzere ve yalnızca Fransızca yazılmış onlarca kitaptan bahsederler.  Bununla beraber şairin, siyasî anlamda da ön planda olması, aynı zamanda Beyatlı’nın son dönem mühim portreleriyle olan samimi dostluğuna tekaddüm eder. Bunlardan bir tanesi de İttihad ve Terakki’nin “fikir babası” olarak kabul gören  Ziya Gökalp’tır…<span id="more-9028"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sadece Yahya Kemal hakkında hatıralar, monografiler yazılmamıştır. Bizzat Yahya Kemal de yaşadıklarını kimi zaman kaleme almıştır. Bunlardan bir tanesi de, günün birinde Ziya Gökalp ile yaşadığı, biraz gergin ve biraz da derin mânâlar içeren bir bir sükûnet ile sona eren diyaloğudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yer, “Yat Kulüb”dür ve sohbet oranın oyun salonu olan “Lobi Evi”nde devam etmektedir. Beyatlı, Gökalp ve Cafer Bey beraberdirler. Bir ara sofranın verdiği heyecandan olsa gerek, Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e dönerek:</p>
<p style="text-align: justify;">-Mesela sen bu harb uğrunda (I. Dünya Savaşı’nı kastediyor) kendini halk nazarında yıpratır endişesi ile bir yazı yazmaktan korkarsın! der.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü Ziya Gökalp, muhatabının Enver Paşa hakkında pek de olumlu diyemeyeceğimiz görüşlerini bilmektedir ve böyle bir şeyi söyleme cür’etini kendisinde sonuna kadar bulmaktadır. Devam ederek:</p>
<p style="text-align: justify;">-Korkarsın! Mesela Enver Paşa hakkında bir yazı yazmaktan çekinirsin!</p>
<p style="text-align: justify;">Yahya Kemal, latife sınırını aşan bu sözler karşısında artık dayanamaz ve cevaben şunları söyler:</p>
<div id="attachment_9035" class="wp-caption alignleft" style="width: 214px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/YahyaKemalBeyatlı.jpg"><img class="size-full wp-image-9035" title="YahyaKemalBeyatlı" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/YahyaKemalBeyatlı.jpg" alt="yahya kemal tarih" width="204" height="224" /></a><p class="wp-caption-text">Yahya Kemal </p></div>
<p style="text-align: justify;">-Ziya Bey! Ya ben korkağım, yahut da siz korkaksınız! Bunu yarın tecrübe edelim.Ben bu akşam odama kapanacağım. Enver hakkında ne düşünüyorsam yazacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk milletini Enver Paşa’nın kendi hırsına nasıl feda ettiğini, Alman ittifakına eli kolu bağlı attığını, dövüşmesi katıyyen icab etmeyen cephelerde kırdırdığını, Mısır’ın, Kafkas’ın daha bilmem nerelerin fethi gibi, bugün Türk milletinin asla kudreti ve ihtiyacı olmayan bir macerada tepelediğini, üstelik bizzat kendi, bu cidâlde hiç bir askerî kıymet gösteremediğini, en güzîde ve muvaffak kumandanlarımızın şereflerini ketmettiği (sakladığı) halde akrabasını öne sürdüğünü, bu dakikada vatan vaziyetinin bir facia olduğunu, lâkin bununla kalmayıp bu zât yüzünden devletin batacağını, ben bu akşam yazacağım! Yani Enver hakkında arzu ettiğiniz gibi korkmayarak fikrimi söyleyeceğim! Yazacağım bu makaleyi, yarın sabah size teslim edeceğim!</p>
<p style="text-align: justify;">Siz bu makaleyi “Tanin”de yahut başka bir gazetede neşretmelisiniz. Eğer neşretmezseniz korkaksınız!</p>
<div id="attachment_9042" class="wp-caption alignright" style="width: 190px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/ziyagokalp.jpg"><img class="size-full wp-image-9042" title="ziyagokalp" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/ziyagokalp.jpg" alt="ziya gökalp tarih" width="180" height="252" /></a><p class="wp-caption-text">Ziya Gökalp </p></div>
<p style="text-align: justify;">Bu sözlerin de akabinde Yahya Kemal konuşmasını şu şekilde sürdürür: Ziya Bey söylediklerimi derin bir teessürle dinledikten sonra donmuş gibi bana bakıyordu. Aramızda aşılmaz bir uçurum açıldığını, orada üçümüz de hissediyorduk. Cafer Bey kımıldanıp, kalktı, çekildi. İkimize de birden bire ağır bir sükûn çökmüştü. Kadehlerimizden birkaç yudum daha içtik, konuşamıyorduk. Az sonra Ziya Bey titrek bir sesle: “Vakit geç, artık gidelim” dedi. Kalktık, dalgın dalgın bahçe kapısına kadar gittik. Ayrılmamız dakikası gelmişti. Ziya Bey buna nasıl bir şekil vereceğini düşünür gibi müteredditti (tereddütteydi). Kapı önünde acı bir gülümseme ile elimi sıktı:</p>
<p style="text-align: justify;">-“Bu akşam rahat edelim; yarın ben inmeyeceğim, sizi ararım… Biraz gezmeye çıkarız!” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;">Bibliyografya:<br />
Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/yahya-kemal%e2%80%99in-ziya-gokalp%e2%80%99a-verdigi-sert-cevap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fatih Devrinde Türk Akıncıları</title>
		<link>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/fatih-devrinde-akinci-ordusu/</link>
		<comments>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/fatih-devrinde-akinci-ordusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2010 22:09:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>muteverrih</dc:creator>
				<category><![CDATA[-Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8952</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı devletinin Avrupa'da yaptığı baş döndürücü fetihlerin sırlarından biri "akıncı" denen askerî sınıfın varlığıdır. Bugünün "komando"larına karşılık olan akıncılar, düşmanın iktisadî ve manevî yapısını altüst ederek, savaşın kazanılmasında pek önemli bir rol oynarlardı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-Szigetvar_1566.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2099" title="akincilar osmanlinin atli komandolari 2 zigetvar Szigetvar_1566" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-Szigetvar_1566.jpg" alt="" width="257" height="296" /></a></p>
<p class="first-child" style="text-align: justify;"><span class="cap" title="O">O</span>smanlı devletinin Avrupa&#8217;da yaptığı baş döndürücü fetihlerin sırlarından biri &#8220;akıncı&#8221; denen askerî sınıfın varlığıdır. Bugünün &#8220;komando&#8221;larına karşılık olan akıncılar, düşmanın iktisadî ve manevî yapısını altüst ederek, savaşın kazanılmasında pek önemli bir rol oynarlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk akın tekniği şöyleydi: Akıncı ordusu, belirli yerlerde parçalara ayrılır, o parçalar gene belirli yerlerde daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi. Her birliğin tahrip edeceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılırdı. Dönüşte birlikler, gene belirli yerlerde fakat evvelce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşir, birkaç birleşmeden sonra tekrar tek ordu hâline gelip Türk topraklarına dönerlerdi. Bu durum, düşman ülkesini dehşet içinde bırakır, yıldırımlar ve kasırgalar gibi esip geçen akıncıların nerede ve ne zaman bulundukları ve bulunacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.<span id="more-8952"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Fâtih Sultan Mehmed, son yıllarında, 25 kadar devletle birden tek başına savaşa girişmişti. Bu savaşı kazanmak için, akıncı ordusundan pek çok faydalandı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Akinci-askeri.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8957" title="Akinci askeri" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Akinci-askeri.jpg" alt="" width="232" height="256" /></a>Venedik, Macaristan, Polonya ve Almanya gibi Türkiye ile savaş durumunda bulunan büyük Avrupa devletleri, akıncılarla yıldırıldı. Bu akınların önemi hakkında bir fikir edinebilmek için, büyük akıncı beylerinden Mihaloğlu Gazi Alâeddin Ali Paşa&#8217;nın hayatı boyunca Tuna&#8217;yı kuzeye doğru tam 330 defa geçtiğini hatırlamak kâfidir. Ali Paşa, bu akınlarından birinde Macaristan kralının kızını esir almıştı. &#8220;Mehtâb Hanım&#8221; adını alan bu prenses, Ali Paşa ile evlendi ve Gazi Hasan Bey, Gazi Ahmed Bey, Gazi Mehmed Bey, Gazi Hızır Bey, Gazi Kara Mustafa Bey adlarındaki 5 ünlü akıncı beyi, bu evlenmeden doğdu. Bu 5 kardeş de, Kanûnî&#8217;nin ilk yıllarında ve çeşitli akınlarda şehit olmuşlar, hiç biri yatağında ölmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ali Paşa&#8217;nın 1473 Macaristan akınında Varadin şehri zaptedildi ve 18.000 Türk akıncısı, 60.000 esir ve 900.000 baş hayvanla Türkiye&#8217;ye döndü. Bu rakamlar, düşmanın iktisadî gücünün, sonuç bakımından da savaş kabiliyetinin ne derecelerde kemirildiğini açıkça gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">1478 Venedik akınına, 15.000 kişi katıldı. Başkomutan, İskender Paşa idi. Yanında Mihaloğlu Ali, Malkoçoğlu Bâli Beyler vardı. Friul&#8217;den sonra Gorizia şehrini düşüren akıncılar, Isonzo ırmağına varınca, yeni katılan birliklerle 30.000 kişiyi buldular. Türklerin &#8220;Aksu&#8221; dedikleri Isonzo&#8217;ya gelince, 15.000 akıncı bu suyu atladı. Diğer 15.000&#8242;i, ırmağın berisindeki ülkede kaldı.</p>
<div id="attachment_8961" class="wp-caption aligncenter" style="width: 535px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Akinci-mezarlari.jpg"><img class="size-full wp-image-8961" title="Akinci mezarlari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2010/02/Akinci-mezarlari.jpg" alt="" width="525" height="260" /></a><p class="wp-caption-text">Budapeşte&#39;de Akıncı Mezarlığı</p></div>
<p style="text-align: justify;">Çok sarp olan ve yayaların bile geçemediği, yerlerden akıncılar, atlarını kayalardan ve yarlardan atlatarak geçiyorlardı. Venedik Ovası&#8217;nı yakan bu korkunç akın, Venedik devletini savaşta saf dışı bırakan ve sulh istemeye mecbur eden başlıca askerî hareketlerden biri oldu. 1479 yazında yapılan akın, Türk tarihinin en büyük akın hareketlerinden biridir. Bu akın, tam kadro, 43.000 akıncı ile yapıldı.</p>
<div id="attachment_2098" class="wp-caption alignleft" style="width: 248px"><a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2.jpg"><img class="size-full wp-image-2098" title="akincilar osmanlinin atli komandolari 2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2009/08/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2.jpg" alt="" width="238" height="268" /></a><p class="wp-caption-text">&quot; Bir gün yine dolu dizgin boşanan atlarımızla, Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla &quot;</p></div>
<p style="text-align: justify;">Venedik tarafında serbest kalan Türkiye, artık bütün gücüyle Macaristan ve Almanya&#8217;ya yükleniyordu. Türklerin &#8220;Erdel&#8221; dedikleri Transilvanya&#8217;daki altın ve gümüş madenlerinin tahribini hedef tutan bu akında, kuzeye doğru yol alındıkça birçok kola ayrılan akıncıların başında tam 12 sancak beyi yani akıncı tümgenerali bulunuyordu. Başlıcaları, Mihaloğlu Ali Paşa, Mihaloğlu İskender Bey, Malkoçoğlu Bâli Bey, İsa Bey ve Hasan Bey idi. Bu beyler, meselâ Ali Paşa, Macarca ve Romence dahil, birkaç Avrupa dilini, Türkçe derecesinde konuşuyorlardı. Bu akında, bütün Transilvanya çiğnendi. Almanya ve Macaristan&#8217;ın nefesini kesen ve savaşın Türklerce kazanılmasını sağlayan akın, Osmanlılar için de zayiattı oldu. 43.000 akıncının 20.000&#8242;i Büyük Macar Ovası&#8217;nın zümrüt rengindeki topraklarında can verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya&#8217;ya ve Polonya&#8217;ya yapılan akınlar da, düşmanı, iktisadî bakımdan yıkıma götürdü. 1480&#8242;de akıncılar, 5. defa olarak Karniol&#8217;e, 4. defa olarak İstirya&#8217;ya girdiler. Avusturya&#8217;nın Graz şehrine kadar uzanan bu akında Dâvud Paşa, Hırvatistan, Slovenya ve İllirya gibi ülkeleri altüst etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı tarihçilerinin ifadesine göre &#8220;köpekleri domuzlara ve domuzları köpeklere düşürerek&#8221; Fâtih&#8217;in kazandığı bu 16 yıl süren ve 25 kadar devlete açılmış olan Büyük Savaş, Türkiye&#8217;yi, bütün dünyanın ümit ettiğinin aksine, büyük bir galibiyetin temsilcisi durumuna yükseltti. Fâtih Sultan Mehmed&#8217;in askerî ve siyasî dehâsının yanında, akıncıların da paylarının büyük olduğu bu savaş, Türk Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından biri oldu, Türkiye&#8217;yi emsalsiz parlaklıkta bir geleceğe doğru itti ve Osmanlı gücünün münakaşasız şekilde cihan çapında olduğunu, hiç bir müttefikler koalisyonu tarafından yenilemeyeceğini açık ve seçik olarak gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;">Bibliyografya:<br />
Yılmaz Öztuna -Tarih III</span></p>
<p style="text-align: justify;">
<div class="ngg-galleryoverview" id="ngg-gallery-40-8952">


	
	<!-- Thumbnails -->
		
	<div id="ngg-image-700" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari.jpg" title="Münif Fehim'in fırçasından Akıncılar " class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-701" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-szigetvar_1566.jpg" title="Akıncılar Zigetver'a akıyor - Minyatür" class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-szigetvar_1566" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-szigetvar_1566" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2-zigetvar-szigetvar_1566.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-702" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2.jpg" title="&quot; Bir gün yine dolu dizgin boşanan atlarımızla, Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla &quot;" class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-2.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-703" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-3.jpg" title="Akıncılar " class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-3" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-3" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-3.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-704" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-4.jpg" title="Akıncılar " class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-4" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-4" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-4.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-705" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-belgrad-onunde.jpg" title="Akıncılar Belgrad önlerinde " class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-belgrad-onunde" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-belgrad-onunde" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-belgrad-onunde.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-706" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-budapeste-akinci-mezarligi.jpg" title="Macaristan Budapeşte (Budin)'de Akıncı Mezarlığı" class="shutterset_set_40" >
								<img title="                               " alt="                               " src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-budapeste-akinci-mezarligi.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 		
	<div id="ngg-image-707" class="ngg-gallery-thumbnail-box"  >
		<div class="ngg-gallery-thumbnail" >
			<a href="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-nigbolu-onunde.jpg" title="Niğbolu'da düşman önünden akan Akıncılar" class="shutterset_set_40" >
								<img title="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-nigbolu-onunde" alt="akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-nigbolu-onunde" src="http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/gallery/komando-akinci/thumbs/thumbs_akincilar-osmanlinin-atli-komandolari-nigbolu-onunde.jpg" width="113" height="92" />
							</a>
		</div>
	</div>
	
		
 	 	
	<!-- Pagination -->
 	<div class='ngg-clear'></div>
 	
</div>

</p>
<div id="_mcePaste" style="overflow: hidden; position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; text-align: justify;">Büyük dehâsının yanında tükenmek bilmez bir enerjiye de sahip olan Sinan, biribirinden güzel eserlerden sonra Şehzade Camii’ni inşa edince ünü, imparatorluk sınırları dışına çıktı. Pek uzun bir ömrün bütün nimetlerinden faydalanan Sinan, görülmemiş bir çalışkanlıkla Türk imparatorluğunu eserleriyle donatıyordu. Hassa sermimarlığı makamını Kanûnî’den sonra II. Selim ve III. Murâd devirlerinde de, ölünceye kadar devam ettirdi. Her yeni hükümdardan en büyük iltifatları gördü.</p>
<div id="TixyyLink" style="border: medium none; overflow: hidden; color: #000000; background-color: transparent; text-align: left; text-decoration: none;">Devamı için tıklayın:  <a href="../?p=8912&amp;preview=true#ixzz0g6qYA1C9">http://tarihvemedeniyet.org/?p=8912&amp;preview=true#ixzz0g6qYA1C9</a><br />
<a href="http://tcr92.tynt.com/ads/125/0g6qYA1C9">Tarih ve Medeniyet</a></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://tarihvemedeniyet.org/2010/02/fatih-devrinde-akinci-ordusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Page Caching using disk: basic
Object Caching 2155/2555 objects using disk: basic

Served from: tarihvemedeniyet.org @ 2012-05-24 13:19:40 -->
